İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2008 Pazartesi

Haftasonum böyle geçti

Cuma günü trene atladım, kocamı almak üzere Eskişehir'e doğru yola çıktım. Benim bulunduğum vagon boş sayılırdı. En azından arkamda, önümde ve yanımda kimseler yoktu. Ben de rahatça oturdum, müzik dinlerken şarkılara eşlik ettim (ses çıkarmadan tabi, playback yapar gibi), güzel bir müzik eşliğinde beni kocama yakınlaştıran her bir kilometrenin tadını çıkardım. (Dönüş bunun tam tersi oldu haliyle). Bu fotoğraf üstte duran raftan yansıyan beni ve yayılışımı gösteriyor.

Tren Eskişehir'e rötarla geldi, İstanbul'a da. İstanbul'daki rötarı 2 saati buldu. Sürekli rötar oluyorsa, bu gecikme rötar olmaktan çıkıp, normal varış saati haline gelecek kadar rutin oluyorsa neden varış saatini ısrarla 16:38 yazarlar anlamam. Biz de ona göre ayarlayalım kendimizi de belki bu sefer rötar olmaz diye umutlanmayalım.

Bostancı'da inip kendimizi bir taksiye attık. Bahçenin yeri bilmeyenler için tam bir muamma. Bu sefer ilginç bir şoförümüz vardı. Bütün konuşmayıp dili şişenlerden diyeceğim ama muhtemelen sürekli konuşuyordur. Dikkatsiz kullanışı da cabası, az kaldı bir ara duran bir arabaya geçiriyorduk da son anda toparladı. Bir de yer tarifini bir türlü anlamadı. Hocayı aradık, kendisiyle konuşturduk ama yine anlamadı. Çamlıca sapağına giriyorsun ama yoncanın hemen dibinde bahçeyi görüyorsun dedik ama o çamlıcada otobana gireceğim ona göre parasını alırım şimdiden söyleyeyim dedi. Fesupanallah dedik, konuşması bitmedi bir türlü, kafam şişti iyice. Kocam garibim eşlik etmeyi denedi ama adam tamamen kendi dünyasında konulup durdu. En komiği de adamın herkes İstanbul'a geliyor diye şikayet etmesiydi, kendisi de Sivas'tan gelmiş oysa ki. Yolda feci bir tıkanıklığa denk geldik. Oradan buraya buradan şuraya derken Ataşehir civarında kendimizi taksiden attık ve bahçenin yerini bile bir taksi çağırdık. (Telefon numarasını saklamışım iyi ki). Bize gelen taksiye 2-3 kişi binmeye kalktı, hepsini bertaraf ederek atladık ve bahçeye gidebildik. Anladım ki İstanbul'da taksi şoförlerinin para kazanmaması mümkün değil, etrafta boş taksi yoktu neredeyse.

Cumartesi çalışmak ve bahçeyi gezmekle geçti. Daha önce bir ara bahçede içinde hindilerin, tavuk ve horozların, tavuskuşlarının ve güvercinlerin bulunduğu bir kümesin olduğunu yazmıştım. Bu tavuskuşları sağolsunlar kümesin dışına uçup dolanıyorlarmış. Kümes dediğim etrafı telle çevrili kocaman bir alan. Üstü açık olunca bunlar da çıkıp çıkıp yeni ekilen bitkilerin tadına bakıyorlarmış. Bir tanesini takip ettim fotoğrafını çektim. Ben bir ara uzaklaştığımda içeri girivermiş bile.

Akşam işi biraz erken bitirmeye çalışıp İkea'ya gitmek istedim. Daha önce 2005'te yine bir kongre için geldiğimde oda arkadaşımla gitmiştik. Tadı damağımızda kalmıştı. Ama bu sefer nedense o kadar güzel gelmedi bana. Kısa sürede gezdik bitirdik. Yandaki Meydan alışveriş merkezine de uğradık. Zaten yağmur başladığı için feci bir taksi bekleme kuyruğu vardı ve hiç taksi yoktu, istesek de geri dönemezdik. Meydan'ı sevmedim ben. Mağaza sayısı az, bir de mağazadan çıkınca ıslanma, önünü kapama, yenisine girince tekrar soyunma vs. sevmedim işte. Orada da fazla kalmayıp misafirhaneye geri döndük.

Pazar günü de erkenden yola çıkış, Bostancı'ya gidiş, trene biniş, Eskişehir'e 10 dakika, Ankara'ya 1 saat kadar rötarla geliş. Neyse ki haftasonu çabuk gelecek ve Bayram tatilinde 9 gün kadar evimde olacağım :)

Aşağıya bahçeden fotoğraflar koyuyorum. Her mevsimde ayrı güzel. Alttaki ilk fotoda lütfen çimlere basınız yazıyor bu arada, dikkatinizi çekerim.


30 Kasım 2008 Pazar

I am back baby

3 günlük bir ayrılıktan sonra döndüm. İstanbul trafiği, taksi şoförleri hakkında çok güzel izlenimler edindim. Fırtına olacak, kar yağacak denirken güneşli bir İstanbul'la karşılaştım (bir ara yağmur yağdı ama olsun), bu sabah biz ayrılırken bize inat mıdır nedir çok güzeldi hava. Fotoğrafları aktarınca ve biraz dinlenince detaylı bir yazı yazarım. Şimdilik bu kadar.

Ha, bu arada, unutkanlığımın nedenlerinden birini buldum (kronik yorgunluk, pek çok işi aynı anda yapmaya çalışma haricinde). Masamda hep her gün için üzerine notlar alınabilecek büyüklükte bölmeleri olan bir takvimim olurdu benim. Oraya yapacaklarımı vs hep not alırdım. Sınav şu gün şu saatte, o gün şuraya gidilecek vs. Bu sene bir türlü istediğim gibi bir takvim bulamadım ve hiçbir şey yazamadım. Bu da kafamın dağınıklığına katkı yaptı sanıyorum. Uyuz cadının şu yazısındaki kedili takvime ve verdiği linkteki diğerlerine bayıldım. 2009 için istediğim gibi bir takvim alacağım. Hatta eve de almalıyım. Böylece 2009'a yepyeni bir ferulago olarak girebilirim. :)

26 Kasım 2008 Çarşamba

Bekle beni İstanbul ve garip bir hikaye

Haftasonu İstanbul'a gidiyorum. Ekim ayında kongre için geldiğim güneşli sıcak İstanbul'dan sonra bu sefer de yağmurlu, soğuk bir İstanbul göreceğim galiba. Gerçi benim için İstanbul genellikle NGBB ile sınırlı, çok kısa süre kalacağım için geçen seferki gibi gezme tozma olmayacak. Olsun, bahçedeki değişiklikleri görmek bile güzel. Bu dönemde hangi bitkiler çıkmış, neler var neler yok görmek lazım. Bu nedenle internet erişimim olmayacak, yazamayacağım, yazılanları okuyamayacağım. Ama hava müsaade ederse eğer güzel fotoğraflarla geri dönmeyi planlıyorum, döndükten sonra sizlerle paylaşırım.

Kocam da bana eşlik edecek sağolsun. Trenle Eskişehir'den alacağım onu ve yolumuza devam edeceğiz. Dönüş de yine aynı şekilde. Ne zaman bu şekilde trende buluşsak aklıma kocamla trende karşılaştığımız bir olay gelir, şimdi buraya yazmasam olmaz. Kocamın askerlik yaptığı dönemdeydi. Bir cuma gün nöbet sonrasıydı sanırım, Ankara'ya gelmişti ve Eskişehir'e birlikte dönecektik. Tren Polatlı'da durduğunda bir çift ve minik kızları bindi. Adam kesin oradan görevli bir subay, saç tıraşından anladık. Karısını ve kızını Eskişehir'e yolluyormuş. Ön sıramızdaki tekli koltuğun üzerindeki rafa bavulu yerleştirdi, karısı ve kızıyla vedalaştı ve trenden indi. Kadın ve kızı tren istasyondan uzaklaşana kadar tekli koltuktaki yerlerine oturmadan babaya el salladılar. Ne dokunaklı bir sahne değil mi. Buraya kadar normal. Sonra kadın tekli koltuğa hiç oturmadan bizim önümüzdeki ikili koltuğa oturdu. Bu da normal, tren boştu, kızıyla daha rahat oturmak isteyebilir, buraya kadar da normal. Anormal olansa az sonra olacaklar. Cep telefonuyla birini aradı ve az sonra yine kulağı cep telefonuna yapışık halde biri geldi ve kadının yanına oturdu. Öpüştüler vs. Biz arkada pür dikkat olayı izliyoruz. Kocam hemen çaktı olayı, var birşey dedi ama ben inkar durumundayım nedense. Ne bileyim, ağbisi olabilir, bir akrabası olabilir, babayla arası bozuktur mesela, olamaz mı. Hikaye yazıyorum elaleme. Ama az sonra ben de itirazı bıraktım. O kadın ben olsam ve ağbimle tren yolculuğu yapıyor olsam herhalde minik kızım pencereden dışarı bakarken fırsat kollayıp adamı şapır şupur (yanaklarından) öpmezdim. Ya da ben o adam olsam yine minik kızın pencereden bakmasını fırsat bilerek kadının saçlarını koklamazdım (yoksa kadın mı kokluyordu, neyse ne fark eder). Kocamla yol boyunca ağzımız açık önümüzdeki çifti seyrettik. Be kadın, yanındaki çocuktan da mı korkmazsın, o çocuk babasına bilmemne amcayı gördük demez mi? Tanıdık biri demek ki. Eskişehir'e geldiğimizde birlikte indiler trenden ve uzaklaştılar. Biz de kadının kocasına acıdık arkalarından bakarken.

Tamam bizim üstümüze vazife değil elbette, kim ne isterse yapar bize ne ama yine de şaşırdık işte. Belki de günahlarını aldık, kimbilir bambaşka bir durum vardı ortada, belki kadının eski kocasıydı, çocuğu ziyarete getirmişti ve yeni kocasıyla veya sevgilisiyle geri dönüyordu ne bileyim.

İşte bu sefer de ben Eskişehir'de sevgilimle buluşacağım ve biz yine bu olayı hatırlayacağız.

İlkaycığım, size uğrayamacağız, nolur kızma. Aslında uğrayacaktık, hatta kocam "İlkay hamile hamile hizmet mi edecek sana saçmalama" diye kızmıştı bana da, pazar öğlene doğru evde olursanız eğer sürpriz bir ziyaret yapalım o zaman demiştik, böylece bana bezelye, nohut hazırlama fırsatın olmayacaktı. Ama dün yazdığın yazıyı okuyup 3 gün dinlenmen gerektiğini görünce sizi rahatsız etmemek için biletleri değiştirip pazar sabah erkene aldık. Bir sonraki sefere oğlunu kucaklamaya geliriz artık :)


Tren yazımı en bilinen ekspreslerden biri olan Hogwarts Express'in Lego oyuncağıyla bitiriyorum. Tren resmi ararken buldum bunu, bayıldım. Türkiye'de var mı acaba? Olsa da oynasam (yaş sınırını birazcık aşıyorum ama olsun) :)

1 Kasım 2008 Cumartesi

Ekim 2008-Farklı bir İstanbul (benim için)

Sabah hala erken, özellikle de bir cumartesi sabahı için. Genelde erken kalkarım zaten ama bu aralar geç uyanma gibi bir lüksüm yok çünkü diyetim gereği sabah 7'yi geçirmeden kahvaltımı yapmak zorundayım. Peki ya sonuç? Geçen haftaki kontrolümde İstanbul'daki kongre sonrasında 600 g verdiğimi ama yağda azalma olmadığını görmüştük. Demek kas ve su kaybetmişim. Maalesef o kadar olacak çünkü kongredeki açık büfe yemeklerden uzak dursam, dışarıda kocamla hafif birşeyler atıştırmaya çalışsam da İstiklal caddesindeki kestane kebapçılardan uzak kalamadık veya Çiçek pasajında oturup bira içme fırsatını tepemedim. O kadar olacak. Ama evimdeki tartıya bakarsak, ki o tartı bir zamanlar ne rakamlar göstermişti bana, toplam 7 kilo verdiğimi söyleyebilirim. Salı günkü randevumuzda yağlarım, kaslarım, sularım ortaya serilir.

Gelelim İstanbul'a. İstanbul bu aralar benim için sadece bahçeden ibaretti, sadece bahçeye gidip aynen geri dönüyordum, İstanbul'da deniz mi varmış, ne kadar ilginç dedirtecek bir seyahat fırtınası yani. İlkay'ı ziyarete bile neden sonra gidebilmiştim (ayıp biliyorum). Bu sefer Avrupa Yakası'nda olmanın ve kocamın da yanımda olmasının etkisiyle kongreye çok fazla takılmayıp gezmeye çalıştık. İstanbul'da şimdiye kadar nedense hiç gitmediğim yerleri gördüm, çok mutluyum.

Önce kaldığımız yerle başlayayım. Bize ayrılan öğretmen evini pek beğenmeyerek tüm ekip olarak karşı sıradaki otellerden birine geçtik. Sadece 10 lira fazlasına gerçekten bir şeye benzeyen bir yerde kaldık. Öğretmen evi yetkililerinin "nasıl olsa kamuda çalışanlar gelip bizde kalıyor, seçenekleri yok" fikrinden geçip orayı bir düzene sokmaları gerek bence. Doktoram sırasında bitki toplamak için sayısız kez Hatay'a gittim ve orada kaldığım öğretmen evinin bile (uzaklık anlamında söylüyorum, yanlış anlamayın, yoksa İskenderun'daki de pek parlak değildi) 5 yıldızlı bir oteli andırdığını söyleyebilirim. Neyse.

Kronolojik bir sırayla yazamayacağım, sadece aklıma geldikleri sırayla olacak.

Kongre The Marmara Otel'deydi, kaldığımız otel ise İstiklal'in altındaki Marmara'nın biraz aşağısında. O yolu topuklularla gidip gelmek zormuş, ilk fırsatta rahat ayakkabı ve kıyafetlere geçtik. İstiklal'in benzeri bizim burada (Eskişehir'de) Doktorlar caddesi olarak mevcut. Işıklandırmalar, ortasından tramvayın geçmesi, gençlerin fazlalığı... Eskişehir'e uzun zaman sonra geldiğimde (kocamla tanıştığım zaman) aynen İstiklal gibi gelmişti bana. Öncelikle İstiklal'deki Saint Anthony (Antuan) kilisesini gezdik. Graz ve Viyana'da (yine bir kongre sırasında) çok fazla kilise ve bir katedral gördüğümüz için fazla etkilenmedik ama umduğumdan büyük olduğunu söylemeliyim.

Galata Kulesi'ne çıktık. Yalnız zamanlamamız pek iyi değilmiş. Siz de gidecekseniz eğer günbatımında gitmemenizi öneririm çünkü fotoğraf çekmek isteyen bir sürü turist oluyor. Normalde etrafı seyredip sağa ilerlemeleri gerekirken elde kamera öylece durup bekliyorlar. Yukarıda trafik feci tıkalıydı anlayacağınız. Tıkış tıkış inmeyi bekledik. Yukarıda etrafı beklerken aşağıdaki 2 kişinin çaldığı müzik çok hoş bir ortam yaratmıştı, keşke o tıkanıklık olmasaydı.

Topkapı Sarayı'na gittik. Müze kartımız bizi kapıdan direkt olarak geçirdi de gişelerdeki feci bilet kuyruğuna girip bilet almaya çalışarak zaten kısıtlı olan vaktimizi harcamadık. Öğleden sonraki oturumlara katılmam gerektiği için çok yüzeysel gezebildik. Bir dahaki sefere kiraladıkları kulaklıkla o minik cihazdan alıp dinleye dinleye gezmeye söz verdik. Vakit iyice ilerleyince (özellikle kutsal emanetler kısmında trafik vardı yine) hareme giremeden dösim satış bürosuna girdik ve Topkapı Sarayı'nın bir DVD'sini ve kitapçığını alarak Ayasofya'ya doğru çıktık. Aya Sofya dedikleri kadar varmış, çok beğendik. Üst galeriyi de ihmal etmeyerek gezdik ve oradan Sultan Ahmet'e geçtik. Cuma namazı vakti olduğu için sadece dışında bakındık ve fazla oyalanmadan geri döndük. Arkeoloji müzesini bile gezemedik, o da başka sefere artık.

Kocam bir Ferhan Şensoy hayranıdır. Ben de severim kendisini. O yüzden Ses Tiyatrosu'nun içinde olduğu Halep Pasajı'na girdik. Bir de baktık ki bizim gala yemeğimizin olduğu akşam ve aynı saatte Ferhangi Şeyleri'in 1614. oyunu var. Kocam çok uzun yıllar önce Eskişehir'e turneye geldiklerinde en arka sıralardan bilet alabilmiş. Hatta koltuk bile değil, aralara konulan sandalyelerdenmiş. O yüzden dedim ki "haydi gidelim". Kongre kayıt parasına dahil olan gala yemeği biletimi yaktım anlayacağınız, hiç de üzülmedim aslında. Biletlerimiz aldık ve oyuna girdik, hem de en ön sıradan. En güzeli de oyun sonrasında kitaplarını sahnede imzalamasıydı. Korka korka fotoğraf çektim, keşke korkmasaydım da farklı bir açıdan çekebilseydim çünkü fotoğraflarda sadece sahne, Ferhan Şensoy'un kolu ve bacakları ve kocamın sırtı var. Sağlık olsun, bir dahaki sefere umarım.

Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galeri'sindeki sergileri gezdik. Birisi bir fotoğraf sergisiydi. Gezdik ve ben fotoğraf sanatından hiç anlamadığımı fark ettim. Diğer sergi ise biraz daha bana hitap eden bir sergiydi: Aphrodisias'tan Roma portreleri.
Dali'ye ise maalesef gidemedim çünkü bir başka toplantıdaki sunumum için cumartesi sabahı erkenden bahçeye geçmem gerekiyordu. Biz 1. Köprünün tıkanıklığı içerisinde cebelleşirken fakülteden 2 arkadaşım sergiye gitti. Kıskandım biraz ama sağlık olsun diyelim. Umarım ileride yerinde görebiliriz (boş hayaller). Havalar çok güzeldi şansımıza, arada estiği de oldu tabii. O esintilerden biri kocamı hasta etti, c.tesi bahçeye gider gitmez misafirhaneye geçip battaniyelerin altında yattı garibim. Akşam yemeğe bile kalkamadı ama uyku, sıcak ve karıcığının özenli bakımı sayesinde (su, yemek, ilaç vermek oluyor sadece ama hepsine sevgimi de kattım) biraz toparladı da pazar sabahı trenimize binip yola çıkabildik. Gerisi aynı terane, o Eskişehir'de indi trenden, ben Ankara'da :(

21 Ekim 2008 Salı

Kısa bir ara

Geçen hafta bir Ulusal Kongre nedeniyle kocamla birlikte 3 günlük bir İstanbul kaçamağı yaptık. Ne yapalım, az görüşünce her fırsatta birlikte olmaya çalışıyoruz, ben onun kongrelerine gitmeye çalışıyorum, o da benimkilere. Bilgisayarı yanımızda götürmeyince sadece cep telefonundan mail bakmak için kısacık internet ziyaretlerimiz oldu o kadar. İnternet olmadan da yaşanıyormuş bu arada. Hava önceleri çok güzeldi ama cumartesi (18/10/2008) bozdu, soğudu, kocam zaten bir önceki günde bir miktar rüzgar yediği için netameliydi, tam hastalandı. Bütün cumartesi misafirhanede yattı garibim. Pazar sabahı yola çıkarken biraz daha toparlamış haldeydi ama bu sefer de bana geçti. Zaten ağzımda aft çıkmıştı (bağışıklığımın feci düştüğü anlamına gelir bu), pazar günü kocam Eskişehir'de trenden indikten sonra ben de kendimi kapıp koyverdim, pazar akşamdan salı sabaha kadar evde oradan oraya devrile devrile yattım durdum. Grip değil, sadece soğuk algınlığı sanıyorum ama erken müdahale şart. Dün bütün gün dinlenmek iyi geldi. Hala sırtım, belim, başım, oram, buram ağrıyor, biraz halsizim gerçi ama toparladım galiba. Çektiğim İstanbul fotolarını daha bilgisayara aktaramadım bile, benim için farklı ve güzel bir İstanbul gezisinin detaylarıyla birlikte yarına inşallah.

25 Haziran 2008 Çarşamba

Kısa bir İstanbul gezisi

Aslında buna pek gezi denemez. Daha önce bahsettiğim NGBB ile ilgili bir çalışma için İstanbul'a gitmem gerekti diyelim. Yine de güzel bir haftasonu oldu. Biraz değişiklik de diyebiliriz. Aslında her hafta Ankara-Eskişehir arasında mekik dokuyan benim için değişiklikten bahsetmek biraz abes oldu ama rutin değişiklik haricindeki bir değişiklik diyerek cümleyi iyice karmaşıklaştırayım. Bu sefer eşim de benimle birlikte geldi. Uzun zamandır bahçeyi görmesini istiyordum, asıl onun için değişiklik oldu diyebilirim. Önce Ankara'da veya Eskişehir'de buluşup otobüsle gitmeyi düşündük ama sonra treni tercih ettik. Böylece romantik bir kaçamak gibi oldu hatta. Önce ben Ankara'dan bindim, 3 saat kadar sonra eşim Eskişehir'den bindi ve yolumuza devam ettik. Tren yolculuklarını her zaman sevmişimdir, sürekli tek başına gidip geldiğim için eşimle birlikte olunca daha da güzel geldi bana. Akşam üstü (az bir rötarla) Bostancı garında inip taksiyle bahçeye doğru yola çıktık. Bahçenin çalışmak için gelip İstanbul'da kalacak yeri olmayanlar veya işten uzak kalmamak için orada kalmayı tercih edenler için 10 kişilik bir misafirhanesi var. Hem böylece İstanbul trafiğinden de kurtulmuş oluyorsunuz. Sağolsunlar, bizim için bir oda ayırmışlar. Oda dediğim de karayolu şantiyelerinde minik barakalar olur hani, onlardan. Ama son derece lüks, banyolu, her daim sıcak sulu ve klimalı. Bir baraka da ortak kullanılan mutfak olarak düzenlenmiş. Otoyolun gürültüsü sanki deniz kenarındaymışsınız da dalgalar kıyıya vuruyormuş gibi geliyor bana. Şimdiye kadar hiç rahatsız olmadım ama bu sefer apayrı bir gürültü daha vardı. Maalesef bu aralar o civarda çok fazla elektrik kesiliyormuş. O yüzden gecenin bir yarısında hemen yanda bulunan jeneratör devreye giriyor. Ben bile duyduğuma göre (gerçi sonrasında tekrar uykuya dalıyordum) oldukça gürültülü demektir. Eşim uyuyamadı zaten perişan oldu benim yüzümden, yine de şikayet etmedi halinden.

Cumartesi gününü çalışarak geçirdik, normalde pazar günü öğleden sonra işleri tamamlayıp İlkay'ları ziyarete gidecektik ancak pazar günü öğleye doğru Ankara'ya dönmemiz gerektiği için planları biraz değiştirmek zorunda kaldık. İlkay ve Şenol çok kibarlar (cumartesi akşamı için başka planları var mıydı bilmiyorum, umarım yoktur ve bozmamışızdır), hemen planlarını bize göre ayarlayıp bir de üstüne güzel bir yemek hazırlamışlar sağolsunlar. Detaylar az sonra.

Bahçe her gidişimde daha da güzelleşiyor sanki. Bunda dinamik bir bahçe olmasının etkisi büyük. Zaten botanik bahçelerinin misyonu bu, farklı dönemlerde farklı bitkileri halka tanıtabilmeliler. Arkadaşlar bahçedeki bitkileri büyütmek, geliştirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Limonluk'ta (sera) çimlendirme, aşılama faaliyetlerinde bulunuyorlar. Başarıyla çimlendirilen bitkiler de bahçede ilgili bölümlere dikiliyor. Bu faaliyetleri hakkındaki detayları zaman zaman NGBB'nin yayını olan Bağbahçe dergisinde bulmak mümkün. Burası biraz reklama giriyor galiba ama yine de yazayım. Dergi 2 ayda bir çıkıyor. Abonelik ücreti 18 YTL ve direkt kapınıza geliyor, ekstra bir kargo veya ulaşım ücreti vermiyorsunuz. Bitkilerle ilgileniyorsanız okumanızı tavsiye ederim. Özellikle İstanbul'da oturanlar bahçenin faaliyetleri hakkında bilgi de alabilirler. http://www.ngbb.gen.tr/bagbahce/

Bahçeye en son Şubat ayında gelmiştim. Havalar soğuk olduğu için ziyaretçi sayısı bu kadar fazla değildi. Bu haftasonu ise nasıl kalabalıktı anlatamam. Gelenlerin çoğunun amacı piknik yapmak. Böyle nezih ve temiz bir ortamı ben de kaçırmak istemezdim doğrusu. Mangal yapmadığınız, kendiniz sandalye, masa veya şemsiye getirmediğiniz sürece rahatlıkla pikniğinizi yapabilirsiniz. Eh, 1-2 bitkiye bakıp da adını öğrenip hakkındaki bilgileri okursanız bu da bizim kazancımız olacaktır. Pazar günü daha da kalabalıktı, hatta idare binasındaki masalara bile göz koyanlar oldu. ÖSS bitip yazlıklara gidildiği için eskisi kadar kalabalık olmadığını söylediler ama biz 12'ye doğru çıkarken ana giriş kapısında araç kuyruğu vardı, gözlerime inanamadım.
Gelelim cumartesi akşamına. İşim biraz geç bittiği için maalesef geciktik, bir de üstüne adres arayınca gecikme biraz da arttı. Elimiz boş gitmeyelim, pasta alalım diye bir yerde taksiden indik. Şoför gideceğimiz yerin yakın olduğunu söylemişti ancak herhalde yanlış tarif etti, hemen şuradaymış, yürüyelim derken kan ter içinde kaldık. Pasta aldığımız yer (adını unuttum ama Divan Pastanesi'nin bir koluymuş galiba) o gün için kampanya yapmış, 1 pasta alana 1 tane daha veriyorlarmış. Almayalım bize bu yeter dedik ama zorla verdiler. Arkadaşlarımın kısmeti, evleri bereket bolluk içinde olsun her zaman. Ellerimizde pastalar, dediğim gibi kan ter içinde biraz yanlış yollara saparak nihayet evi bulduk. 1 saat gecikerek feci halde mahcup olduk ama hazırladıkları muhteşem masayı görünce hemen unutup yiyeceklere yumulduk. Geç haber verdiğimiz için elmalı kurabiye yapamamış İlkay ama diğer şeyleri hangi arada derede hazırlamış anlamadım. Dereotlu, reyhanlı (fesleğen), taze soğanlı kuskus mu, tabağımda yatan harikulade pişmiş balık mı, roka, tere gibi ıtırlı otları sevmememe rağmen bayılarak yediğim salatayı mı, hangi birini anlatayım. Hepsi nefisti. Güzel sohbetleri de cabası. Tatlı kızlarını da nihayet görebildim. Uzakta olmanın dezavantajları işte. Bir türlü İstanbul'a gidip ziyaret edemedim, onlar Ankara'ya geldiklerinde de hep Eskişehir'deydim. Kısmet geçen haftasonunaymış ne yapalım. Yemek sırasında bir ara havai fişek atılmaya başlandı, canım arkadaşlarım herşeyi düşünmüşler bizim için. Yemek sonrasında maç eşliğinde çay içip pastalardan birini yemeye geçtik. Kalmamız için çok ısrar ettiler sağolsunlar ve ben bir dahaki sefere dediğim için çok kızdılar. Ama zaten çok geç gelebildiğim için mahcuptum, daha önce gelmiş olsam tamam ama iş gereği gidip pansiyonda kalır gibi kalmayı da istemedim. Ne bileyim cinslik belki de ama İlkay'ın blogunda yazdığı İstanbul turunda aklım kaldı, ben de ondan istiyorum. O yüzden iş güç olmadan sadece onlar için gelmeye söz verdik. Eee, aradan geçen kaç yıl var, sohbete ancak haftasonu yeter. Aklım hala o kuskusta kaldı bu arada ki kuskus yemekten hiç hoşlanmam, ısıramazsın edemezsin, dişinin kenarından mutlaka kayar ama o kuskus harikaydı, utanmasam daha da yiyecektim. Ellerine sağlık İlkaycığım, yeni tariflerini hasretle bekliyorum bu arada :)

Pazar günü tekrar yollara düşerek Ankara'ya döndük. Eşim çok kızacak okuyunca ama yazmak zorundayım: İnsanoğlu kuş misali :)