O kadar uzun zaman oldu ki pazartesileri şarkı girmeyeli, sayısını bile unutmuşum. Yine birikti yazacaklarım ama bu hafta azar azar yazacağım umarım (ders notları hazırlamadan fırsat kalırsa elbette :) )
Bu haftaki şarkımız (vj sunuşuyla) yılların eskitemediği grup Scorpions'tan. You're loving me to death. ( bu arada umarım daha önce pazartesi şarkısı yapmamışımdır)
Eğer düzenli girip arada atlama yapmasaydım dalya diyebilirdim belki ama rezil bir haldeyim, kutlama yapmayayım dedim ama yine de ufacık bir kutlamayı hak ediyorum sanki, özellikle bu haftasonu yaşgünümün de olduğunu düşünürsek :)
O zaman bu haftaki şarkımız hem pazartesi şarkılarıma hem de bana gelsin. Benimle aynı gün doğmuş olan Marilyn Monroe söylüyor Happy Birthday (Mr. President)
Cuma oldu ama ben hala pazartesi gününde kaldım gördüğünüz gibi. Yoğunlukların son safhasındayım artık. Dersler bitti, finallere başladık. Bu da bitince artık hep buralardayım. Hatta o kadar ferahlayacağım ki trende gelip giderken roman bile okuyabileceğim belki de yakınlarda :) Az kaldı dönüyorum.
Eskilerden sevdiğim bir şarkı geliyor yine
Out of touch, Hall and Oates söylüyor ve ben yıllardır severek dinlememe rağmen klibi ilk defa görüyorum. Vakit olduğunda oturup eskilerden ne varsa izlemeli, pek eğlenceli oluyor
Geçenlerde kocam dedi ki, "blogunu okuyorum ama pazartesi yazılarını beğenmiyorum, dj misin sen?". Sanıyorum hiç onun için birşeyler eklemediğim için beğenmiyor. O zaman bugünün pazartesi şarkısı kocam için gelsin.
Eminem - Lose yourself. Bu vesileyle Oscar alan bir şarkı da dinlemiş oluyoruz.
Bu arada anneler günümüz kutlu olsun. Dün minik yavrularım bana sarılıp öptüler, "kutlayın annenizi" dendiğinde de "iyikin doğdun" dediler bana (hayır yanlış yazmadım :) ). Yavrularımın tek bildiği kutlama bu şimdilik. Ama mum üflemeyince bir farklılık olduğunu anladılar sanırım.
Tüm annelerin ve anne adaylarının anneler gününü kutlarım :)
Miniklerimin 2.5 yaş kontrolü zamanı geldi. Bu aynı zamanda Hepatit A aşısının da 2. dozunun vurulması demek. Şimdiden yavruları doktor ziyaretine alıştırma çalışıyorum ama hissettiler mi ne "doktora gitmeyelim" demeye başladılar. Doktorun da birşey yaptığı yok onlara (invazif birşey anlamında yazdım) boyları, kiloları ölçülüyor, genel bir vücut kontrolü, kalp, ciğer dinlenmesi, kulak, boğaz, göz kontrolü vs. O kadar ortalığı yıkmalarına gerek yok ama yaygarayı basıyorlar sırayla. Bu yaşlarda böyle olur demişti doktor amcaları zaten. Aşıdan hiç bahsetmiyorum bile, onu duysalar yandık zaten :)
Aylar önceden doktorculuk seti almıştım yavrulara. Bir tane gayet güzel, stetoskopu falan pilli, kalp sesi veren, 2 tane de nispeten dandik. Dandikleri piyasaya çıkardım dün. Stetoskopları taktık, doktor gözlüklerimiz olmazsa olmaz elbette, onlar da gözümüzde. Elimizde değişik aletler kah dizlere vurup reflekslere baktık, kah dilimizi çıkarıp boğazımızı kontrol ettik, kah kulaklarımızın içine baktık. "Siz de bunlarla doktor amcanızı muayene edin" dedim ama kandırabildim mi emin değilim. Göreceğiz bakalım.
Bugünkü pazartesi şarkımız minik doktorlarım için yine eskilerden gelsin o zaman. Mötley Crue söylüyor - Dr Feelgood
Nihayet bu haftasonu yazlık-kışlık ayrımını yapabildim. Şimdiye kadar ne zaman niyetlensem hava soğumuştu, kaldıracağım kazakları giymek zorunda kalmıştım. Ama bu sefer bahar ve hemen akabinde yaz gerçekten de geliyor galiba.
Cumartesi günü giysilerle uğraştım, pazar günü de ayakkabılarla. Vay canına, ne çok giysisi varmış diye düşünmeyin, çocukların uyuduğu zamanlara denk getirmeye çalıştığım için 2 gün sürdü toplamda. Yazlık giysilerimi "giyilecekler", "giyilmesi umulanlar" ve "bu yıl da muhtemelen giyilmeyecekler" diye ayırdım, seneye bakalım nasıl olacak bu sınıflandırma.
Baharlık-yazlık ayakkabı kutularımı çıkardım, sildim, içlerine kışlık ayakkabı doldurdum. Ama öncesinde hepsini elden geçirip güzelce boyadım. Kış gelmesini pırıl pırıl bekleyecekler, şimdi ve yazın giyileceklerin de façası düzeldi bu arada.
Ah keşke çok büyük bir evim olsaydı da bir odasını tamamen giysi dolabı yapsaydım, yazlıklar da kışlıklar da orada beni bekleselerdi, sadece yıkayıp ütüleyip kaldırsaydım raflara, askılara, ne güzel olurdu. Neyse, daha kendi evimiz bile yokken giysi odalısını istemek ne kadar gerçekçi acaba :)
Bu haftaki şarkımız gelmek üzere olan yaza ait olsun dedim ve aklıma ilk gelen şarkı bu oldu. Bir ara bir deodorant reklamının da müziğiydi belki hatırlayan olur.
Joe Cocker (Unchain My Heart ile tanıyıp sevdiğimiz adam, benim Tom Jones'dan sandığım bu şarkı da onunmuş meğerse) - Summer in the City
Bu haftaki pazartesi şarkımız Psy'ın yeni şarkısı. Haftasonu bir konserle tanıtacaktı, tanıtmış, fena da olmamış. Gangnam Style'ı az çok andıran, klibinde ondan tiplere de yer veren bir şarkı. Müziği akılda kalıcı sayılır, idare eder işte. Gangnamdan sonra o derece etkili bir şarkı çıkarmak başlı başına bir stres kaynağı olsa gerek. Önceki gibi fenomen olur mu olmaz mı bilemem ama bizim evde hemen arandı, bulundu ve izlendi. Yavrularım sayesinde adamın internette bulunan her şarkısını dinledik ayrıca. Eski albümlerinde de güzel şeyler var, bence çok da iyi bir şovmen. Bir konserinde Beyonce'nin Single Lady şarkısında dans ediyor mesela, biz bayıldık. Onun da ikizleri olduğunu öğrenince daha yakın hissediyorum kendimi adama nedense. Zaten Korelileri severiz ezelden beri, onlar da bizi. Ankara'daki Kore Anıtı bizim fakülteye çok yakındır, önünde sürekli turist otobüsleri görürüm. Bir sürü Koreli inip gururla fotoğraf çektirir.
Sonuç olarak adamı seviyoruz. Güneş gözlüğü takınca "babam gamgam oldu, annem gamgam oldu" diye ortalarda dolanan veya benim yıllar önce Japonya'dan aldığım ve üzerinde sumo güreşçilerinin olduğu bir tişörtü giydiğimde "ben gamgamı çok sevdim" diyerek tişörtü öpüp sarılan iki meleğim var evde. Yani Psy daha çok ekmek yer bizden.
Klibi bulmaya çalışacağım, olmazsa konser kaydını izleriz. Konser de ufak bir şey değil, adam koskoca bir stadyumu doldurmuş helal olsun.
Yine yokum bu aralar. Beni sorarsanız vereceğim cevap: "Hep Aynı".
Yine feci yoğunum. Bekleyen işler bitmediği gibi önüne geçmesi gereken angaryalar çıkıp duruyor. Angarya işlerin kötü tarafı ise virüs gibi çoğalmaları. Birini savuştururken diğeri karşıma çıkıveriyor, sürekli sayıları artıyor, artık başa çıkamıyorum. Sınavlar da başlayınca okunacak yüzlerce kağıt birikti ayrıca. Mecazi anlamda kullanmıyorum, gerçekten de yüzlerce kağıt birikti. Sorumlusu olduğum derste kayıtlı 172 kişi var, Kıbrıs'ta 100'ün biraz üzerinde, diğer 2 dersimde de 180 küsür kişi. 172x14 soru, 100 x 11 soru, bir de diğer iki dersten gelecek sorular derken ne yapacağım inanın bilmiyorum ki kağıt okumak diğer işlerin yanında en basiti.
Kilo durumu deseniz hep aynı. 1-2 gün dikkat edip sonrasında türlü bahanelerle hedefimden ayrılıp başka yönlere sapıyorum.
Geceleri 3-4 saat uykuyla vücudu döndürmeye çalışıyorum, bir yerde isyan bayrağını çekecek ama haydi hayırlısı.
Yazacak çok şeyim var ama bloga giremiyorum. Millet ne yapmış diye de bakamıyorum Borç para aldığınız bir kişiden ödeyene kadar kaçmanız gibi, yazı yazana kadar sizleri okumaya yüzüm yok resmen.
Sonuç olarak beni sorarsanız bu aralar alacağınız cevap hep aynı :(
Gecikmeli pazartesi şarkısı olarak Youtube arama kutucuğuna "Always the same" yazdım. Karşıma çıkanlardan birini seçtim. Marc Collins'denmiş, bakalım nasıl bir şeymiş.
Valla bugün aklımda hiç şarkı falan yok. Gece yine çok az uyudum, sonra da sabahın köründe trene binip 9'da sınava yetiştim, sonrasında derse girdim, ekstra şeyler derken hem uykum var, hem de başım ağrıyor. Bir de yine adamakıllı yediğime içtiğime dikkat edemediğim için kilom bir ileri bir geri olunca radikal bir çözüm almaya karar verdim ve eski diyet günlerime dönmeye çalışıyorum bu sabah itibariyle. Bünye alışmış tabi bin bir bahaneyle çikolata yemeye, başım biraz da kan şekerim düştüğü için ağrıyor ama yok yemiyorum. 2 gün sonra Kıbrıs'a gideceğim, yemek düzenim yine değişecek diye gelince mi başlasam da demedim, zararın neresinden dönersem kardır, 2 gün olsun, yine de dikkat etmeye çalışayım dedim ve başladım bir kez daha. Bu sefer sanki olacak gibi, kendimi ne zamandır bu kadar azimli görmemiştim. Haydi bakalım.
Bu baş ağrısı bende varken pazartesi şarkısı falan düşünecek pek halim yok aslında, o zaman baş ağrıtmayacak yavaş bir şarkı seçeyim bugün için. Böyle düşününce de aklıma şarkı gelmiyor iyi mi. Yine eskilerden olsun, Scorpions'dan In your Park.
Haftaya daha enerjik dinamik olurum umarım.
Unutmadan öğrenciler bugün bana 1 Nisan şakası yapmaya çalıştı ama başaramadılar, işlerimi biraz kolaylayıp anlatayım yarın falan :)
Perşembe olunca artık utanıp Pazartesi şarkısı yazamadım. Bir ben mi yoğunum, diğer blog yazarları nasıl kuruyor dengeyi bilmiyorum ama bu aralar feci durumdayım. İşlerin, angaryaların biri bitmeden diğeri çıkıp geliyor, yoruldum artık.
Ohoooo, yine çarşamba olmuş bile. Bu aralar yine hiçbir şeye yetişememeye başladım. Şubat sonu gibi bir proje başvurusu yapmam gerekiyordu. Yumurta ve kapı meselesi, son 3 gün kalaya kadar başka işlerden vakit bulamadım. Nasıl olsa 2 hafta uzatırlar süreyi, Şubat 28 gün bu yıl diye kendimi avutuyordum. 1 hafta uzattılar gerçekten de. İşte o bir hafta vampirlere karıştım diyebilirim. Eve gel, yemek ye, ortalığı toparla, çocuklarla ilgilen, uyut, sen de birazcık sız, gecenin bir yarısı kalk sabaha kadar çalış, fakülteye git derslere gir, ekstra işlerle uğraş derken feci yorulduğum, bunaldığım bir hafta oldu. Sonuçta başvuruyu yetiştirdik. Kendi projem olsa lanet olsun, öbür döneme kalsın diyeceğim ama yüksek lisans öğrencimin projesi. Başvuru yapamamam demek kızcağızın çalışmalarının bir miktar sekteye uğraması demek. Bu sorumluluk da olunca daha fazla bunaldım açıkçası. Ben yüksek lisans ve doktora eğitimim boyunca arazi çalışmalarının çoğunu cepten karşıladım, aynı şey öğrencime de olmasın diye kendimi paraladım. Bakalım başvurumuz olumlu değerlendirilecek mi.
Şu klasik yumurta-kapı durumundan kurtulmam lazım ama bir türlü yetişemiyorum işte, bu aralar hep geriden geliyorum yine. (Neyse ki benim gibi 4 arkadaşım daha aynı şekilde son güne bırakmıştı, böyle diyerek kendimi kandırıyorum işte.)
Bu haftaki şarkımız yine HIM'den gelsin. Çok sevdiğim bir diğer şarkıları - The Sacrament (Youtube nedense klibi vermiyor, bu görüntü ve şarkıyla idare edeceğiz maalesef)
Fazlasıyla yoğun geçen 1-2 hafta sonrasında nihayet biraz ferahladım. Ama işler biter mi? Bitmez. Yenileri aynen başladı. Ama bu sefer vampirlerin arasına fazla karışmama gerekmeyecek sanırım. Bir ara biriken yazıları da yazacağım. Önemli haberlerim de var (bizim için, sizin için olmayabilir :) ).
Derse gitmem lazım, şimdilik kısacık şarkımı girip kaçayım müsaadenizle.
HIM'den geliyor bugünkü şarkımız. kendilerine bayılırım, pek çok kişi için HIM In Joy and Sorrow'dur, benim içinse Poison Girl. En sevdiğim şarkılarıdır, üstüne kaç albüm çıkardılar, halen favorim budur. Ancak konser kaydı var kusura bakmayın.
Evet pazartesi şarkısı takipçileri (yani 4 kişi :) ), bu haftaki şarkımız geliyor. Hafta içi müzik dinlerken "hah şunu haftaya pazartesi şarkısı yapayım" diyorum ama pazartesi olunca unutuyorum. Bu ara o kadar yoğunum ki hatırlayacak kafa kalmıyor anlayacağınız.
Dersler feci şekilde başladı, Kıbrıs yine var, bunlar rutin işler. Yumurta ve kapı meselesi kapsamında bir proje başvurusu yetiştirmek zorundayım. Kocam da ayrıca bir proje veriyordu, bitirdi rahatladı, darısı bana umarım. Bunu da yetiştirirsem geceleri vampir modundan çıkıp insan evladı halime dönebilirim.
Şarkımız yine eskilerden, Motley Crue'dan - Too Young to Fall in Love
(Eski kliplerin bu kadar saçma olması süper birşey bence. Bir de rock yıldızları keşke yine böyle dolansa, ne güzel renkli kişilikler. Bon Jovi bile iyice aile babasına bağladı (adamın dört çocuğu var, ondan da olabilir tabii :) )
Yoğun geçen bir haftadan sonra gecikmeli bir pazartesi şarkısındayız yine. Bu dönem bayağı yoğunum, yazılar biraz aksayabilir bilginiz olsun.
Bu şarkıyı ne zamandır koyacağım ama hep unutuyorum, kısmet bugüneymiş. Ukrayna'nın 2007 yılındaki Eurovision şarkısı. Bu şarkıyla 2. olmuşlardı, biz de kocamla seneye de biz Huysuz Virjin'le katılsak, çastara çastara diye dolansak diye konuşup gülmüştük televizyon karşısında. Keşke öyle yapsaydık. Yer gelmişken yazayım, yıllardır facebook üzerinden Bedük'ü gönderin diye yırtınıp dururum. Geçen seneki hezimetten sonra tavşanlar olarak dağa küsmüşüz, bu yıl yarışmaya katılmayacakmışız. Neymiş, komşular birbirini tutuyormuş, puanlama sistemi kötüymüş falan filan. İşe eğlence, tanıtım olarak bakmayıp "o bana puan vermedi oysa ben ona 12 puan vermiştim, küstüm işte" demenin sonucu buralara geldik. Oysa protesto etmek mi istiyorsun, yolla Huysuz Virjin'i eğlen coş, ne bu kaprisli kadınlar gibi canım. Hem baksanıza bu adam bu şarkı ve performansla 2. oldu, bakarsınız bir birincilik daha alırdık.
Yine de her yılki klasik çağrımı yineliyorum: Eurovision'a Bedük'ü gönderelim.
Hehehe, kendim çalıp kendim mi oynuyorum acaba diye sormuştum, eh, biraz öyle de diyebiliriz. Ama sonuç olarak ben bu blogu günlük niyetine kendim ve çocuklarım için tutmuyor muyum esasen? O zaman buna da şükür demeli değil mi?
Sözkonusu yazım şu an itibariyle 14 kez görüntülenmiş, 3 de yorum almış, demek ki o 11 kişi yanlışlıkla falan gelmiş sayfaya (yorumlar 4 oldu bu arada, bu yazıya gerçi ama olsun). Bir ara uyuzcadı milletin kendi bloguna ne şekilde geldiğini yazardı, çok eğlenirdim o yazılarında. Nasıl yaptığını da anlayamazdım, istatistikler kısmını kullanıyormuş demek ki. Ben de bu son durum üzerine bir bakayım millet nasıl düşmüş sayfama diye göreyim istedim. İşte sonuçlar:
bir erkek bir de bayanlar: 22 görüntüleme (bir erkek var bir de bir sürü kadın mı? ne yazmış olabilirim ki?) aaaaaaaaa: 10 görüntüleme (insan neden bunu taratır ki google'da falan?) ckeky can vampirli filmi: 3 görüntüleme (hehe, bari doğru yazaymış) abortuslarda duayı çözmüşler: 2 görüntüleme (missed abortus geçirdiğimden bahsettiğim yazı olsa gerek, duayla olduğunu bilseydim ameliyathaneye girmezdim boş yere) clearblue monitor ile hamile kalanlar: 1 görüntüleme (neden olmasın, ben beceremedim o ayrı, hala bir köşede durur) favori gelinlik modelleri: 1 görüntüleme (moda blogu gibiyim vesselam) ferulago: 1 görüntüleme (bilimsel bir ortamdan düşmüş olsa gerek, bitki ararken beni bulunca şaşırmıştır herhalde) gebeyim blog: 1 görüntüleme (sadece 1 kişi mi?) ikiz bebekler ne zaman yürür: 1 görüntüleme (tek ya da ikiz pek fark etmiyor sanırım) kilo vermek istiyorum ama veremiyorum: 1 görüntüleme (sadece 1 kişi aynı dertten mustarip, yandım ben) Gece gece güldüm eğlendim. Peki izleyici sayımı ve gerçekten takip edenleri nasıl artırabilirim? Galiba bunun yolu çekiliş yapmak. Çekiliş yapınca bir sürü insan sizden haberdar oluyor. Hele bir de facebook'a link koyun, takipçim olun vs derseniz sayı hemen katlamaya başlıyor. Hediye biraz dandik olmayan bir şeyse eğer fevkalade bir katlama söz konusu olabiliyor. Peki umurumda mı? Kesinlikle hayır. Kendim için açtım ben bu blogu, takip etmek istemeyeni zorlayamam, bu benim hayatım, istemeyenin sırf bir hediye için hayatımda ne işi var? Az sayıdaki takipçim, çekirdek blog arkadaşlarım bana yeter. Yoksa facebook'a bir yazsam 800 küsür kişi birden hücum eder yaaa : ) Şimdi gelelim sizin seçimlerinize. Elvan Özen Aerosmith'ten Crazy demiş, Ben de çok severim, müzik zevkimiz uyuşuyor. özii, Rihanna'dan Diamonds demiş, Allah için güzel hatun, güzel bir ses, bir ara dağıtıyor, şöhreti kaldıramayacak herhalde diyordum ama fevkalade toparladı (kadının da umurunda sanki benim bu fikrim :) ) Ecz.imis Maroon 5'tan payphone demiş, Maroon 5 Moves Like Jagger öncesinde She will be loved idi benim için, bu da bildiğim 4. şarkıları, daha çok dinlemeli ama
pelin ise müjdeli bir haberle birlikte Mazhar Alanson ve Cem Yılmaz'dan bir şarkı istemiş: Bir zamanlar fırtınalar estirirdim. Çok güzel bir filmdi, yakın zamanda tekrar seyretmeli (soundtrack'ten değil, canlı kayıttan ekliyorum). İşte sizin seçtikleriniz sırayla geliyor, teşekkürler ve iyi eğlenceler :)
Aslında verecek pek bir diyet haberim yok. Eğer bugüne kadar sağdaki Lilyslim ticker'a baktıysanız hiçbir değişiklik olmadığını görmüşsünüzdür. Aslında değişiklik var, daha kötüye gittiğimi söyleyebilirim. 69 kilonun altına düşemiyorum, takıldım kaldım burada derken 71'i görmüş durumdayım, tam bir rezillik. Yılbaşı, okulda kutlama, yok onun yaşgünü, bunun semineri, tez ikramı derken bugünlere gelmiş durumdayım. Çok düzensiz yiyorum. Sabah kahvaltı yapmadan çıkıyorum, ama kahvaltının önemini bildiğim için gardan simit alıp yiyorum (yuh). Öğle yemeğini evden getiriyorum ama seminer ikramları vs çıkınca düzenimi iyice şaşırıyorum. Gece yavrularla kalkıp oturunca acıkıyor, abur cubur atıştırıyorum ve en önemlisi su içmiyorum. İşte beni bitirenler bunlar. Neleri yapmamam gerektiğini biliyor ama yapmıyorum. İradem tam olarak sıfırlanmış durumda. Hamileliğim sırasında doktorum şekeri, hamur işlerini vs. yasaklamıştı, herhalde onun acısını çıkarıyorum şimdi.
Ama bu sefer kesin kararlıyım, bu kilolar gidecek. Ben iradeli bir insanım, sadece bunu unuttum galiba, hatırlamam lazım.
Cumartesi kocamın yaşgünüydü, kutlama mesajlarınız için tekrar teşekkürler bu arada. Elimden geldiğince güzel bir sofra hazırladım, pasta falan da derken biraz ipin ucunu kaçırdık. Artık bu son olsun, bugünden sonra dikkat etmeliyim derken kocam bir erkeğin karısına söyleyebileceği en kibar şeyi söyledi bana: "Hayatım, sen çok güzel bir kadınsın ama kendini bıraktın biraz. Biraz toparlayınca ipin ucunu tekrar bırakıyorsun". Gerçekten de haklı adam, kocama kıyasla kendime hiç dikkat etmiyorum. Galiba anorexia nervosa'nın tam tersi var bende, kendimi kilolu olarak pek görmüyor olmalıyım ki radikal kararlar alamıyorum bir türlü. Oysa giyemediğim bir dolap dolusu kıyafet, hızlı yürürken sıkışan nefesim bana tam aksini söylüyor uzun zamandır (söylemeyi bırak bağırıyorlar resmen).
Kocamın bu kibar yorumundan sonra şöyle bir kendime baktım, balık etiyim resmen, şişman değilim, benden kötüleri var elbette ama bu gidişle o da yakındır. Bu yüzden bu kendime son çağrıdır. Ferulago Hanım, silkinip kendinize geliniz yoksa bu işin sonu kötü, ailede şeker öyküsü var zaten, bir de başınıza bu musibeti musallat etmeyiniz. Aylar önce koyduğunuz hedefi biraz küçültünüz, zayıfladıkça yeni hedefler koyunuz, daha önce yaptınız, ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz, yine yapabilirsiniz, haydi bakalım (kendimle sizli bizli konuşunca daha mı etkili olacak acaba? :) )
Ve gelelim bu haftaki şarkımıza, konumuza uygun olsun bari. Weird Al Jankovic'ten bir Michael Jackson parodisi gelsin o zaman - I'm Fat
Eveeettttt, hastalıkla ve iş güçle geçen bir haftayı daha bitirdik. hastalığı atlatmaya çalışırken acil yetiştirmem gereken işlerim olduğundan 3 gün boyunca 3-4 saat (trende uyuma dahildir) uyuyarak vampirlerin arası karışmama az kalmışken hem işleri bitirdim hem de çocuklara bulaştırmadan hastalığı atlattım. Oh be. Arada bütünlemeleri yaptık, kağıtları okuduk, notları girdik, ve tatile çıktık. Tatil derken 1 hafta aramız var, ondan bahsediyorum. Haftaya bu gün bu saatlerde ders anlatıyor olacağım.
Ben de bu haftanın ilk 2 gününü fakültede eski işleri toparlayarak, kalan 3 gününü de evde bebeklerimle geçireyim diyordum. Oğlum her sabah beni kontrol edip anne gitme diyor, içim parçalanıyor.
Bu haftaki şarkıyı hiç düşünmedim aslında. Yolda dinledim gerçi ama haydi şu olsun diyeceğim bir şarkıya rastlamadım. O zaman az sonra çalacak ilk şarkı olsun, bana da sürpriz olsun. sky fm'in best of the 80's kanalında artık ne çıkarsa bahtımıza.
Aha, geçmişe götürecek hatta bir de üstüne bir filmi gözümüzden film şeridi gibi geçirecek bir şarkı: