film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2013 Pazar

2012'nin son, 2013'ün ilk filmi

Çok heyecanlıyım, bebeklerimden sonra sinemaya bayağı bir ara vermiş, kırk yılda bir gider olmuştuk ama bu  ara 2 haftada bir gidiyor durumdayım, harika birşey.

Kocam beni 3D Hobbit'e götürmeye söz vermişti. Lord of the Rings trilogy hayranı ve PS2'deki tüm oyunlarını bitirmiş biri olarak aslında gitmesem de olur diyordum, hatta fragmanını görünce gereksiz bile demiştim ama yine de eski sahneleri vs görerek bir nebze olsun LOTR hasretini dindirebiliriz belki diye gidelim dedik. 3D olması da ekstra bir artı elbette. Ancak film yeni geldiğinde gündüz seanslarının tümünü Türkçe dublaja ayırmışlardı, gece de biz bebekleri bırakıp gidemedik. Öyle olunca sağlık olsun diyerek Anna Karenina'ya gitmeye karar verdik. Yıllar önce İngilizce kitabını okumuştum (hem de kısaltılmamış, tuğla boyutunda olanı), filmin Sophie Marceu ve Sean Bean'li versiyonuna gitmiştim, hatta geçen senelerde Ankara Devlet Opera ve Balesi de bale olarak sergilemişti, ona da gitmiştim, çok güzel bir temsildi ayrıca belirteyim. Yani hem çok bilinen hem de benim iyi bildiğim bir konuydu, yine de gidelim dedik, bir yandan da farklı ne olabilir ki diyorduk. Ama iyi ki gitmişiz, harika bir anlatım tekniği vardı. Tiyatro sahnesi gibi çekmişler filmi, sahne geçişleri bu yüzden çok şaşırtıcı ama bir o kadar da akıcıydı. Bence editing ve sinematografi dalında Oscar ödülünü hak ediyor bu film.

Hobbit'e artık gidemeyiz, zaten yakında biter gider derken kocam sağolsun cuma günü seanslara bakmış, çoluk çocuk gidince dublajlı seansları bitmiş hepsini orijinal altyazılı yapmışlar, öyle olunca biletleri ayarlamış. Bir aksilik olmazsa bebekleri annemlere bırakıp 14:15 seansına kaçacağız.

Kasım ayında da son Bond fimi Skyfall'a gittiğimizi düşünürsek bu aralar ayda 1 filme gitmiş oluyoruz (benim tek başıma gittiğim Twilight'ı saymazsak). Normal bir çift için az bir rakam belki ama ikizleri olan bir karı koca için süper bir rakam bence.

5 Temmuz 2011 Salı

Vay canına

Sinemaya gitmeyi çok severim. Kocam her ne kadar evde DVD izlemeyi tercih etse de film sinemada izlenir diyenlerdenim. (Sinemada mısır yemeyi sevmemin bununla bir ilgisi yok çünkü diyetisyene gittiğim dönemde mısır yiyemiyor ama yine de zevkle sinemaya gidiyordum.)

Her hafta vizyona giren filmleri takip ederdim, sinema-film sitelerinde gelecek filmlerin fragmanlarını izlerdim. Kısacası ilgili bir seyirciydim. Ama herşey değişti tabii. Hamileyken Twilight'a gittiğimi hatırlıyorum. Bebeklerim doğduktan sonra ise kocamla bir filme gittik galiba ama ne olduğunu hatırlayamıyorum bile. Harry Potter ben doğum yaptıktan kısa süre sonra gelmişti, ben toparlanıp gidebilecek hale geldiğimde ise yakınımızdaki AFM sinemaları kapanarak beni üzüntülere gark etmişve aynı zamanda evden kısa süreyle (şehrin başka bir yerindeki sinemaya gitmeyle karşılaştırıldığında) ayrılarak sinemaya gitme zevkimi ve imkanımı elimden almıştı.

Neden mi yazıyorum bunları? AFM'den bana gelen bir mail yüzünden. Harry Potter biletlerinin önsatışta olduğunu belirten bir mail aldığımda kafam karıştı. Hangisiydi? Serinin son filmiymiş, peki bir önceki filmi ben izlemedim mi? Ne zamandı, niye gitmedim derken hatırladım herşeyi. Son kitabın ilk filmi geçen Kasım'da vizyona girip benim gidemediğim filmdi ve zaman ne çabuk geçmişti ki 12 Temmuz'da 2. ve son film vizyona girecekti. Vay canına dedim kendi kendime.

Sinemaya gidemiyorum diye üzülüyor muyum? Pek değil. Takip ettiğim filmleri önce sinemada sonra DVD'de izlesem daha memnun olurum ama o kadar da sorun değil. Evdeki iki meleğime bakınca herşeyi unutuyorum çünkü. Hem ileride minik meleklerimin ellerinden tutup sinemaya gideceğimiz günler de gelecek. İşte o zaman aradaki açığı kapatacağız :)

1 Ekim 2010 Cuma

Zohan'a ayıp etmişim

You Don't Mess with Zohan filmini izledikten sonra ne saçma şey bu demiştim. Ama Digitürk'te her gösterildiğinde de oturup seyretmeye devam etmiştim. Oyunculardan mı yoksa filmin saçma olmasına rağmen kendini seyrettirmesinden mi yoksa benim salaklığımdan mı bilmiyorum. Hatta bir ara kocamla Disco Disco Good Good diye ortalarda dolanıyorduk. (Bak buna bayılıyorum işte).

O zaman bundan saçma film olmaz herhalde demiştim ama haksızlık ettiğimi anladım. Dün akşam Zoolander vardı Digitürk'ün kanallarından birinde. Allahım nasıl saçma salak bir filmdi, Zohan'da en azından eh işte diyebileceğiniz bir konu vardı (var mıydı), bu ise tamamen garip bir filmdi. Filmin adını önceden biliyordum ama konusunu bilmiyordum. Ağzım açık seyrettim. Sonunu getirdim mi? Elbette. Bir daha olsa seyreder miyim? Kesinlikle. Adamlar nasıl oluyor da saçma ama bir o kadar da kendini seyrettiren filmler yapıyor anlamıyorum doğrusu. Hele oyuncular? Nasıl oluyor da o kadro böyle bir film için biraraya gelebiliyor? Konuk oyunculardan hiç bahsetmeyeyim bile. Kah David Bowie fırlıyor filmin bir yerinden kah Donald Trump ve karısı Melanie ve daha niceleri.

Sonuçta filmi oturdum seyrettim, hatta ilk 10 dakikasını kaçırmıştım, onu da diğer kanalda başlayınca izledim. Bende bir gariplik var diye düşünerek filmin box office'ine baktım. 28 milyon dolara çekilmiş, herhalde batmıştır diye düşünüyor insan ama 45 milyon dolar ABD'de, 15 milyon dolar yurtdışında olmak üzere toplam 60 milyon dolar hasılat yapmış. Demek yalnız değilmişim.

Bir ara kocamla "en saçma filmler best of"u yapmalıyız. Şimdiden 4 filmimiz var bile. 10'a tamamlanınca yazarım artık.

9 Temmuz 2010 Cuma

KIsa bir ara

Feci yoğun geçen 2 haftadan sonra biraz boş vakit bulmanın şaşkınlığı içindeyim. Birşeyler yazarak değerlendireyim bari dedim.

2 haftadır dosya hazırlamakta olduğumdan bahsetmiştim. Pazartesi günü 7 klasörümüzü jüri üyelerine teslim ettik, şehir dışında olanlara kargoyla yolladık. Daha doğrusu oda arkadaşım bana kıyamadı sağolsun ve her biri 4 kilo gelen klasörlerin dağıtımını kızkardeşiyle birlikte kendisi yaptı. İkisine de çok teşekkür ederim, elleri dert görmesin.

Sonrasında yardımcı doçentlik dosyalarına başladım. 4 dosya da ona hazırlayınca (kendime aldıklarımla birlikte toplamda 14 dosya oluyor) iş sadece teslime kaldı. Dün öğleden önce klasörlerimi gidip Rektörlüğe teslim ettim. Mutlu ve gururluyum.

Harcadığım kağıdın haddi hesabı yok, ağaçlar beni affetsin.

Dün akşamüstü biraz erken çıkıp kendi kendime kutlama yapmaya karar verdim. Kutlama dediysem pastalar, şampanyalar değil elbette. Tek başına yapılabilecek en uygun olan şey sinemaya gitmeye karar verdim ve kocamın kesinlikle gitmeyeceğini aylar öncesinden beyan ettiği Alacakaranlık'ın 3. filmine bilet aldım.

5 aydır sinemaya gitmeyen biri olarak oldukça heyecanlıydım aslında. Biletimi alıp en arka sıradaki koltuğuma yerleştim. AFM-Ankamall'de en arka sıradaki koltuklar Love seats oluyormuş. Ne zaman değiştirdiler hiç bilmiyorum. Aradaki kolçak kısmı sevgilinize rahatça sarılabilmeniz için kaldırılabiliyormuş. Neyse ki sağım ve solum boştu, ben de bebeklerimle birlikte yayıla yayıla oturdum. Ancak önceleri korkunç rahat ettiğim koltuklarda bu sefer rahat oturamadım bir türlü. Sağa sola hafifçe kaykılmak suretiyle rahat bir konum buldum ama anlaşılan ilerleyen aylarda sinemaya gitmek benim için hayal olacak. Gerçi Eskişehir'deki Cinebonus'larda en arkadaki koltuklar arkaya doğru eğilebiliyordu hafif, belki onlar derdime derman olur (yani hiç heveslenme kocacığım). Bir ara Ankamall'de VIP salonu vardı, bilet mi kazanmıştım ne, annemle birlikte gittiğimizi hatırlıyorum. Sonra bir kez de kocamla gitmiştik galiba. Küçük bir salondu, bardağınızı, kola şişenizi koyacak yerler vardı koltukta (o zaman normal salonlardaki koltuklarda yoktu). Ayrıca koltuklar çok geniş ve rahattı ve baba koltukları gibi uzatılabiliyordu. Aslında beni orası paklar. Neyse.

Film yoğun bir mısır kokusuyla başladı. Diyet yaparken burnuma hiç gelmeyen mısır kokusu bu sefer beni benden aldı. Doktorum yağda kızaran herşeyi yasakladığı için yutkunmakla yetindim tabii ki. 3-4 koltuk solumda genç bir çift vardı. Sürekli konuşup duruyordu gerzekler en sonunda müdahale ettim. Filmin sonuna kadar çıt çıkarmadılar. Kadın hamile haliyle hem de tek başına sinemaya geldiğine göre deli ya da manyak olabilir diye düşünerek korktular herhalde.

2 solumda muhtemelen 13 yaşından küçük ve filme alınmaması gereken bir erkek çocuğu vardı. Garip şekillerde oturdu, önündeki kızın topuzundan dolayı göremediğini iddia edip eğilmesini istedi ama kendisi ayağını neredeyse önündeki diğer kızın kafasına dayadı ve kızdan azarı da yedi elbette. Bir de mısır yiyişi vardı ki elinden kapacaktım paketi artık yeter diye çılgınca bağırarak. Çocuğa yemek vs. yerken ağzın kapatılması gerektiği öğretilmemiş anlaşılan. Buradan yine herkes anne baba olmamalı fikrime geliyoruz. Benim çocuklara öğretmem gereken çok şey var :)

Filme gelince, kocamın düşündüğü kadar kötü değildi. İlk filmdeki yönetmen sağolsun, çok ağır tempolu bir film yaptığı için film aval aval birbirlerine baktıkları sahnelerle doluydu. 2 ve 3'te biraz daha aksiyon vardı. Yine de kandıramadım kocamı. Neyse, 4.'ye de artık (galiba Harrry Potter serisinin son kitabı gibi bunu da 2 bölüm halinde çekeceklermiş) bebekleri babalarına bırakıp bir ara kaçarak giderim :)

8 Mart 2010 Pazartesi

Döndüm, buralardayım

Selamın aleyküm. Yine kısa bir ayrılıktan sonra geldim. Bu seferki ayrılığım hastalık nedeniyle yatak istirahatime bağlı olarak gerçekleşti. Evde sağdan sola, soldan sağa döne döne yatmaya, dinlenmeye çalıştım. Hiç özenmeyin, sürekli yatmak zor birşey, oranız buranız ağrıyor, şekilden şekile giriyorsunuz. Yine de şifa niyetine yattım durdum işte. Uyku düzenim bir garip oldu, gündüz uyu, akşam üstü uyu, gece uyu derken kedilere döndüm. İnşallah bu sayede toparladım.

Gündüz evde olmak ve yapacak birşeyin olmaması çok kötü. Kitap okuyayım desem ilaçların etkisinden olsa gerek kısa süre sonra içim geçiyor, televizyona bakayım desem adam gibi birşey yok. Bir ara Derya Baykal'ın programına takıldım, şişeler için önlük şeklinde kılıf yapıyorlardı. Aman allahım o ne gereksiz bir şey. Bana çok gereksiz geldi, hayatta kullanmam ama hoşuna giden vardır mutlaka. Bundan gereksizi ise ertesi gün karşıma çıktı. Spor ayakkabı için süs yapıyorlardı. Kadınlar oturmuş tığ işi birşeyler örmüşler, spor ayakkabının bağcıklarının üstüne takılacakmış. Hangi genç takar onları akıl var mantık var. Bilmem kaç liraya renk renk, desen desen Converse aldıracaklar ailelerine, sonra da üstüne garip bir dantel benzeri şey takacaklar. Neyse, belki de ben anlamıyorum bu işlerden.

Dün yine Oscar ödüllerini seyretmeye kalktım. Gerçi kalktım denebilir mi tam olarak bilemem, uyur uyanık seyretmeye çalıştım, şovun çoğunu kaçırmışım. Çok fazla reklam oluyor, aralarda gözümü kapatayım derken uyuyakalıyorum. Sonuç olarak Avatar'a dandik dandik ödüller verdiler, yazık oldu bence. Sandra Bullock gördüğüm kadarıyla çok heyecanlıydı. Hatta adı açıklandığında "tüh be, keşke Meryl alsaydı, çıkıp konuşma mı yapacağım şimdi" der gibiydi. Kırmızı halı kısmında Mariah Carey ve kocasını gördüm bir ara. Kadın tam bir bomba ama bombshell gibi değil, puf böreği gibi şişmiş anlamında. Bir ara ne güzel toparlamıştı kendini, zayıflamıştı ama yine şişmiş. Kocası yanında pek tıfıl duruyordu. Bence acilen zayıflaması lazım. Bunu anlamıyorum zaten, paraları pulları ve en önemlidi zamanları var, özel eğitmenlerle spor yapıyorlar, oralarını buralarını çektiriyorlar ama bu kadın hala tombik. Olmuyor Mariah olmuyor. Gerçi hamile olduğu yönünde iddialar var bu aralar, belki de ondan şişmiştir.

Gece oturup tekrarını seyredeyim de kaçırdığım yerleri tamamlayayım bari. Madem tekrarını seyredeceksin, adam gibi yatıp uykunu alsana diyenlere anneme verdiğim cevabı yinelemek istiyorum: Neler olup bittiğini o anda görmeliyim. (en azından görebildiğim kadarını).

Elazığ'da deprem olmuş bu arada, Allah yardımcıları olsun, umarım ölü sayısı artmaz.

8 Şubat 2010 Pazartesi

5+4=9

5 gün izin, haftasonlarıyla birleştir, etti 9 gün. Geçmeyecek gibi görünen günler geçti gitti işte. Sayılı gün çabuk geçer ondan mı yoksa güzel anlar çabucak geçer ondan mı bilmiyorum ama döndüm Ankara'ya. Bitti tatilim. Bir ara Ankara'ya gelmek zorunda kaldık, ondan mı hızlandı acaba zaman?

Peki neler yaptım bu arada? Kar yağdı seyrettim, yağmur yağdı karları eritti diye sinirlendim, tarlamı ektim biçtim, puzzle'a dokunmadım bile, sümbüllerimi diktim, dakika başı suladım derken geçti gitti işte 9 gün.

Karın tipi şeklinde yağdığı bir gün evde ne zamandır duran ve bir türlü yenmeyen bisküvileri ufalayıp kuşlara vereyim dedim. Her yer karla kaplı, yiyecek bulamaz yavrucaklar diye gidip evin karşısındaki parkta bulun dut ağacının altına döktüm bisküvi parçalarını. Sanıyorum ki kuşlar başına üşüşecek, onlar minik gagalarıyla bisküvileri taşlıcalarına gönderirken ben de pencereden yüzümde bir gülümsemeyle onları seyredeceğim. Nerdeeee, bir tane bile kuş gelmedi. 2 güvercin biraz uzakta orayı burayı eşeledi ama bisküvileri görmedi salaklar. O bisküviler orada 3 gün boyunca durdu. Ben sabah yola çıkarken hala duruyorlardı. Ortalığı kirletmiş oldum salak kuşlar yüzünden. Yok bir daha size bisküvi misküvi. (Kocam yapma etme demişti, bir bildiği varmış). Kıtır'a veririm o yer mis gibi.

Kocamla bir sürü film seyrettik. Hatta bir filmin manyağı oldum bile diyebilirim. 1-2 hafta önce Digiturk'te Madagaskar'ın 2.si vardı. Madagaskar'a karşı bir önyargım vardı nedense. Çizgi filmleri çok severim ama ne bunu ne de birincisini seyretmemiştim. Hata etmişim, neden gıcık kapmışım baştan bilmiyorum ama hem filme hem de karakterlere bayıldım. Keşke 3.'yü de çekseler der oldum. Kocamla aldık fimleri oturduk seyrettik. En kısa zamanda bir daha seyretmeliyim, bonus materyale bakmalıyım. Tüm karakterler harika ama özellikle penguenlere bayıldım. Hastaları oldum. Cnbc-e dergide her pazar "Penguins of Madagascar" adında yarım saatlik çizgi filmleri olduğunu öğrenince sevinçten deliye döndüm. Kral Julien de var hatta, harika ötesi.

Bir de Ratatouille'ye ayıp etmişim, ona da bayıldım. Güldüm, ağladım, coştum, duruldum. Kıtır'a "sen de seyret, öğren birşeyler" dedik ama anca koşturdu çarkında. Belki haftasonu mükellef bir sofra kurar bize, belli mi olur.

Sonuç olarak, Madagaskar yapımcılarından ve emeği geçen herkesten önce özür diliyor sonra da ellerinize sağlık diyorum. Bayılıyorum şu yaratıklara, baksanıza tiplere. Pazar günü bir an önce gelsin.

21 Ocak 2010 Perşembe

Her gün olsun her gün izlerim

Hep yabancı filmleri yazıyorum, Türk filmlerinden nadiren bahsediyorum, farkındayım. Fazla Türk filmine gitmediğim için herhalde ama televizyonda her gösterildiğinde işimi gücümü bırakıp seyrettiğim 2 tane film var, bugün onlardan bahsetmek istedim.

Filmlerin ilki Şabaniye. Bayılıyorum bu filme. Koskoca adamı kadın diye yutturuyorlar, herkesin yutması yetmiyormuş gibi bir de iki adam aşık olup kendilerini paralıyor onun için. Aslında inanılır gibi değil ama bayılıyorum işte filme. Kemal Sunal'ın nasıl bir büyüsü varsa eline geçiriyor insanı zaten her zaman. Esas kız olarak (Şabaniye'yi saymazsak) Çiğdem Tunç oynuyor ve bence en güzel olduğu zamanlar. Balerinliği yeni bıraktığı, incecik, zarif olduğu yıllardan. Saçlar da simsiyah, upuzun. Dedim ya, her gün olsun, her gün izlerim.

İkinci film ise Şekerpare. İlyas Salman'ı pek fazla sevmem aslında ama bu filmde Şener Şen'e karşı "Şekerrpaaareeee" demesine bayılıyorum. Kadro iyi, film güzel, bu da her gün oynasın her gün seyredeyim. Bu arada film afişi ararken karşıma bir sürü şekerpare resmi çıktı. Nasıl da güzel görünüyorlar, olsa da yesek :)

Yabancı film yazmayacağım dedim ama dayanamayacağım. Az önce televizyonda reklamını gördüm çünkü, mutlaka yazmalıyım. Geçen sene otobüste bir film izlediğimden bahsetmiştim. "Eight below idi filmin ismi. Buradan o yazdığım yazıyı görebilirsiniz. İşte o filmi yarın akşam Fox TV saat 8'de veriyormuş. Belki seyretmek isteyeniniz olur.


16 Ocak 2010 Cumartesi

Nihayet biz de gidiyoruz

Bugün 11 seansına Avatar'a gidiyoruz kocamla. Eskişehir'de tek bir 3D salon olduğu için seanslar hep dolu oluyor. Biz de ancak 11'de istediğimiz gibi bir yer bulabildik. Arkada kimse olmayacak (böylece çoluk çocuğun koltuğa vurması elimine edilecek), ortalarda olacak ki ekrana daha iyi hakim olunacak ve çok kalabalık olmayacak. Tüm bu kriterleri haftalar sonra bu seans sağlayabildi. Daha önce de 3D film seyretmiştik, hatta U2 konserine de gitmiştik ama bu film için herkes çok farklı ve muhteşem diyor. Bakalım, biz de gidip görelim. Aklım Sherlock Holmes ve Yahşi Batı'da da kaldı ama onlara daha sonra gideriz herhalde.

Haydi bize iyi eğlenceler.


Ek: Filme gittik geldik. Gerçekten de dedikleri kadar varmış, harika bir filmdi. Filmin 3D olmasını bırak, tasarımcılara hayran kaldım, o ne biçim yaratıklardı öyle, benim asla böyle bir hayal gücüm olamayacak, hem özendim hem hayran oldum kendilerine.

Filmde bayağı bir ağladım. Galiba tek ağlayan da bendim. Sol tarafımızda oturan genç bir çift bütün film boyunca konuştu, gülüştü, telefonlarına baktı ve öpüşüp durdu ve hatta daha neler neler ama biz kendimizi film izlemeye kaptırdık (arada kocamın yukarıdaki kameradan bahsetmesiyle 2. yarı duruldular bayağı). Çocuğun gözlük takmayışından ne niyetle geldikleri belliydi aslında.

Neyse, film süperdi ama kocamın çıkışta yaptığı espri de (elbette ki) harikaydı . Kocamın minik bir atkuyruğu var. Aslında minik demeyeyim, saçlar kıvırcık-dalgalı karışımı ve aslında benimkinden uzun. Bana dedi ki: "Şimdi atkuyruğumu egzosta sokup arabayı öyle çalıştıracağım." Belki de benim kocam diye bana komik geldi ama yok, cidden komikti. :)

28 Aralık 2009 Pazartesi

Zohan

Geçen akşam Digitürk'te "You Don't Mess with Zohan" filmini seyrettik. Allahım o ne kötü filmdi öyle. Sinemada gitmediğimize şükrettim resmen. Film kötü mötü ama Adam Sandler var diye seyrediyoruz ve seyretmeyi bırak, bırakamıyoruz filmi. Acı çekmekten mi hoşlanıyoruz, film mi büyülüyor anlamadım ki. Korkunçtu ama. Gişesi nasıldı acaba, merak ettim şimdi.
Kocamla birlikte Disco Disco Good Good diye dolanıyoruz ortalıkta hala. Allahım aklımıza mukayyet ol :)

3 Aralık 2009 Perşembe

Yağmur

Hava feci halde kapalı. Hava kapandıkça benim de içim kararıyor. Az önce şemsiyemi evde unuttuğumu farkettim. Zaten ne zaman evde unutsam yağmur yağıyor ama ben de akıllandım artık, işyerinde mutlaka yedek bir şemsiye bulunduruyorum.

Şemsiye demişken, geçenlerde Tiglon'dan şemsiye kazandım. Bir DVD almıştık (hangi film hatırlamıyorum), içinden Tiglon'un Up filmi için yaptığı hediye çekilişine ilişkin bir kupon çıktı. Beleş şeyler kazanmayı çok seven ben hemen mail yolladım (bir ara Radyoodtü'yü haraca kesmiştim resmen, sonra beni kara listeye aldılar. Cidden almışlar ama, yayına çıkan bir arkadaşım adımı gördüğünü söylemişti stüdyoda. Şansıma karışmayın kardeşim, şansımla kazanıyorum işte size ne.) Neyse. Kuponu görüp hediyelere göz attığımda şemsiyeyi gözüme kestirmiştim. İşte şu şemsiye. Dışı bulutlu bir gökyüzü, içi renk renk balon. Bu çıksın bana dedim, 30. veya 60. kişi olmuşum ki kazandım. Önce Tiglon mail attı bana adresinizi bildirin diye, 1 hafta geçmeden de şemsiye geldi. Gerçi bu resimdeki biraz küçük galiba çünkü bana gelen devasa. Altına ben ve 3 kişi daha girsek ıslanmayız, o derece büyük. Taşıması zor oluyor biraz ama bayıldım ben ona. Tiglon utandı belki de böyle affettiriyor kendini :)

(hatırlarsanız Indiana Jones DVD'sinin içinden Serdar Ortaç cd'si çıkmıştı).

30 Kasım 2009 Pazartesi

Pazartesi günü Alacakaranlığı

Bayram güncellemesini yapamadım henüz, aklımda ama bunu bir an önce yazmam lazım. Bayram yazısı da artık yarına, ne de olsa bayram henüz bitmiş değil.

Kocamla bugün Twilight serisinin 2. filmi olan New Moon'a gittik. İlk hafta giden gitsin, çılgınlık azalsın demiştik. Bayrm ziyareti, havanın kötülüğü, hafif kırıklık derken son gün gidebildik.

Herşeyden önce sinemayı hiç o kadar kalabalık görmemiştim. Sadece bizim salon değil, sinema genel olarak kalabalıktı. Sevindim. Salonun durumu ise bizim için felaketti. Yaş ortalaması 13-14 idi. Kız grupları vardı çoğunlukla. Erkek grupları genelde Kurtlar Vadisi Gladio'ya gidiyordu ama bizim filmde de birkaç erkek grubu vardı. Bir de kızlı erkekli gruplar tabii. Salonda toplam 7-8 yetişkin vardık yaş ortalamasını yükselten. Kocam fesuphanallah dedi. İlk yarı bitince 10 dakikalık arada sanki okul servisinde gibi hissettik kendimizi.

Film ilkine göre daha akıcıydı. Yönetmen değişikliğinin payı büyük sanırım. Okuduğuma göre aslında bu filmi ilkinin yönetmeni olan kadın çekecekmiş ancak programına uymadığı için şimdikine vermişler. İyi de olmuş. Biraz hareket gelmiş filme. İlkinde ben bile sıkılmıştım. Kitap daha akıcıydı, karakterlerin ne düşündüğünü okuyabiliyordunuz, filmde yönetmen o detayları vereceğim diye sıkıcı olmuştu, başka çaresi de yoktu herhalde. Neyse. Sonuç olarak bu film ilkine göre daha güzeldi. Belki sinemada seyrettiğim için (ilkini evde dvd'den seyretmiştik) bana öyle geldi çünkü kocam yanımda oflayıp pufluyordu sürekli. İlk yarı bitince "hayatımda seyrettiğim en kötü 2. film bu. Birincisi de zaten bu filmin ilkiydi" deyince önümüzde oturan iki kız inanamaz gözlerle kocama baktılar. Filmin kötü olması gibi bir ihtimal yoktu herhalde onlar için. Bense bu esnada bıyık altından gülüyordum.

Filmin sonunda Edward evlenme teklifi edince salondaki kızlar "ayyyyyyyyy" dediler. Vah zavallılar dedim ben de içimden. Hayatlarında Edward gibi bir sevgili arayacaklar ve maalesef çoğu bulamayacak. Acaba bu filme ve kitaplara yaş sınırı mı koysalardı. Kızlar da bu arada erkek milletinin filmdeki gibi iflah olmaz romantik varlıklar olmadığını öğrenmiş olurlardı.

Asıl garibi ise arkamızdaki 12-13 yaşlarındaki erkek çocuklarından birinin "Tutulma ve bilmemne kitabını da almam lazım" demeseydi. Haydi kızları anladım da bu ne? Erkek çocuklar da Edward olmaya mı çalışacak acaba?

Yine de ben beğendim filmi. DVD'si çıksın alacağım. Sonraki filmlere de gideceğim. Kocam bundan sonrakilere yalnız gidersin dedi ama orası belli olmaz. :)

12 Kasım 2009 Perşembe

Kim Ki-Duk filmi

Dün gece cnbc-e'deki klasik Ghost Whisperer ağlamamdan sonra (aslında bu sefer çok iyi gidiyordum, herhalde ağlamayacağım derken son sahnelerde başladım yine. Buna da şükür ama, Melinda'nın kocasının öldüğü bölümden sonrakindeydi galiba, baştan itibaren ağlamaya başlamıştım) yatsam mı yatmasam mı derken Dünya Sineması kuşağı başladı. Filmin adı Spring, Summer, Fall, Winter and Spring. Kim Ki-Duk'un çektiği ve Winter and Spring bölümerinde kendisinin oynadığı bir film. Yaşlı bir keşiş ve minik bir öğrencinin göldeki bir platform-tapınak üzerinde yaşadıkları, minik bir sandalla etrafta dolaştıkları bir film. Her bir mevsim hayatlarındaki bir bölümü anlatıyor. Arka arkaya değil tabii, arada bayağı bir atlamalar da oluyor. Bol bol müzik, manzara, az konuşma ama konuştu mu da iyi konuştukları bir film. Ağır tempolu olduğunu anladığımda haydi kapatayım yatayım dedim ama acaba yaşlı keşiş buna diyecek, ne olacak diye bir baktım ki filmi bitirmişim. İlginç bir filmdi, seyredin diyemem yine de, seçim sizin.

İlk Spring bölümündeki şu diyalogu çok beğendim. Minik keşiş adayı önce bir balığa, sonra bir kurbağaya sonra da bir yılana taş bağlayıp hayvanların debelenip durmasını gülerek seyrediyordu. Hah, dedim, bu çocuktan keşiş meşiş olmaz. Yaşlı keşiş benimle aynı fikirde değildi herhalde. Çocuğu bu eylemler sırasında gördü ama tek kelime etmedi. Bizde olsa çocuğun kafasına bir şaplak atıp "ne yapıyorsun sen" diye güzel bir azarlama olurdu herhalde. Ama keşiş ders verecek ya, sustu. Ertesi sabah öğrenci uyanmadan (ne kadar ağır uykusu varmış bu arada) sırtına kocaman bir taş bağlıyor. Öğrenci "bu taşı çıkart" diye sızlandığında, "sana işkence gibi geliyor değil mi, o balığın da hissettiği buydu" vs. diyerek güzel bir ders veriyor. Ama taşı yine de çıkartmıyor. Demek daha ders bitmemiş. "Git o hayvanları taşlarından kurtar. Eğer ölmüş olurlarsa sırtındaki bu taşı ömür boyu kalbinde taşırsın" diye asıl dersi veriyor.

Sonrası mı? Çocuk kan ter içinde kalarak oraya tırman, buraya in derken hayvanları teker teer buluyor. Balık ölmüş, kurbağa çırpınıp duruyor bir yerlerde hala, yılanı ise bir başka hayvan öldürmüş, kan içinde. Çocuk feci bir ağlama krizine giriyor. keşiş de biraz yukarıdan sessiz sedasız seyrediyor çocuğun ağlamasını. Herhalde akıllanmıştır minik keşiş adayı değil mi? Bunu da Summer ve Fall bölümlerinde kendiniz görün en iyisi :)

25 Ekim 2009 Pazar

Tiglon sen adamı öldürürsün

Dün kocamla Migros'a alişverişe gittik. Indiana Jones serisinin 4. filmini 9.90'a inmiş görünce haydi alalım serideki eksiğimizi tamamlayalım dedik. Zamanında 3 filmi seri halde kutulu olarak almış kenara koymuşuz, 4.'yü çekmenin ne manası vardı Spielberg, bak senin yüzünden 4. öksüz kaldı diğerlerinin yanında.

Neyse. Eve gelince haydi seyredelim filmi bir kez daha dedik. Ambalajı açtık ve ne gördük dersiniz? Orijinal naylonu içindeki açılmamış üründen Serdar Ortaç'ın Nefes cd'si çıktı. Öylece bakakaldık. Bugün geri götürdük, müşteri hizmetlerindeki kızlar da şaştılar kaldılar. Yenisiyle değiştirdik ve bu sefer oracıkta açarak başka bir sürprizle karşılaşmayacağımızdan emin olduk.

Acaba dedik tiglon bir kampanya yaptı da bu cd'yi bulana ödül mü veriyor? Vermiyormuş. Herhalde şirkette dvd kopyalamada çalışanlardan biri bir yandan müzik dinlerken yanlışlıkla kutuya bunu koymuş olmalı, aklımıza başka bir açıklama gelmiyor çünkü. Ne aramıştır o cd'yi kimbilir. Bizi güldürdün ya tiglon, sağolasın varolasın.

Bu arada evimizin yeni üyesi nihayet aramıza katıldı. Çok tatlı, 12 gramlık minik bir Kıtır. Fotoğrafını çekmedim henüz, yarına ekleyebilirim umarım.

15 Eylül 2009 Salı

Bir yıldız daha kaydı

Bu sabah erkenden Patrick Swayze'nin öldüğünü öğrendim. Pankreas kanseriyle savaştığını biliyordum. Geçen aylarda ne kadar zayıfladığını gösteren fotoğrafları yayınlanmıştı. Dirty Dancing'de yakışıklılığına bayıldığımız, Ghost'ta romantizmine hayran olduğumuz Patrick kötü durumdaydı. 57 yaş artık ölmek için çok erken bir yaş. 20'li yaşlarımda bana çok yaşlı gibi gelirdi oysa, insanın algıları zamanla değişiyor ama sadece bu değil. Günümüzde tıp alanındaki gelişmelerle insan ömrü hergün biraz daha uzuyor, bu nedenle 57 erken bir yaş bana göre.

Patrick'e gelirsek. Başka bir yazımda (Jennifer Grey'den bahsetmiştim) onun da adı geçmişti. İkinci baskı olacak ama tekrar yazmak istiyorum.

Ben Patrick Swayze'yi ilk Kuzey ve Güney dizisinde görmüştüm. Dizinin sadece Amerikan iç savaşını anlattığını hatırlıyorum, neler oldu, nasıl bitti aklımda kalmamış açıkçası (yaşlıyım ama o kadar da değil demeye çalışıyorum). Sonra değişik filmlerini izledim, Dirty Dancing ise lise yıllarıma denk gelmesi itibariyle daha bir ilgimi çekti. Akün sineması'nda (Şu anda Devlet Tiyatroları'nın bir sahnesi biliyorsunuz) oynarken hemen her haftasonu önünden geçerdim. Film yaklaşık 2.5 ay vizyonda kalmıştı yanlış hatırlamıyorsam. Şimdilerde en sabırsızlıkla beklenen yabancı film bile ancak 3-4 hafta vizyonda kalabiliyor. O zamanlar bu kadar fazla film gelmiyordu tabii, salon sayısı azdı, Türk sineması da atakta değildi. 2-3 hafta üst üste sinemaya gittiğimizde gidecek film bulamamaya başlardık, DVD falan da neydi, hey gidi günler. İşte o zamanlarda o afişi görmeyi o kadar kanıksamıştım ki indirdiklerinde çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Sanki o film ilelebet vizyonda kalacak, hep o sinemada oynayacak gibi gelirdi. Soundtrack albümümün kaset formatına sahip olduğumu da ifade edeyim bu arada, hala da beğenerek dinlerim. She's like the wind şarkısını da seslendirmişti. Mükemmel bir ses değildi belki ama o filmle birlikte gayet güzel gitmişti.

Sonra Ghost geldi ama her zaman için Dirty Dancing'deki yakışıklı, biraz asi ama delikanlı dans hocasını Ghost'taki romantiğe tercih ettim.

En son bildiğim bir dizi çekmekte olduğuydu. Hastaydı, çok zayıflamıştı ama yine de ekranlardan kopmamıştı. İnternette tarama yaparsanız son hallerini gösteren fotolar da görebilirsiniz. Ben o resimleri buraya eklemek, onu o şekilde hatırlamak istemiyorum. Onu hep böyle sağlıklı ve mutlu bir şekilde, karısının elini tutmuş gülümserken hatırlayalım bence. Ben de bu akşam Dirty Dancing'in DVD'sini izleyeyim. Rest in peace Patrick.

4 Ağustos 2009 Salı

Sinemaya gittim oh ne ala

Nihayet Harry Potter'ın son filmine gidebildim. Biz tatile giderken vizyona girmişti film. Cuma günü kargalardan önce yola çıkacağımız için perşembe hazırlık yapmak gerekiyordu tabii ki. Ben her ne kadar "arada filme gidelim, bavulları falan toparlarım akşam nasıl olsa" desem de kocamı kandıramamıştım. Dönüşte beni götürmeye söz verdi ve nihayet bugün gidebildik. Herkes herhalde önceden gittiği ve hafta içi olduğu için evimizin yakınındaki AFM'de salon boştu. Tam birbirimize "salonu yine senin için kapattım hayatım" demek üzereyken genç bir oğlan girdi salona. Olsun, yine de boş sayılır, 3 kişi fazla değil. Bu arada gideceğim salonun kalabalık olmasını istemiyorum ama diğer seanslar hep dolu geçsin, o salon hiç kapanmasın istiyorum, benim için büyük bir manevi anlamı var çünkü.

Neyse, filmi seyrettik, 2.5 saatten biraz fazla sürdü galiba ama zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Arada kitabı tekrar mı okusam acaba diye düşünüyordum, çıkışta ise son kitabı okumaya mı başlasam derken buldum kendimi. Kocam Harry Potter serisinin fazla hayranı değil, kitapları hiç okumadı, filmlere de gitmese olur aslında, bir eksikliğini hissetmez. O yüzden bari bu film oldukça heyecanlıydı, belki okumak ister diye sorayım dedim. "Hayatım, bak neler neler oldu filmde, hiç merak edip son kitabı okumak istemiyor musun, yok mu öyle bir istek içinde? diye sordum. Bana ne kadar anlamsız bir soru sordun dercesine bakıp "hayır" dedi. "Ne heyecanlı olayları ayrıca, şu oldu ama şu yüzden olmuştur, hatta gelecek filmde de kesin şunlar olacaktır" diye bir güzel tahminlerini söyledi. Ne yalan söyleyeyim, doğru tahmin etti. Ben kendimi filmde kaybederken, heyecanla seyrederken, kitabı okuduğum için neler olacağını bilmeme rağmen her seferinde yerimde sıçrarken o daha eleştirel gözle seyrediyor demek ki.

Sonuncusunu dört gözle bekliyorum.

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Vampirli mampirli filmler, diziler

Sinemalarda "Twilight" fenomeni var biliyorsunuz. Bizde pek olmasa da yurtdışında kızlar Edwardddd diye kendilerini yırtıyorlar. Aslında galiba bizde de oldukça iş yapmış ki gençlik dergilerinden biri twilight eki veriyor bu ay.

Vampirli filmleri pek seven biri olarak bu filme de gitmek istedim, ancak ilk gösterime girdiğinde bir türlü fırsat bulamadım. Film bu arada aldı yürüdü. Bir kitaptan uyarlandığını ve serinin 2. filminin çekilmekte olduğunu, 3.nün de yolda olduğunu okuyunca gitmem şart oldu. Kocamla 2-3 haftadır bir türlü gidemedik. En sonunda sana dvd'sini alayım dedi. Canım benim, herhalde DVD'nin ancak 3-4 ay sonra çıkacağını sanıyordu, ikinci gösterim olunca çoktan piyasaya düşmüş bile.

Ara sıra seyretmediğimiz filmleri alsak da genelde seyrettiğimiz filmlerin DVD'lerini alıyoruz. Bu yüzden ilk çıktığı fiyattan almayıp bir az düşmesini bekliyoruz. Bunu ise ilk fiyatından aldım. Sinemaya git, adam başı 8-9 TL ver, bir de mısır-su vs alınca oldu mu sana bir DVD fiyatı. Aldım getirdim haftasonu seyredelim diye.

Dün filmi seyrettik. Kocam filmi biraz sıkıcı ve yavaş buldu. Sürekli bir aksiyon olmasını bekledi. Herhalde filmin sonunda biraz gördüğümüz aksiyon kendini 2. filmde iyice belli edecek (fragmanına göre en azından).

Filmi bir yanda da Edward Cullen fenomeni açısından inceledik. Namı diğer Harry Potter serisindeki Cedric Diggory. Harry Potter serisindeki talihsiz ölümünün intikamını vampir olarak dönerek ve kendi serisinin yıldızı olarak alıyor sanıyorum. Harry Potter serisi bittiğinde o hala Twilight serisinin filmlerini çekiyor olacak, eminim bıyık altından gülüyordur.

Galalarda, törenlerde kızların kendilerini Edward, Robert diye yırttıklarını görüyordum. Tamam çocuk fena değil, saçları çok hoş görünüyor en azından ama en azından filmde gördüğüm Edward kızların kendisini yırtmasını gerektiren bir tip değil, soluk benizli, hasta gibi görünen bir tip. Kocam hemen kendisinin daha yakışıklı olduğunu söyledi zaten (tamamen katılıyorum bu arada). Ama o kızların neden kendilerini parçaladıklarını da anlıyorum. Kızlar Robert için deli divanae olmuyorlar, Edward'ın Bella'ya duyduğu aşk onları kendinden geçiren. Edward'ın ne her ihtiyacı olduğunda Bella'nın yanında olması, onu korumak için herşeyi göze alması, uyurken saatlerce onu seyretmesi gibi romantik şeyler kızları bu hale getiren. Edward diye bağırırken aslında "bizi de Bella gibi sev" diye bağırıyorlar. Sanıyorum bu fenomen daha uzun süre devam edecek.

Bu romantik ilişkinin bir örneği çok eski bir dizideydi hatırlarsınız. Yaşı müsait olanlar Aslan Adan Vincent'ı hatırlar sanıyorum. Sevgilisinin tehlikede olduğunu hisseden ve sürekli yardımına koşan bir adam-aslan karışımı varlık. Sevgilisinin kendisini kurtaracağından her zaman emin olan ve sürekli başı belaya giren bir kadın (kurtarıyor nasılsa, haydi maceraya).

Bu da ondan işte, ne kadar feminist olsak da içimizden bir parça hep kurtarılmayı bekliyor nedense.

Bu arada Vincent rolündeki Ron Pearlman'in Hellboy serisindeki Kırmızı yaratık olduğunu da belirteyim eğer bilmeyenler varsa. Adamcağıza kendi olabileceği bir rol verilmiyor nedense :)


3 Mayıs 2009 Pazar

Bu cuma-cumartesi sinemaya doydum oh be

Cuma-cumartesi kocam beni o sinema senin, bu sinema benim dolaştırdı sağolsun. Kocamın beni iki gün üst üste sinemaya götürmesi mucizevi bir olaydır, hatta filmlerden bir tanesi kesinlikle alakası olmayan bir konser olunca daha da mucizevi.

Cuma günü U2-3D'ye gittik. Ankara'da oynadığı zaman gidememiştim, sadece Panora ve Arcadium'da oynuyordu ve oralar bana çok uzaktı, kendi başıma gidemedim. O sıralarda Eskişehir'de oynamıyordu, Neo'daki Cinebonus'a sorduğumuzda Nisan ayı içinde geleceğini söylemişlerdi. Çok üzüldüğümü gören kocam Eskişehir'e geldiği zaman beni götürmeye söz verdi. Filmin 1 Mayıs'ta geleceği kesinleşince de cuma günü gitmek üzere planlarımızı yaptık.

Salonda sadece 8-10 kişi vardık. U2'nun Buenos Aires, Arjantin konserinin 3 boyutlu filmiydi. O nasıl bir stad, o nasıl bir kalabalık, o nasıl bir ses düzeni, aklım almadı. Konser benim için harikaydı, yerimde duramadım, ben de eşlik ettim, sahnenin önünde duran şanslı insanlara imrendim. 3D olayını güzel yapmışlar, zaman zaman elimi uzatsam dokunacak gibiydim, bir ara ön sıralarda oturan çocuklar ellerini kaldırmışlar, indirseler ya diye sinirlenirken bir de baktım ki o eller seyircilerin elleriymiş, görüntü o kadar yakın ve canlı idi yani. Kocam U2'yu pek sevmemesine, şarkılarını bilmemesine rağmen dayandı, karıcığını mutlu etti sağolsun.

İkinci sinema filmimiz ikimizin de gitmek istediği bir filmdi, X-men origins: Wolverine. Hugh Jackman'in hastasıyız, X-Men serisine bayılıyoruz ve zaman zaman tekrar seyrediyoruz. O yüzden Wolverine karakterinin ayrı bir sinema filminin olacağını öğrenince pek sevinmiştik. Geldiğinin ertesi günü gittik. Salondaki tek dişi kişi bendim. Kızlar bilim-kurgu, çizgi roman işiyle pek ilgilenmiyorlar sanırım (çok şey kaçırıyorlar bana göre). DVD'si çıksa da alsak, bir kez daha seyretsek diye şimdiden heyecanla beklemeye başladık.
Sinemalar artık eskisi gibi değil. Ya salon sayısı arttığı için ya da Türk filmlerine rağbet çok olduğu için yabancı filmler artık tıklım tıkış olmuyor. Oysa eskiden kuyrukta sıra beklerdik, hatta bilet bulamaz, bir sonraki seansa almak zorunda kalırdık. Şimdiyse dediğim gibi koskoca salonlarda 8-10 kişiye film oynatıyorlar. Gerçi benim şikayetim yok ama yine de üzülüyor insan. Sinema salonları kapanmasın istiyorum. Hatta dün şunu merak ettim, Yüzüklerin Efendisi üçlemesi şimdi oynasaydı ne olurdu acaba, salonlar eskisi gibi tıklım tıklım olur muydu? Olurdu sanıyorum, en azından ilk günlerde.
Şimdi bunu okuyunca kocası götürmeden sinemaya gidemeyen bir zavallı gibi göründüm herhalde ama öyle değil. Tek başına sinemaya gitmeye bayılırım ama Eskişehir'de kocamla geçireceğim vakti tek başına sinemaya giderek harcayamam. O yüzden birlikte gitmek için çaba gösteriyorum, ortak beğendiğimiz filmleri seçmeye çalışıyorum. Gerisine ise Ankara'da vaktim olduğunda tek başıma gidiyorum.
Tek başına gitmenin avantajı (belki daha önce yazmışımdır, hatırlamıyorum) hangi filme gidelim derdinin olmaması. İstediğin filme gidersin, oysa kalabalık olunca ona mı gidelim, buna mı gidelim diye için kurur.
Bir keresinde 2 filme arka arkaya girmiştim (2 film birden sinemalarında değildi, merak etmeyin). Doktora dönemimdi, haftasonları sürekli laboratuarda çalışıyordum, vaktim olmadığı için bir türlü sinemaya gidemiyordum. (Benim gibi bir sinema manyağı için büyük bir eksiklik). Bir cumartesi öğleden sonra işlerimi ayarladım ve beğendiğim iki film için bilet aldım. Seansları birbirine çok yakındı, öyle ki, sinema salonundan çıkarken şeritlerle kapatırlar ya içeri girilmesin tekrar diye, orada duran görevliye biletimi gösterip direkt olarak salona geçivermiştim. Nasıl mutluydum anlatamam. Yüzümde gülümseme, elimde mısır. Ertesi gün laboratuarda işe devam tabii.
Mayıs 2009 çok verimli bir ay, tam 3 tane beklediğim film vizyona giriyor (3D haricinde). İlki yukarıda bahsettiğim Wolverine. İkincisi haftaya girecek olan Star Trek ve üçüncüsü de 15 Mayıs'taki Angels and Demons. Kocam Star Trek için pek hevesli değil ama gitmeyi kabul etti. Hatta haftaya Ankara'da olacak ve orada gideceğiz filme. Angels and Demons'a o da gitmek istiyor neyse ki :)
Bu arada sinemaya gitmek harika, ama ortak zevklerinizin olduğu kişilerle, hatta hayatta en sevdiğiniz kişiyle birlikte gitmek, o görsel ziyafeti birlikte yaşamak daha da harika :)

20 Nisan 2009 Pazartesi

Star Wars için ekleme

Geçen gün bir şeyi yazmayı unutmuştum, onu yazayım , son filmde gördüğüm bir şeyi de ekleyeyim derken bu ek yazı çıktı ortaya.

İlk filmin daha doğrusu serinin 4. filminin (3 kuruşluk aklım vardı, onu da aldın benden George Lucas) son sahnelerini hatırlarsınız sanıyorum. Hani Prenses Leia bizimkilere hizmetlerinden dolayı madalya takar (Neden Chewbecca'ya takmazlar onu anlamam, tamam pek yakışıklı değil, hatta kıl yumağı ama o da gemideydi, fazlasıyla hak ediyordu.) Neyse. Bizimkiler madalya takıldıktan sonra seyircilere dönerler, mahcup mahcup bakınırlarken Chewbecaa arhhhhhhhhhhhhhhhhhh diye bağırır (garibim herhalde bana neden yok diye feryat ediyordu ama biz anlamadık tabii). İşte bu sahneyi çok iyi bildiğim için, yıllar sonra haberlerde gördüğüm bir başka ödül töreni bana aynen bu sahneyi hatırlatmıştı. Bahsettiğim tören Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat ödülünü alışı. Bu arada şunu da ek bilgi olarak vereyim, Orhan Pamuk okumam, sevmem. Yıllar önce bir kitabını okumaya başlamıştım. Kara Kitap idi ve feci halde içim sıkılmıştı. Başladığım kitabı bitirmeden bırakmayı sevmem, o yüzden kendimi zorlamıştım okumak için ama ne fayda. Kitabı bir daha asla okunmayacak kitaplar listemini başına yerleştirmiştim. Sonrasında da bu önyargıyla diğer kitaplarını okumadım zaten. Nobel'i alması, neye göre aldığı vs. başka hikaye zaten, konumuz bu değil. Haberlerde vs. töreni gördüyseniz benzerliği siz de fark etmişsinizdir belki. Orhan Pamuk'a madalyası takılır, o da Luke Skywalker ve Han Solo gibi yüzünde mahcup bir ifadeyle seyircilere döner ve selam verir. İşte o anda Chewbecca bir yerlerden çıkıp arrrhhhhhhhhhhh diye bağıracak gibi gelmişti bana. İşte bunu yazayım demiştim.

Diğer yazacağım şey de 3. yani 6. filmle ilgili (ayyyyyyy). Bu filmin en son sahnesinde imparator yenilmiş, Cumhuriyet'in tüm gezegenlerinde havai fişekler eşliğinde kutlamalar yapılmaktadır bilirsiniz. Kahramanlarımızın kutlamalarının sonunda Luke bir yerlere doğru bakar ve Yoda ve Ben'i mutlu mutlu gülümserken görür. 1-2 saniye sonra yanlarına Jedi kıyafeti giymiş halde Babası Anakin Skywalker (eski Darth Vader) da katılır. İşte bu sahnede şöyle bir değişiklik var. Sinemalarda gösterilen filmde babası olarak kaskı çıkarttığında gördüğümüz yaşlı adam görünüyordu, tabii, saçlı, yüzü vücudu düzelmiş halde. Bu yeni DVD'lerde ise Yoda ve Ben'in yanında 3. filmde (Revenge of the Sith) gördüğümüz genç Anakin Skywalker beliriyor. Kocamla neden böyle yaptılar acaba, adamcağızın yaşlı halini neden koymadılar derken şu karara vardık. Luke babasının içinde kalan iyilik kırıntısı sayesinde onu ölmeden önce iyi tarafa çekmişti, bu durumda öldükten sonra ruh ya da her ne halde etrafta belirirken Darth Vader olmadan önceki, iyi zamanlarındaki haliyle koymayı tercih etmişler sanıyoruz. Ya da ne akla hizmet böyle yaptılar bilmiyoruz. Dediğim gibi, bu George Lucas insanın kafasını çok ama çok karıştırıyor. :)

18 Nisan 2009 Cumartesi

Bu George Lucas uzaylı olmalı

Kocamla geçen gün Espark'taki D&R'a uğrayıp ne DVD'ler çıkmış, nelerin fiyatı inmiş diye bakalım dedik. Star Wars serisinin ilk 3 filmini box set halinde görünce gözlerime inanamadım (aslında son 3 film demeliyim, adam feci halde kafa karıştırıyor). Daha önce internette aramış ancak hep "tükendi" ibaresiyle karşılaşmıştım. Görünce hemen atladık üstüne. (Eve gelince internetten tekrar kontrol ettiğimizde piyasaya muhtemelen yeni çıktığını ve D&R'da çok daha ucuza satılmakta olduğunu görüp pek sevindik.)

Serinin 3. filmi olan Revenge of the Sith evde vardı, yakınlarda tekrar seyretmiştik. Dün 4. filmi izlemeye başladık. Filmi daha önce seyrettiğimizde gözümüze çarpmayan detayları farkedip iyice şaşırdık. Adamın 30 yıl sonra tekrar film çekeceğini nereden bilelim. Ama o biliyormuş tabii ki, filmin içine ipuçlarını koymuş. Mesela Luke, Obi-wan Kenobi'ye "Klon savaşlarında savaştın mı?" diye soruyor. Savaştı tabii adam, biz de bayıla bayıla seyrettik ama bu cümlenin söylenmesinden 30 yıl kadar sonra. Daha da pek çok şey.

Sonuçta iki nedenden dolayı adamın ya uzaylı ya da büyücü olduğuna karar verdik kocamla.

1) Sen film serisine 4. filmden başla, 5'i, 6'yı çek ve sonrasında geriye dönüp 1, 2, 3'ü çek ve tüm bunların kararını 4'ü çekmeden önce ver. Be adam film beğenilmez, gerisi gelmez, ya da geçen bu 30 yılda ölür kalırım, ya da millet 1, 2 ve 3'ü görünce 30 yıl önceki teknolojiyle yapılan filmleri izleyince güler korkun olmadı mı hiç?

2) Asıl büyücülük şu olsa gerek. Yukarıdaki maddenin son tümcesi asla gerçekleşmiyor. Adama gülemiyorsunuz çünkü teknoloji 30 yıl öncesinin değil gibi. Sahne geçişleri, kullandığı efektler, yarattığı yaratıklar, hayvanlar hepsi sanki günümüz teknolojisinin ürünü gibi (ya da bana öyle geliyor). Superman filmleri de aynı yıllarda çevrilmişti, ama şimdi izlediğinizde efektler komik geliyor ama bu öyle değil işte. Yok canım, bu adam kesin uzaylı ya da büyücü.

Gidip 2. pardon 5. filme başlamalı. Sonra da 1 ve 2. filmi bulup almalı. Kafamı karıştıyorsun George Lucas.

14 Mart 2009 Cumartesi

Yolculuk hali, bir film ve kar

Sabahın köründe kalktım yine ve ince ince yağan bir karla karşılaştım. Hava bir gün güneşli, bir gün yağmurlu ama ertesi gün karlı mı? Pes artık. Tamam, bahar havası değişken olur ama bu kadarı da fazla değil mi? (Yaklaşık 2 saat sonra yaptığım bir ekleme: şu anda saat 8:17 ve güneş açtı, şaşırdı iyice).

Dün hızlı trene değil yine otobüse bindim eve gelirken. Tren sanıyorum oldukça dolu. Herhalde pek çok kişi bilet fiyatları artmadan bakayım ne menem birşeymiş diye biniyor. Ben de onların bu hevesleri geçince bineyim bari.

Dün yine Kamil Koç'un Rahat hattıyla geldim. Koltuk araları geniş, koltuklar çok rahat, herhalde iyice şiş göbek olunca ancak buna sığabileceğim (hızlı trene de bakmalı tabii ki). Dün bindiğim otobüs şaşırttı beni. Koltukların arkalarında minik ekranlar vardı. Aslında bu çok şaşırtıcı değil çünkü İstanbul'a giderken görmüştüm bu ekranları. Yolu görmek isteyen buradan baksın, her frende, yavaşlamada ne oluyor diye başını sağa sola uzatıp görmeye çalışmasın diye düşünülmüş güzel bir uygulama. Şaşırdım çünkü bunun yanında bir de playstation joystick'i vardı. Hemen kocama göstermek için fotoğrafını çektim (görmemişlik işte ne yaparsın). Sanıyorum hızlı trene, pardon yüksek hızlı trene alternatif oluşturmak için Ankara-Bursa hattına koymuşlar. Bir görevli herkesin yanına tek tek gelip kullanımını kısaca anlattı, herkese istedikleri şeyi açtı. Sistemde müzik, filmler, televizyon ve oyun var. Kanal ayrıca seçiliyor mu yoksa otobüste genel olarak açılan kanalı mı çekiyor sadece bilmiyorum. Ama herkes Kanal D seyrediyordu, ya herkes Arka Sokaklar hayranıydı ya da seçenek yoktu.

Ben film izlemeyi seçtim. Kocamın "oyuna dalıp Bursa'ya gitme" sözü etkili oldu sanırım. Filmden sonra ne oyun var bakarım dedim ama vakit kalmadı. Filmlerde iki tane film ve komik videolar vardı. Ben ilk filmi seçtim, ikincisi neydi unuttum bile. Filmi yükledik, kontrolleri öğrendim ve bir elimde incelediğim makaleler, kulağımda kulaklık hem çalışmaya hem izlemeye başladım. Filmin adı Başkalarının hayatı (Das Leben der Anderen). Görevli sağolsun kısaca konusunu da anlattı. Ben filmin adını duymuştum zaten. 1-2 yıl önce yine gecenin bir yarısında kalkıp Oscar ödüllerini seyrettiğim için Yabancı Film Oscar'ını aldığını hatırlıyordum.

Film 1984 yılında, duvar yıkılmadan önceki Doğu Almanya'da geçiyor. O dönemde Almanya ne halde, insanların hayatlarına nasıl müdahale ediliyor vs. hepsini görüyorsunuz. Şimdi filmi anlatıp seyretmek isteyenlerin keyfini bozmayayım ama ben çok beğendim. DVD'si olsa da alsam bile dedim hatta. Son sahneleri yukarıdan çantamı indireyim dediğim için kaçırdım. Çanta feci sıkışmış, çıkarana kadar canım çıktı, bu arada en önemli sahneleri de kaçırmışım maalesef. Ama keyif benim, kumanda benim, hemen o sahnenin başına geldim ve otogara girmeden önce son sahneyi de görmüş oldum. Oyuna fırsat kalmadı tabii ki.

Ben derim ki izleyin. Bence aldığı Oscar'ı hak etmiş. Ama ben sıkılırım, ne bu böyle derseniz de boşverin :)

İzlemek isterim, daha detaylı bilgi alayım diyenler şu adrese bakabilir.