kocam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kocam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2013 Pazar

Altıntop :)

Greyfurta da altıntop derler ama benim kastettiğim bu değil. Çocuk sahibi olmak üzereyseniz veya olduysanız zaten biliyorsunuzdur ne olduğunu. Herkes size altıntop hikayesini anlatır. Biz hala yılda birkaç kez dinleriz bu hikayeyi, en çok da anneannem anlatmayı sever sağ olsun.

Şu anda televizyonda "Ben bilmem eşim bilir yarışması" var ve erkekler topuklu ayakkabılarla koşturuyorlar. Ekranda kocalar koşuyor evde de benim yavrular. Adamlar koştukça orta sehpanın etrafında tur atıyor benimkiler ama ne koşu, öyle böyle değil, sanki arabayı benimkilere verecekler. 

Seyretmesi o kadar zevkli ki anlatamam size. "Bunları seyretmek tam bir eğlence" dedim kocama az önce. "Altıntop işte" diye cevap verdi kocam suratında gülüşle. Sonra da ekledi, "öndeki Hamit, arkadaki Halil". :)

İsteyen herkese altıntop diliyorum, gerçekten de evin neşesi, tuzu biberi çocuk dediğin  :) 

9 Şubat 2013 Cumartesi

Bugüünnnnnnnn


Bugün kocamın yaşgünü. Bu seferki oldukça önemli sayılır çünkü Amerikalıların "big fat forty" dedikleri yaşa giriyor kocam, 40 oluyor. Artık iyice orta yaş grubuna giriyor olsa da görünümü itibariyle sanki üniversiteden yeni mezun olmak üzere gibi. Tansiyon ve şeker başlangıcı çıkınca kendine iyice dikkat etmeye başladı, iyice incecik oldu, hayranım kendisine (ben hala kilo vermek için bir ileri iki geri ilerlerken çok sinir bozucu aslında).

Sonuç olarak sevgili kocama küçücük bir parti hazırlayayım istedim. Hayır hayır dansöz getirmiyorum (Bir arkadaşımın karısı 40 yaşgünü partisine dansöz getirtmişti, hep o aklıma gelir). Çocuklarınkilerle aynı olmasın diye ayrıca parti süsleri, balonlar aldım (abartmadan tabi). Planım kocam AÖF sınavındaki görevine gittiğinde salonu süslemekti ama kocam bir sürprizim olduğunu anladı yine. Sürpriz var mı diye sorduğunda gözlerim açılıp balık gibi bakmaya başlıyormuşum, o da birşeyler planladığımı anlıyormuş. Çok sinir bozucu. Sonuçta süslerden haberi oldu ama neyse ki ne var ne yok diye bakmadı, buna da şükür.

Öğleden sonra pastamızı da alıp yemekler hazırlayacağım sevgili kocama. Ama ben ne yaparsam yapayım, çocuklarımın kutlaması sanırım en unutulmaz yaşgünü kutlaması olacak sevgilim için. Sabah kalkar kalkmaz babalarına "iyi ki doğdun" dedi meleklerim (annelerinin öğretmesiyle elbette). Hatta biraz da bağıra bağıra söylediler. Kocam ağzı kulaklarında gitti görevine.

Sonuç olarak sürpriz, pasta olsa da olmasa da bu yaşgünü kocam en unutulmaz, en güzel yaşgünü olacak biliyorum :)


Mutlu yıllar koca, mutlu yıllar baba :)


6 Ocak 2013 Pazar

2012'nin son, 2013'ün ilk filmi

Çok heyecanlıyım, bebeklerimden sonra sinemaya bayağı bir ara vermiş, kırk yılda bir gider olmuştuk ama bu  ara 2 haftada bir gidiyor durumdayım, harika birşey.

Kocam beni 3D Hobbit'e götürmeye söz vermişti. Lord of the Rings trilogy hayranı ve PS2'deki tüm oyunlarını bitirmiş biri olarak aslında gitmesem de olur diyordum, hatta fragmanını görünce gereksiz bile demiştim ama yine de eski sahneleri vs görerek bir nebze olsun LOTR hasretini dindirebiliriz belki diye gidelim dedik. 3D olması da ekstra bir artı elbette. Ancak film yeni geldiğinde gündüz seanslarının tümünü Türkçe dublaja ayırmışlardı, gece de biz bebekleri bırakıp gidemedik. Öyle olunca sağlık olsun diyerek Anna Karenina'ya gitmeye karar verdik. Yıllar önce İngilizce kitabını okumuştum (hem de kısaltılmamış, tuğla boyutunda olanı), filmin Sophie Marceu ve Sean Bean'li versiyonuna gitmiştim, hatta geçen senelerde Ankara Devlet Opera ve Balesi de bale olarak sergilemişti, ona da gitmiştim, çok güzel bir temsildi ayrıca belirteyim. Yani hem çok bilinen hem de benim iyi bildiğim bir konuydu, yine de gidelim dedik, bir yandan da farklı ne olabilir ki diyorduk. Ama iyi ki gitmişiz, harika bir anlatım tekniği vardı. Tiyatro sahnesi gibi çekmişler filmi, sahne geçişleri bu yüzden çok şaşırtıcı ama bir o kadar da akıcıydı. Bence editing ve sinematografi dalında Oscar ödülünü hak ediyor bu film.

Hobbit'e artık gidemeyiz, zaten yakında biter gider derken kocam sağolsun cuma günü seanslara bakmış, çoluk çocuk gidince dublajlı seansları bitmiş hepsini orijinal altyazılı yapmışlar, öyle olunca biletleri ayarlamış. Bir aksilik olmazsa bebekleri annemlere bırakıp 14:15 seansına kaçacağız.

Kasım ayında da son Bond fimi Skyfall'a gittiğimizi düşünürsek bu aralar ayda 1 filme gitmiş oluyoruz (benim tek başıma gittiğim Twilight'ı saymazsak). Normal bir çift için az bir rakam belki ama ikizleri olan bir karı koca için süper bir rakam bence.

3 Ocak 2013 Perşembe

Boşa para verdik galiba

Bebeklerim hala tam bir gece uykusunu yataklarında tamamlayamıyorlar. Gündüzleri sorun yok, gayet güzel yatakta uyuyorlar (Aman gündüz uykusunda ne var, 1 saat uyku işte, yere düşecek vakit bulamıyorlardır dediniz galiba, duyar gibiyim, hayır işte, benimkiler ne hikmetse 3-3.5 saat uyuyorlar, hatta gece biraz fazla uyandıysa oğlum 4 saati deviriyor). Gündüz efendi efendi yatakta uyuyan bebeklerim geceleri yerlerde debelene debelene, döne döne bir hal oluyorlar. Bazen onların yanında yerde yatıyorum, o zaman seyretmesi pek zevkli oluyor. Oğlumun gece yere düşmesi biraz azaldı sanki, aynı performansı kızımdan da bekliyorum. Battaniyeyi, yorganı yatağın yanına sıkıştırıp çocukları bir kozada uyurmuş gibi sarmayı da denedim ama olmuyor, kızım açık olan taraftan hop diye çıkıp yine kendini yerlere atıyor. Neyse, herşeyin zamanı var, bunu da kendiliklerinden halledecekler. Kocam en sonunda "biz yatakları boşuna aldık galiba" dedi, haklı adam, yer yatağı yapsak daha iyiymiş. Alın kendi gözlerinizle görün :)

(Her annenin yaptığı gibi nazar değdirdim bebeklerime. Oğlum daha az düşüyor dememe kalmadı az önce yavrumu yine yerlerde buldum)





23 Aralık 2012 Pazar

Yine yoğunluk içindeyim - Pazartesi şarkısı 31

En son çarşamba günü yazmışım. Bu aralar yine hiçbir şeye yetişememeye başladım, hatta geçenlerde o kadar moralim bozuktu ki bu yüzden, sinir stresten başım da geçmemek üzere ağrımaya başladı. Neyse, işler yetişir ya da yetişmez, sağlık olsun ne diyeyim. Bu hafta da yoğun geçen bir hafta olacak. Yılbaşından sonra finaller ve bütünlemeler başlayacak ve asıl yoğunluğum 2. dönem olacak. Şimdi böyleyse o zaman ne olur bilmiyorum valla. Neyse, moral bozmaya gerek yok şimdiden, elden ne gelirse yapılacak artık.

Bu hafta yılbaşı kutlamaları var. Hem bölümde hem de fakültede kutlama olacak. Evdeki kutlama bu yıl sönük çünkü yılbaşı çamını çıkaramadık. Geçen sene bebekler sadece bakmakla yetiniyorlardı, ışıklar yanıp söndükçe coşuyorlardı ama bu sefer ağacı yıkmaya başlarlar diye korkumuzdan hiç çıkarmayalım bari dedik Buna en çok sevinen de kocam oldu, garibim her sene süsleme ve sökme işi ona kalıyordu, böylece işi otomatikman azalmış oldu. Yine de pek sönük bir yılbaşı bu, hiç hoşuma gitmiyor böylesi.

Yarınki halim ne olur bilmediğim için pazartesi şarkısını şimdiden yayınlıyorum. Bon Jovi'yi yıllardır pek severim, en popüler olduğu zamanlar lisedeydim, vay canına zaman ne çabuk geçiyor. Hep bildiğiniz şarkıları yerine pek bilinmeyen albümlerinden birşey ekleyeyim dedim. 7800 Fahrenheit albümünden In and Out of Love. Yarınki yoğunluğa şimdiden bangır bangır hazırlanalım :)

(Bu arada Jon Bonjovi'nin o zamanki saçlarının hastasıyım).



15 Kasım 2012 Perşembe

Olaylı yurtdışı kongremiz 1 - bir de perşembe şarkısı olsun haydi

Hayır görünende şer, şer görünende hayır var derler ya, çok inanırım bu lafa. Umarım hep iyilerle, iyiliklerle karşılaşırız derim hep. Bugünkü yazım tam da bununla ilgili.

Geçen Eylül ayında Graz, Avusturya'da yapılacak bir kongreye katılacaktık, yazmıştım daha önce belki hatırlarsınız. Yine aynı yere 2007 yılında kocamla gitmiş ve pek beğenmiştik. Çok sakin, düzenli, Viyana'nın keşmekeşine ve turist kalabalığına sahip olmayan çok güzel bir şehirdi. Viyana'ya kadar uçakla gidip orada trenle Graz'a geçmiş, tren yolculuğunun tadını çıkarmış, dağlarda Heidi'yi aramıştık gözlerimizle.

Aynı yerde bir toplantı daha yapılacağını öğrenince katılım paramızı yatırdık, sunumlarımızı hazırladık ve geçen sefer çok vakit ayıramadığımız ve yağmur-soğuk nedeniyle donduğumuz Viyana'da biraz daha vakit geçirebilmek için ayarlamalarımızı yapıp uçak bileti almaya giriştik. Gerçi çok önemli bir değişiklik vardı artık, 2007'de kocamla elimizi kolumuzu sallayarak gitmiştik, ama bu sefer dünya tatlısı miniklerimiz vardı. Çocukları annemlerin yazlığına bırakmaya karar verdik, zaten başka çaremiz de yoktu. Arabayla yavrularımızı bırakıp geri dönecek ve Ankara üzerinden Viyana'ya gidecek, dönüşte yine çocukları almaya gidecektik. Nasıl yapsak etsek derken ağbim dedi ki "niye gel git yapacaksınız, hem yorgunluk hem de boşuna benzin parası, Viyana'ya İzmir'den gitsenize". Çok mantıklı geldi bize, Dikili'den bizi Aliağa'ya metroya bırakacaklar, biz de Adnan Menderes havalimanına kadar paşalar gibi gidecektik. Böylece hem vakit kaybı az olacak, hem yavrularımızı daha az süre bırakmış olacaktık, benzin tasarrufu da cabası tabii.

Hemen uçak bileti ve otel ayarlamaya giriştim (Temmuz sonu oluyor bütün bunlar). Miles and Smiles kredi kartım var, topladığım puanlarla ya kendime ücretsiz bilet alırım ya da eşime refakatçi bileti, sadece vergiyi cepten karşılar uçarım (uçardım). Bu sefer de böyle yaptım, puanım ancak refakatçi biletine yettiği için önce kendime bilet aldım. Ve işte aksilikler silsilesi başladı. Çok masrafımız olacak, ucuz olsun bari diye ekonomi bileti aldım kendime, yani şu değiştirilemeyen, iade edilemeyenlerden. Sorun olmayacağından eminim ya nasıl olsa. Hemen akabinde kocama bilet almaya çalıştım ama öğrendim ki bilet yok. (Bilmeyenler için Miles&Smiles uygulaması şöyledir: Diyelim Ankara-Viyana uçuşu yapmak istiyorsunuz. Sınırlı sayıda düşük puanlı bilet ayırırlar, mesela 18000 puan. Bu koltuklar bitmişse ancak yer garantili koltuk alabilirsiniz, bunun için de 32000 puan gibi daha yüksek bir puan harcamanız gerekir.) Sınırlı sayıdaki koltuk bittiği için diğerinden almak zorundaydım, puanım yoktu ama sorun değildi, nasıl olsa avans puan veya puan satın alma uygulaması vardı. Müşteri temsilcisiyle konuşurken 2. aksilik suratıma tokat gibi çarptı: Son 12 ay içinde parasını ödediğim bir uçuş yapmadığım için ne avans puan kullanabiliyordum, ne de puan satın alabiliyordum. Kıbrıs'a giderken yaptığım uçuşlar da promosyon-ekonomi sınıfı olduğu için kabul edilmiyordu. Yani kocama bilet alamıyordum. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Dokuz yıllık Garanti Bankası müşterisiyim, kolaylık göstermez misiniz kapsamlı telefon görüşmeleri yaptım, mailler attım oraya buraya ama sonuç yok. Çaresiz yedek sırasına yazılıp koltuk boşalmasını bekledim. Gurbetçi vatandaşlarımızın tatil dönüşüne denk geldiği için pek de şans yoktu. Bekledik, bekledik, rezervasyonumuzu sürekli yeniledik, her an aranabilirim diye tuvalete bile elimde telefonla gittim ama olmadı. Bu arada kongre tarihi yaklaştı, 250 Euro katılım ücretini yatırmıştım, gitmesem bile posterimi hazırlayıp giden birisiyle göndermem gerekiyordu. Oysa kocamla tekrar Graz'a gitmeyi, geçen sefer Viyana'da göremediğimiz yerleri görmeyi de çok istiyordum. Bir yandan da acaba bir hayır yok da gidişimizde bu kadar aksilik çıkıyor, zorlamasam mı acaba diye korkuyordum.

Kocam benim üzülmeme dayanamadı, "çok masrafımız olacak ama olsun sana kıyamam, paramızla alalım biletimizi" dedi. Dünyalar benim oldu, herhalde hayır var ki işler bu şekle döndü diye hemen internete girip bilet almaya çalıştım ancak bir diğer aksilik de burada çıktı karşımıza: aynı uçuşa yer bulamadım. Müşteri hizmetleri de yardımcı olamadı, ancak yedek listeye yazılabileceğimiz söylendi. Ya kocama farklı bir uçuş için bilet alacaktım (saçma birşey olacaktı, birbirimizi havaalanında bekleyecektik), ya da kendi biletimi (daha ucuz olsun diye değişiklik yapamadığım, iade edemediğim) yakıp ikimize de başka bilet alacaktım. Ki bu da oldukça masraflı olacaktı, gitmesek daha iyiydi. Tek başına gitmek de istemiyordum ama şartlar artık bunu gösteriyordu. Ya tek gidecektim ya da hiç. Hiç gitmemeyi tercih ettik ama bir yandan da yine yedek listeye yazıldık, havayolunda tanıdık pilot arkadaş var mı, yardımcı olabilirler mi diye düşünmeye başladık. Olmadı olamadı.

Sonra aklımıza başka birşey geldi. Ama elbette bunda da aksilikler çıkacaktı.

İlgilenenler için devamı yarına :)

O kadar Avusturya dedik durduk, perşembe şarkımız rahmetli Falco'dan olsun bari, Rock me Amadeus.


4 Ocak 2012 Çarşamba

Babişkodan isteğimiz var

Babişko,

Annem bize hamileyken blog lafı ediyordunuz. Kalp atışlarımızın gürültüsü, göbek bağından geçen kan, amniyon sıvısının dalgalanması vs. nedeniyle tam duyamadık ne olduğunu ama annemin sürekli yazdığı birşeymiş, bizimle ilgili şeyler falan yazıyormuş, ileride bunları okuyacakmışız da bayılacakmışız. Annem senin de yazmanı istedikçe çocuklar doğsun ondan sonra yazacağım diyordun, o kadarını net olarak duymuştuk. Blogun ne olduğunu hala anlayamadık ama annemin dediğine göre kırk yılda bir yazdığın birşeymiş. Blogcu babalara az rastlanıyormuş, sen de gayet güzel yazıyormuşsun ama ancak 3-5 yazın varmış, sonuncusunu galiba Berke sünnet olduğunda yazmışsın, annem ağlamış hatta, o kadar dokunaklıymış. Anneme çocuklarımın hissettirdiklerini yazacağım falan gibi şeyler demişsin zamanında, peki o zaman neden birşey yazmıyorsun? Haydi ilk zamanları anlarız, etkileşimimiz azdı, bıraktığınız yerde kalan, sağa sola bile dönemeyen bebeklerdik ama artık koşuyoruz, gülüyoruz, oyunlar oynuyoruz, kollarını açtığın zaman kucağına atlıyoruz. Artık birşeyler yazma zamanı gelmedi mi babiş? İleride okuyacak şeylerimiz olsun, sadece anne bakış açısını okutma bize, elimizde çeşit olsun. Haydi babişko, yazılarını bekliyoruz, bakalım bizimle ilgili neler düşünüyorsun, ne hayaller kuruyorsun, annemizi ne kadar seviyorsun (ehem, burası annemizden gelen talep üzerine eklenmiştir). Şunun şurasında okumayı sökmeye ne kaldı?

Öpüyoruz seni babişko.

Belit-Berke

30 Haziran 2011 Perşembe

Kocamdan seçmeler

Kocam uzun zamandır kendi bloguyla ilgilenmiyor. Madem öyle diyerek ben de onun özlü bir sözünü kendi bloguma taşıyorum.

Mekan: Şu anda oturma odası ama çok kısa bir süre sonra bebek odası olacak olan oda.
Bebekler yere serdiğim çift battaniye + bir yorgan üzerinde, kenarlara koyulan yastıklar ve araya konulan ancak pek işe yaramayan barikatın varlığında debelenmekte, emekleyerek oradan oraya geçmekte, kah barikatı aşmakta kah kenarlardan taşmaktadırlar.

Bu manzarayı gören koca der ki:

"Etraf vıgır vıgır çocuk kaynıyor".

:)

19 Haziran 2011 Pazar

Bu bir ilk

Bu benim için bir ilk. Hastanede yattığım, bebeklerimin yanıma verilmeyip küvözde kaldığı o 2-3 günü saymazsak eğer bebeklerimden ilk defa gece vakti ayrı kalıyorum. Sabah erkenden Ankara'da bir işim olduğu ve sabah ilk trene binsem bile yetişememe ihtimalim olduğu için bu akşamdan gelmek zorunda kaldım. Babalarına ve babaannelerine emanet ettim onları. Çok iyi bakacaklarını biliyorum, o yüzden içim rahat. Ama şimdiden özledim bebeklerimi. Ankara'da en son yalnız kaldığımda bebeklerim de karnımdaydı, şimdi uzaktalar. Kocam telefondan gösterdi az önce, ikisi de mışıl mışıl uyuyordu. Yarın işimi bitirip yanlarına döneceğim, ayrılığımız çok uzun sürmeyecek ama yine de bebeklerimi görünce gözlerimden akmaya başlayan yaşlara engel olamıyorum.

1 Haziran 2011 Çarşamba

Yeni yaşım

Bugün benim yaşgünüm. İlk defa bebeklerimle birlikte kutlayacağım yaşgünümü. Bu keyfi Şubat ayında kocam yaşamıştı, şimdi de bana kısmet oldu. Bebeklerim henüz anlamıyorlar elbette ama herhalde uyanınca annelerinin yanağını yalarlar. İlk kutlama her zamanki gibi kocamın mesajıyla oldu. Hafta içi Ankara'da olduğum günlerden kalan bir alışkanlıkla kocam gece 12 olunca ilk kutlama mesajını yollayan olur. Bu sefer birlikte olsak da adeti bozmadı, 00:00'da yolladı mesajımı. Bir ara uyuyakalmışım, uyanır uyanmaz kalkıp mesajıma baktım zaten ben de, yollamasa üzülecektim :)

3 Nisan 2011 Pazar

Çok mu erken?

Geçen hafta kocamla hastaneye gidip doktorumuzla konuştuk yine. Daha önce kızımın kakasının mukuslu ve kanlı olduğunu, tahlilde birşey çıkmadığını, inek sütü proteinine alerji olabileceğinden keçi sütü içeren mamaya geçtiğimizi yazmıştım. Kızım son kontrolünde beklenen kilonun biraz altında kaldığı için doktorumuz Milupa'nın Pregomin AS mamasını kullanmamızı önerdi. Bu mama için rapor çıkarılabiliyormuş, "bir tane deneyin, eğer beğenir de yerse ona göre rapor hazırlayalım" dedi. Rapor çıkınca belli bir miktarı devlet karşılıyormuş. Hemen bir tane aldık (mamanın kutusu 120 lira civarında, Allah almak zorunda kalıp da alamayanlara yardımcı olsun). Kokusu korkunç, tadı ekşi, zavallı kızım benim, baktı ki başka şey vermiyorlar yemeye başladı. Ben olsam içmezdim doğrusu. 1-2 gün daha deneyip sonra da rapor için doktorumuza uğradık. Aslında keçi mamasına devam edebilirdik, çok fazla kilo almamasının nedeni bana göre kızımı en azından geceleri emzirmek istememdi. Kızım iki kez kalkıp meme emiyordu ama sanıyorum ancak 50-60 ml süt geliyordu (Oysa her seferinde 120-135 ml kadar mama içebiliyordu.) Sağıp versem ne kadar içtiğini kesin olarak bilebilirdim. Yine de doktorumuzun tavsiyesine uyalım dedik ve diğer mamaya başladık. İnek sütü proteini alerjisinde kanamanın neden olduğunu öğrendim. Bağırsaklarda villuslarda minik sivilceler olulurmuş ve onlar kanarmış. Ayrıca bebeklerin kafasında da konak olurmuş. Gerçekten de önceleri kızımda çok az konak vardı, oğlumda daha çoktu. Ama son zamanlarda zeytinyağı-karbonat yapa yapa oğlumda iyice azalırken (artık tamamen geçti), kızımda bu bakıma rağmen artmaya başlamıştı. Bakalım bir sonraki kontrolde doktorumuz ne diyecek, şimdiden merakla bekliyorum. Hastane dönüşü yakındaki alışveriş merkezine uğradık kocamla yine. Oradaki bir kitapçıya takıldık. Hemen girişte 3 tanesi 5 liraya ingilizce kitaplar satılıyordu. Satage 1'den 6'ya kadar masallar ve klasikler ardı, inanamadık. Yavrularıma Cinderella, Tom Sawyer, Hansel ve Gretel, Pinokyo'nun Maceraları, Peter Pan, Küçük Kirbitçi Kız, Kırmızı Başlıklı Kız ve daha hatırlayamadığım pek çok kitap aldık. Yatırdığımda birer birer okumaya başladım. Oğlum daha meraklı, neşeyle dinliyor beni. Ya da onunla konuştuğumu sanıyor bir de kitabın arkasındaki resim ilgisini çekiyor (Ben ilkine inanmayı tercih ediyorum). Çok erken diyebilirsiniz, hatta neden İngilizce diye de sorabilirsiniz. Dil merkezleri küçük yaşta öğrenilen, duyulan şeylere ileride yatkınlık gösteriyor diye düşündüğüm için. Bebeklerim İngilizceye de aşina olsunlar, ileride çabuk öğrensinler diye. Arasıra da konuşuyorum onlarla. Bir süre sonra da arkamda "Would you?" diyerek benimle dalga geçen kocamı buluyorum. İkimiz de kahkahayı basıyoruz sonrasında.

21 Şubat 2011 Pazartesi

Öncelikler mi değişiyor, vakit mi geçiyor?

9 Şubat yazımı bir türlü yazamadım. Önceliklerimin değişmesi, kocamın ikinci planda kalması falan değil bunun sorumlusu. Bildiğiniz vakit darlığı.

Bebekler olunca kocalar ikinci plana atılır, adamlar depresyona girer derler hep. Bebeklerim elbette ki öncelikli ancak kocamı da ikinci plana atmadığımı düşünüyorum. Ona olan aşkım hiç azalmadı mesela, bilakis bebeklerimin gelişiyle arttı. Yılbaşı, sevgililer günü, yaşgünü vs.de hediye alamayıp program hazırlayamamam ona olan ilgisizliğimden değil asla, dışarı çıkıp hediye alacak, arayacak, internette fazla vakit geçirip hediye bakacak vakit bulamayışımdan.

9 Şubat birtanecik kocamın yaşgünüydü. Şimdiye kadar hep baş başa kutlamıştık, bir de kutlu doğum haftası kapsamında anne-babalarla birlikte kutlardık, ama o gün hep baş başa olurduk. 6 yıl boyunca böyle olmuştu, 7. yıl herşey değişti. Bu yıl bebeklerimizle birlikte kutladık kocamın yaşgününü. Hediye alamadım belki evet ama pastasız bırakmadım kocamı. En sevdiği pastaneden gidip güzel bir pasta aldım. Mumları koydum ve yaktım, kutlamaların olmazsa olmazı maytap ise çok duman çıkarttığı ve bebeklerin solumaması için sadece süs olarak konup yakılmadan kaldırıldı. Hediye alamadım belki ama kocam kucağında şimdiye kadar almış olduğu en güzel iki hediyeyle birlikte üfledi mumlarını. (Evllilik yıldönümü, yılbaşı, yaşgününü bu şekilde atlattık ama babalar günü için bir hediye düşünmem lazım galiba :) )

Kocamın yaşgünü aynı zamanda bebeklerimin 3. ay dönümü olması açısından da önemliydi bizim için. Tam 3 aydır birlikteyiz bebeklerimizle ve dediğim gibi bana sanki öncesi yokmuş, hep yanımızdalarmış gibi geliyor. Allah kimseyi yavrularından ayırmasın. Düşündüm de bizim için önemli olan günler hep ayın 9'unda. Kocamın yaşgünü 9 Şubat, bebekleriminki 9 Kasım, evlilik yıldönümümüz 9 Ekim. 9'lu seriyi bozan tek şey benim 1 Haziran'daki yaşgünüm ama bunu da 9+1=10 yani mutlu geçen 2010 senemiz gibi bir mantığa oturtarak kendime pay çıkarabilirim değil mi?

12 Şubat 2011 Cumartesi

Çok uzattım

Kavgayı? Küslüğü? Sohbeti? Etek boyunu? Saçı?

Hiçbiri.

Arayı çok uzattım, yazmak istedim ama yazamadım. Planladım ama vakit bulamadım. Kocamın yaşgününü, aynı gün bebeklerimizin 3. ayını kutladığımızı bile yazamadım. Ama yazacağım. Bir süre daha izin bana.

27 Ocak 2011 Perşembe

Yaz tatili gibi

Dün akşam kocam bana döndü ve dedi ki: Aynı yaz tatili gibi değil mi? Anlamadığımı görünce de "sessizlik" dedi "aynı yaz tatili gibi". Gerçekten de öyleydi. Evimizdeki bu sessizlik ancak yaz tatilllerinde, üst kat komşularımızın çocukları yazlıktayken olurdu bizim. Aynen öyle sessizdi işte dün akşam çünkü DÜN ÜST KAT KOMŞULARIMIZ TAŞINDI. Allahım nasıl mutluyuz anlatamam.

Herşey pazartesi sabah başladı. Sabahın köründe bir yerlere birşey çakmaya başladılar önce. Bu saatte yapılacak şey mi diye sinirlendik. Kahvaltı sırasında mutfakta otururken üst kattan takır tukur sesler gelince temizlik anlayışlarının evi süpürürken sağa sola vurmak olduğunu bildiğimizden sağlık olsun dedik. "Taşınıyor olsalar ne güzel olur değil mi hayatım" deyince kocam "yeter ki taşınsınlar, çıkıp yardım bile ederim" dedi bana. İşe gitmek için evden çıkınca da müjdeyi verdi bana. Gerçekten de taşınıyorlarmış, pencereye kiralık yazısı asılmış.

2-3 yıldır hayatımızı kabusa çeviren aile artık yok. 3 çocuğun maalesef upuzun olan koridorumuz boyunca koşuşturması, oturma odamızın üst katında yatana kadar hoplayıp zıplamaları, bas bas bağırarak konuşmaları, son zamanlarda dedelerinin de kalmaya gelmesiyle 3 numara olan ve haliyle bokunda boncuk bulunan oğlan çocuğunun dedesinin ders çalış diye bağırmasına daha yüksek perdeden bağırarak karşılık vermesi, istediği şey olmayınca kapıları vurup böğürerek ağlaması, kocamnın artık dayanamayıp duvara 1-2 kez vurduğunda susup oturmayıp terbiyesizce duvara vurması yok artık. (Şikayet etseydiniz mi dediniz? Düşünmedik değil ama babalarının zaman zaman çocuklara nasıl bağırdığını duysaydınız cesaret edemezdiniz. Adam kesin döverdi çocuğu, o yüzden yapamadık.)

Tamam çocuktur, "bizim de çocuklarımız var, hatta atık senin de var, büyüyünce seninkiler de koşturacak, abartma" diyebilirsiniz ama dediğimi anlamanız için bizimle birlikte yaşamanız gerekir. Üst kattakilerin gürültüsünden sıçrayarak uyanan oğlum da herhalde ne olduğunun pek farkında olmasa da mutludur şu anda. Pazartesinden bu yana yine feci gürültülü halde ev toplamaya başladılar ama gidecekleri için mutlulukla katlandık bu duruma. Ve sonunda dün evi boşalttılar. Nereye gitiklerini bilmiyorum ama Allah alt kat komşularına sabır versin.

Gelen gideni aratır mı dediniz? Sanmam. Bir önceki komşumuzun bir çocuğu vardı, onlar çıkıp bu aile yerleştiğinde gerçekten de gelen gideni aratmıştı ama bu sefer olmaz sanıyorum. Ev tutulana kadar zaten kafadan rahatız, gerisini sonra düşünürüz.

7 Ocak 2011 Cuma

Hamilelikten kalanlar

Hamilelik sonrasında ne oldu ne bitti yazdım ama bendeki değişikliklerden veya oluşumlardan fazla bahsetmedim sanırım. Çok fazla şey yok aslında ama yazayım dedim yine de.

- Shrek'e benzettiğim ayaklarımın hastanede yatarken inmeye başladığından bahsetmiştim. Ellerimin inmesi biraz daha uzun sürdü. Hatta sizlere başparmaklarımı tam kullanamadığımdan, ağrıdıklarından bahsetmiştim. O ağrı hala devam ediyor ve özellikle sol başparmağımı artık geriye doğru tam açamamaya başladım. Danıştığımız bir ortopedist hamilelikteki ödem toplanması nedeniyle sinirlerde sıkışma olduğunu, normal olduğunu söyledi. 3 ay bitince de geçmezse göreyim dedi. Bakalım geçecek mi?

- Tırnaklarımın kısa olmasına iyice alıştım. Yere düşen bozuk paraları alamıyorum, o ayrı mesele. Ne de olsa yılların uzun tırnak alışkanlığı var, buna da alışacağım. Ancak bende "kısa tırnak kısa kalsın" alışkanlığı başladı. Tırnaklar biraz uzamaya başlayıp uç kısımlarındaki beyazlar görülmeye başladı mı gıcık olup kesiyorum. Kocam "yine mi tırnaklarını kestin" diyerek (içinden manyak diye ekleme de yapıyordur herhalde) bana garip garip bakıyor.

- Bir diğer değişiklik de oje sürmemeye alışmış olmam. Hamileliğim sırasında kokusuna dayanamadığım için sürmüyordum, ama ayaklarıma sürmek çok rahatsız etmediğinden (burna uzaklar tabii) ancak ben ayaklarıma ulaşamadığım için sağolsun kocam sürüyordu. Yazın ojesiz ayaklarla açık ayakkabı, terlik giymekten hiç hoşlanmıyorum da. Ellerime dediğim gibi hala sürmedim. Aslında bir ara sürüp kısa tırnakta nasıl duracaklarını görmek istiyorum ama ya aklıma geldiğinde fırsatım olmuyor, ya da üşenip boşveriyorum. Eskisi gibi oje sür, kururken bozulursa tekrarla, rengi beğenmedin sil, kıyafete uymadı değiştir vs. için fazla vaktim yok. Bir ara denemeli ama önce tırnaklarımı keseyim yine :)

- Herkes doğumdan sonra bebeklerin karnındaki kıpırtılarını özleyeceksin demişti. Bana böyle birşey olmadı. Çocukların yerleri dar olduğu için aşırı tekme falan yemedim, belki onun etkisidir. Ama şu var, eskiden elimi karnıma koyar bebeklerim diye sever konuşurdum. Şimdi ise hala hafif şiş olan karnıma elimi koyduğumda altta yağların olduğunu biliyorum, hiç de hoşuma gitmiyor. Artık yavaş yavaş hareketlere başlasam iyi olacak galiba. Yine de ikiz doğuma göre gayet makul bir karnım var (ya da bana öyle geliyor) :)

- Hamilelikte saçlar güzelleşir ama doğum sonrası dökülür de demişlerdi. Hatta araştırmıştım, hamilelikte anafaz devresi uzuyormuş da o yüzden dökülmeden kalma süresi uzuyormuş, sonrasında dökülme başlıyormuş. Ne zaman başlayacak bilmiyorum, hatta hiç başlamasın istiyorum. Gür saçlı bir arkadaşım "doğumdan sonra saçlarım çok döküldü, böyle değillerdi" dediğinde bir onun gür, kalın telli saçlarına bir de kendimin o kadar gür olmasa da gayet iyi olan fakat ince telli saçlarıma bakmıştım. Şimdilik dökülmediler, mümkünse dökülmesinler.

- Sulu gözlülük, aynen devam. Hatta artık daha da arttı. Televizyonda bebekli, çocuklu birşey görünce gözlerim akmaya başlıyor. Hele bebeklere yapılan eziyetleri görünce, ay ay ay, hiç aklıma getirmeyeyim.

Gidip tırnak keseyim, koskoca 4 gün olmuş kesmeyeli :)

25 Aralık 2010 Cumartesi

Çok şanslıyım

Bu fotoğrafın muhtemelen sizin için bir anlamı yoktur:
Bunun da olamaz:

Bir de birlikte bakalım. Bu iki nesnenin sizin için bir anlam ifade etmesine imkan yok:
Ama benim için bu iki tatlı kuru pasta aşk demek, sevgi demek, karşısındaki kişiye değer vermek demek, şefkat demek.

İki kuru pastadan tüm bu anlamlar nasıl çıkıyor peki? Anlatayım.

Her Türk gibi ben de ayçekirdeğini çok severim ancak belli bir miktardan fazla yediğim taktirde yüzüm sivilce dolmaya başlar. Tecrübeyle sabittir, 100 g'ı (kabuklu halde) geçersem fısır fısır çıkar sivilceler. Ben de mümkün mertebe yememeye çalışırım.

Geçenlerde babam kuru pasta alıp gelmiş yiyelim diye. Tatlı olanların yarısı yukarıda görüldüğü gibi ayçekirdeği kaplıydı. Haliyle pek yiyemedim, canım tatlı da çekmişti oysa. Kuru pastalara bakıp yutkunurken kocam tabağıma ilk fotoğrafta gördüğünüz kuru pastayı koydu. Karıcığı yesin diye tüm ayçekirdeklerini temizlemiş. Tek bir kuru pastaydı ama o bile yetti bana. Şimdi soruyorum size, bu adama aşık olunmaz mı? :)

24 Aralık 2010 Cuma

Buhar da lazımmış

Bir mama-meme seansından sonra yine birlikteyiz. Bebeklerim yataklarında mışıl mışıl uyurlarken iki satır yazayım dedim.

Oğlumun gaz problemi için deneyimli annelerin tavsiyesi üzerine Aptamil Conformil 1 aldım (doktora sormadım açıkçası, önerecek olsa geçen gidişimizde önerirdi zaten). İçeriği Aptamil 1 ile hemen hemen aynı, sadece miktarlarda çok küçük değişiklikler var diyebilirim, o yüzden sorma gereği duymadım. Sonuçta bu gazlı olma durumu bebeğin geçirmesi gereken bir süreç ama umarım kısa sürer. Kolik ağrısı gibi saatlerce ağlaması yok neyse ki ve gündüz-gece sorunumuz pek yok, sadece akşamları huysuzlanıyor oğlum, o ağlayınca içimiz parçalanıyor ama ne yapalım, geçecek gidecek.


Hergün yeni bir şey öğreniyor insan. Mesela bebeklerimin burnu tıkanmaya başlayınca buhar makinesi almam gerektiğini öğrendim geçenlerde. Bebekler ilk etapta bizim gibi ağızdan nefes alamazlarmış, koordine edemezlermiş bu işi. O yüzden burunlarının tıkalı olmaması çok önemli. Tıkanıklığın nedenlerinden biri de ortamdaki nemin az oluşuymuş, nemin belli bir düzeyde (%45-55 idi galiba) tutulması gerekirmiş. Bunu öğrenince hemen buhar makinelerini araştırmaya başladık. Karşımıza bir de soğuk buhar-sıcak buhar kavramları çıktı. Buhar dediğin sıcak olmaz mı? Ortaokulda öyle öğretmediler mi bize? Su 100 derecede kaynayacak da buhar fazına geçecek vs. vs. Peki o zaman bu soğuk buhar da ne? Elini buhara tuttuğun zaman gerçekten de soğuk. Meğer ultrasonik bir sistem sayesinde elde ediliyormuş. Kocam fizikçi olduğu için hemen altta yatan prensibi anlattı sağolsun. Fizikten pek hoşlanmayan ve anlamamak için direnen ben için "sizin laboratuarınızda kullandığınız ultrasonik banyo gibi" şeklinde özetledi.

Sıcak olması yanık riskini artırıyormuş. Doğru ya, bebekler her zaman küçük kalmayacak ki, büyüyecekler, cihazı merak edip ulaşmaya çalışacaklar, tüm çocuklukları boyunca gerekecek bu makine, o yüzden buharın yakıcı olmaması önemli. Bir forumda okuduğum bir yorumda, yorumu yazan kişinin doktorunun sıcak buharın havadaki toz ve mikroorganizmaları çocukların ciğerlerine daha kolay taşıdığını söylediği yazıyordu, doğru mu değil mi bilemem ama yakıcı olmaması benim için yeterli bir özellik. Kalorifer peteklerine su konulması aynı şekilde tavsiye edilmiyormuş (zaten bizim petekler kendini ancak ısıtıyor, eskinin sürekli sıcak kalan döküm kaloriferleri olmalı konan suyu buharlaştırması için, kombi sistemlerinde kullanılan dandik, ısı kesilince hemen soğuyan petekler olmuyor). Kendi gözlemim de ortalığın çok fazla yapış yapış nem olmaması.

Araştırdık, internete baktık, kullanan arkadaşlara sorduk, alışveriş merkezinde gördük (çocukları 40 uçurma için dışarı çıkaramayınca ertesi gün beni çıkardı kocam, gidip buhar makinesi baktık) inceledik ve sonunda Tefal'inkini aldık. Aldığımızdan beri de çalıştırıyoruz, umarım faydası oluyordur, miniklerimin nefes almasını kolaylaştırıyordur. Almak isteyen olursa eğer deneyimlerimi yazayım. Çok sessiz çalışıyor, çocuklar uyurken rahatsız olmamaları için çok güzel bir özellik. 4.5 litre hacmi var, hemen bitmiyor, sürekli su koymak zorunda değilsiniz. Su koyma yeri haznenin altında, su koymak biraz sıkıntı veriyor bana ama o kadar sorun değil. Tek sorun su giriş yerindeki kapağın iyi oturmaması. Bir yerde diş atıyor, hafif yamuk kalıyor. Kapağın ucunda kirece karşı kartuş takılmış, onun ağırlığı nedeniyle tam oturmadığını, bir yerden yamulduğunu sanıyorum. Su sızdırmıyor neyse ki ama sorun sadece bizde mi yoksa genel mi merak ettim. Kullanan arkadaşlara sorayım en iyisi.

Bugünkü deneyim paylaşımımızın sonuna geldik. En güzel günler, geceler sizinle olsun. Esen kalın.

14 Aralık 2010 Salı

Kocamdan Nutella yorumu

Dünkü yazımdan sonra kocamla sabah kahvaltı yapıyorduk. Nutella kavanozunu açarken şöyle dedi bana: " İnşallah o adam bunu yaparken yine kaşığı yalamamıştır". Çaldım ondan, ben yazdım oldu :)

11 Aralık 2010 Cumartesi

1 ayı devirdik

Vakit geçmiyor, doğuma az kaldı, nasıl olacak vs. derken 1. ayımızı 2 gün önce bitirdik (ama ben ancak yazma fırsatı buldum).

1. ayımızı bebeklerimle birlikte aşı olarak kutladık. Onlar için pek hoş olmayan bir kutlama şekli belki ama sağlıkları için gerekli. Topuk kanı alınırken ortalığı yıkan oğlum bile herhalde bu gerçeği fark ettiği için bu sefer binayı temellerinden sarsmadı neyse ki. Akşam da doktorumuza kontrole giderek o günkü sağlık turumuzu tamamladık.

Bu 1 ay resmen rüzgar gibi geçti. Artık çok daha fazla uyanık kalmama rağmen yoğunluktan zamanın nasıl geçtiğini farketmiyorum. Olsun, çok güzel şeyler yaşıyoruz, herşeye değer.

Kocamın son yazısını feci kıskandım. Sürekli elde fotoğraf makinesi dolanıyor, yakaladığı güzel pozları bana vermiyor. Şu yazısı ve koyduğu fotoğraf beni çatır çatır çatlattı mesela ama yabancı değil ne de olsa :)

Bu 2 günde başka neler mi oldu?

- Seyrettiğim yegane dizi olan Deli Saraylı anlamsız bir şekilde çat diye bitirildi. O kadar saçma sapan dizi varken bunun bitirilmesine üzüldüm açıkçası.

- Dün ilk kar yağdı Eskişehir'e. Şu anda da hala yağıyor.

- Dün doçentlik sınavımın yayın aşamasının sonucu belli oldu. Yayından geçmişim. Ocak ayı içinde sözlü sınava girmem gerekiyormuş ama zerre kadar çalışamadım. Bundan sonra da zor. Çaresiz girip kalacağım, aklımdakilerle birşeyler yapmaya çalışacağım ve eğer olmazsa sağlık olsun deyip şansımı çalışabildiğim başka bir zaman tekrar deneyeceğim. Bebeklerimin önceliği var ne de olsa, diğeri nasıl olsa olur.

- Kocam yayın aşamasından geçmemi kutlamak için bana çiçek yaptırmış sağolsun. Çok düşüncelidir, çok mutlu etti ben yine. Dün meğerse Eskişehirspor-Beşiktaş maçı varmış burada, maç öncesi trafiğe takılarak 5 dakikalık yolu yarım saatten fazla sürede kat etmek zorunda kalmış, park yeri bulamamış, o soğuk ve yağmurlu havada bilmem nerelerden yürümüş çiçekçiye sırf bunun için. Çiçekleri daha da çok sevdim şimdi.

Süt servisi saatim geldi, kaçmalıyım.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Hepinizin huzurunda kocamdan özür diliyorum

Geçen yazım nedeniyle kocamdan özür diliyorum. Hamileliğim boyunca elimi sıcak sudan soğuk suya sokturmayan, her işi zevkle yapan kocam sanki bebeklerin gelmesinden sonra etliye sütlüye karışmıyor gibi bir anlam çıkmış sanırım. Durum bu değil tabii ki.

İlk zamanlarda bebeklerimizle aynı odada yatan ve gece benimle birlikte uyanıp duran kocam bayram tatili sırasında grip başlangıcı oldu. Bebekleri hasta etmemek için evde o sırada boş olan yegane yer olan salonda yatmaya başladı. Zaten ağır geçen hastalığı salonun nispeten daha soğuk olmasının da etkisiyle oldukça zorladı kocamı. Tatil bitince sabah 8'de dersleri başladığı için hem ertesi günkü yorucu çalışmaya hazırlanması için geceleri rahatça uyusun hem de hastalığı tam olarak atlatsın diye başka odaya tayinini çıkardık kocamın. Yine de uyandıkça hep gelip gidip baktı bebeklerimize. Akşamları eve geldiğinde mamalarını yedirdi, gazlarını çıkarttı, özellikle mızıldanan oğlumuzu kucağında uyuttu (ki sadece bu bile yeter), akşamları ve haftasonları annemle bana uyuma fırsatı verip nöbeti devraldı, elinden geleni yaptı anlayacağınız.

Dünkü yazımdan sonra hiçbirşey yapmıyor gibi geldiyse sizlere çok üzülürüm, daha önce de yazmıştım, bana mükemmel bir hamilelik geçirten bu adamın hakkını ödeyemem. Bu ilk zamanlarda annenin işi daha çok oluyor, meme, mama, alt temizle derken babaların çok fazla işi olmuyor ama bebeklerimiz büyüdükçe işi daha da artacak. Mükemmel kocam ve çocuklarımın mükemmel babası işte o zaman daha fazla yorulacak.

Çok özür diliyorum hayatım.Kızma karıcığına lütfen.