Gazetede dün bir haber vardı. Bir mankenimiz doçentliğe adım atmış. Ne olmuş diye baktım, meğerse doktorasını bitirmiş. Bu durumda doktorasını 7 yıl önce bitirmiş ve halihazırda doçentlik sınavına başvurmuş biri olarak ben herhalde ordinaryüs profesörlüğe adım atmışım gazeteye göre. Hocalarım için ekstra bir ünvan bulamadım.
Dün bir arkadaşımın aldığı hediyeyi değiştirmek için C&A'ya uğradım. Bu mağazayı ilk kez kongre için gittiğimiz Graz'da görmüştüm. Sonrasında önce Ankara, sonra da Eskişehir'de açılmıştı. Meğer ne ucuzmuş. Hamile kaldıktan sonra bebek kıyafetlerine bakmamı önermişlerdi. Haklıymış arkadaşlarım, hem ucuz hem güzeller, kumaşları da fena değil. Kendimi onu bunu almamak için zor tuttum. Sizlerin ayrıca önerileriniz varsa duymayı çok isterim.
Beren Saat'in bir ayağı altı parmaklı diye bir söylenti varmış. Neyse ki bir reklamda çıplak ayaklı oynayacakmış da beş parmaklı olduğunu görmüşüz. İçimiz rahatlamıştır herhalde. Ne boş işlerle uğraşıyor millet. Vakitleri mi çok, dertleri mi yok anlamadım ki.
İşler yine çığ gibi büyüdü. Finaller dört nala geldi, kağıt okumaya, not ilan etmeye aynen devam. Laboratuvara girmem lazım, daha bir sürü işim var. Herhalde artık kimyasal maddelerden fazla etkilenmez bebekler, ilk 3 aydaki organ gelişimleri tamamlandı. Yine de lab.ı iyi havalandırmalı çalışırken, nolur nolmaz.
Evde detaylı bir didikleme yapmam lazım. Atılacaklar, sonra bakayım diye kenara köşeye sakladığım dergiler, elden geçmesi gereken bir sürü ıvır zıvır. Aslında dolapları didikleyip bir gün yine giyerim umuduyla aldığım ama yıllardır dolapta öylesine duran giysileri (bazıları vintage olmuştur herhalde), aksesuarları falan ayırmam lazım. Bazıları etiketiyle duruyor hatta, pes kendime. Confessions of a shopaholic filmini seyredince düşünmüştüm bir ara (gerçi benim dolaptakiler öyle Chanel falan değil ama yine de didikleyeyim), İlkay "bizim dolap"ı açınca yine coştum (sağolasın meripoint). Ben de onlar için ayrı bir blog açayım, bakayım rağbet görecekler mi? Ne demişler "one man's trash is another man's fortune" (birinin çöpü diğerinin hazinesidir gibi bir çevirisi var). En kısa zamanda bu projeyi hayata geçirmeliyim ki bebeklerin giysileri, ıvır zıvırları için yer açılsın.
Havalar içimi baydı iyice. Bir kapalı, bir güneşli, bir serin bir vıcık vıcık nemle boğucu. İstanbul'u sular seller götürmüş yine, umarım tanıdık herkes iyidir, dikkat edin kendinize.
Sabahın körü yazımı yazdıktan sonra hazırlanayım, 7.30 otobüsüne yetişeyim. Erken gidince gün daha bir verimli geçiyor, daha çok iş hallediliyor, yapabilirseniz eğer tavsiye ederim.
kısa kısa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kısa kısa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Mart 2009 Çarşamba
Kısa kısa
Bu sabah ultrason+ diyetisyen randevuma giderken, Sıhhiye Orduevi'nin önünde çiçek açmış minik bir ağaç gördüm. Badem ağacıydı herhalde, Rosaceae familyasından şaşkaloz bir bitki işte, al birini vur ötekine. Bu ve yakın akrabaları kiraz, erik vs. azıcık güneş gördü mü çiçek açarlar bilirsiniz. Sonra da Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır soğukları başladığında perişan olurlar. Baharın ilk çiçekli dallarını görmek her zaman içimi neşeyle doldurmuştur ama bu seferki öyle olmadı. Havanın bayağı soğuk olmasının etkisidir muhtemelen, ağaca acımaktan güzel çiçeklerinin keyfini çıkaramadım. Eldiven taksaydım keşke dediğim kadar soğuktu, o incecik petaller, sepaller ne yapsın.
Geçen haftaya göre 300 gram vermişim. Artık vermeyi beklemediğim için hem şaşırdım, hem sevindim. Sonra da kendimi ödüllendirmeye ve öğlen arasında sebze yemeğim yerine simit yemeye karar verdim.6-7 aydır simit yememiştim, peynir ve ayranla birlikte süper gitti. O kadar olacak artık. Akşamki ekmek dilimini atlamalı.
Batı Sinemasının önünden geçtim dönüşte ve "Tadilattayız" yazısının asılı olduğunu gördüm. Batı bir türlü toparlayamadı kendini. Alışveriş merkezlerinde sinemaya gitmek daha kolay tabii, ayrıca bunun yeri de biraz ters. İçerideki pasaj da kiralıkmış. İki yazıyı kafamda birleştirince galiba Batı da gidiyor elden dedim. Yakında kapanmıştır yazısını görürsem şaşırmayacağım ama üzüleceğim. Ankara'nın değerleri birer birer zamana yenik düşüyor. Eskiden Tunalı Hilmi caddesinde Talip sineması vardı hatırlar mısınız? Bu dediğim 10-15 yıl öncesi, çok çok eski bir tarih değil. Orası gitti, Kavaklıdere gidecek gibiydi, galiba toparladı. Bakalım Batı ne yapacak. Birkaç film aklıma geldi orada gittiğim. İlki Tom Cruise'un bir filmiydi, tam çömez zamanları, daha dişler düzeltilmemiş, çarpık çurpuk. Ortaokuldaydım galiba, filmin adını unuttum. Sonra Michael Jackson'un filmi vardı, Moonwalker. Muhteşem ses ve ışık gösterisi yazıyordu afişte. Sahnenin kenarından fıslayan, garip kokulu dandik bir duman yayılmıştı ortalığa. Yine de güzeldi eski zamanlar.
Büyük Ankara Oteli'nin önünden geçtim. Bir otel tadilatı nasıl bu kadar uzun sürebilir anlam veremiyorum. Çok uzun zamandır inşaat halinde. Artık inşaat bitti, açılır herhalde derken hala bir hareket yok. Lobiye attıkları koltukların kılıfları açılmamış bile, ortalıkta öylece duruyorlar.
Dünya Göz Hastanesi'nin önünden geçtim. Adamlar yeni bir inşaat yaptıkları gibi bitirip hizmete açmışlar bile. Otel utansın.
Tübitak'ın önünden geçtim. Hem de iki kez. Bir projeyle ilgili evrakların teslim edilmesi için önce sabah sonra da öğleden sonra. İkinci seferinde binadan çıkarken Show Haber muhabiri ve kameramanı çekim yapıyorlardı. Akşam haberlerinde muhabirin arkasından geçerken sırtımın ve saçlarımın bir kısmını görebilirsiniz belki de.
Geçen haftaya göre 300 gram vermişim. Artık vermeyi beklemediğim için hem şaşırdım, hem sevindim. Sonra da kendimi ödüllendirmeye ve öğlen arasında sebze yemeğim yerine simit yemeye karar verdim.6-7 aydır simit yememiştim, peynir ve ayranla birlikte süper gitti. O kadar olacak artık. Akşamki ekmek dilimini atlamalı.
Batı Sinemasının önünden geçtim dönüşte ve "Tadilattayız" yazısının asılı olduğunu gördüm. Batı bir türlü toparlayamadı kendini. Alışveriş merkezlerinde sinemaya gitmek daha kolay tabii, ayrıca bunun yeri de biraz ters. İçerideki pasaj da kiralıkmış. İki yazıyı kafamda birleştirince galiba Batı da gidiyor elden dedim. Yakında kapanmıştır yazısını görürsem şaşırmayacağım ama üzüleceğim. Ankara'nın değerleri birer birer zamana yenik düşüyor. Eskiden Tunalı Hilmi caddesinde Talip sineması vardı hatırlar mısınız? Bu dediğim 10-15 yıl öncesi, çok çok eski bir tarih değil. Orası gitti, Kavaklıdere gidecek gibiydi, galiba toparladı. Bakalım Batı ne yapacak. Birkaç film aklıma geldi orada gittiğim. İlki Tom Cruise'un bir filmiydi, tam çömez zamanları, daha dişler düzeltilmemiş, çarpık çurpuk. Ortaokuldaydım galiba, filmin adını unuttum. Sonra Michael Jackson'un filmi vardı, Moonwalker. Muhteşem ses ve ışık gösterisi yazıyordu afişte. Sahnenin kenarından fıslayan, garip kokulu dandik bir duman yayılmıştı ortalığa. Yine de güzeldi eski zamanlar.
Büyük Ankara Oteli'nin önünden geçtim. Bir otel tadilatı nasıl bu kadar uzun sürebilir anlam veremiyorum. Çok uzun zamandır inşaat halinde. Artık inşaat bitti, açılır herhalde derken hala bir hareket yok. Lobiye attıkları koltukların kılıfları açılmamış bile, ortalıkta öylece duruyorlar.
Dünya Göz Hastanesi'nin önünden geçtim. Adamlar yeni bir inşaat yaptıkları gibi bitirip hizmete açmışlar bile. Otel utansın.
Tübitak'ın önünden geçtim. Hem de iki kez. Bir projeyle ilgili evrakların teslim edilmesi için önce sabah sonra da öğleden sonra. İkinci seferinde binadan çıkarken Show Haber muhabiri ve kameramanı çekim yapıyorlardı. Akşam haberlerinde muhabirin arkasından geçerken sırtımın ve saçlarımın bir kısmını görebilirsiniz belki de.
22 Aralık 2008 Pazartesi
Bir haftasonu daha geçti, yeni yıl yaklaşıyor
Bir haftasonu daha geçti. Yeni ajandamı ve takvimimi kullanmaya çok az kaldı. Gerçi bu sabah kocamla evde dört dönerek bir türlü bulamadığım ve yanımda Ankara'ya götürmem gereken bir nesneyi ararkenki halimi görmeliydiniz. En sonunda kocam çantamın muhtelif gözlerinden birinde bulunca bana şuna benzer bir şey dedi "ajanda, takvim hikaye, senin bu dağınıklığın geçecek gibi değil". Haklı olmasından korkuyorum. Ama planladığım işleri bir bir tamamlamaya çalışıyorum. Ne zamandır yığılan ve sürekli bahaneler bularak kaçmaya çalıştığım bu angaryalar bittikçe kafam da formatlanmış gibi olacak umarım.
Bugün diyetim ve ben pek anlaşamadık. Her zamankinden çok daha geç bir saatte çıktım yola. Öğle yemeği olarak sebzem vardı. Sandviçle geçiştirme hakkım bitmişti maalesef (bu hafta sadece 1 kez sandviç hakkım vardı onu da harcamıştım). Karnabahar yemeği de otobüste yemek için iyi bir seçim değil. Ben de 10:30 öğünümde biraz karnabahar yemeği yedim, öğle yemeğini çay ve meyveyle geçiştirdim, arada bir de eti cin kaçırdım, değişik bir şey oldu. Bakalım bunun etkisini çarşamba günü nasıl göreceğim.
Kocam haftaiçi kar yağacak haberini sevinçle karşıladı. Belki bu yılbaşı kar görürüz biraz diye ümitlendik. Yılbaşları genelde California Dreaming şeklinde geçiyor kaç yıldır. Geceyarısından sonra çıkıp kartopu oynamak kimbilir ne kadar güzel olur, belki bu sayede geçen senelerde olduğu gibi sızıp kalmam da. :)
Bazı bloglarda yılbaşı ağacının hıristiyanlık adeti olduğundan, kültürümüzde olmadığından bahsediliyor. Hatta dün gece Sex and the City'nin eski bir bölümünde Charlotte musevi olmaya karar verince haham artık yılbaşı kutlaması, yılbaşı ağacının olmayacağını söylemişti. Nişanlısı ise artık bir çok Musevi yılbaşın
da çam kuruyor demişti. Sadece bizde yok anlaşılan. Yılbaşı ağaçlarını seviyorum. Yeni bir yılın gelişini kutlamak için plastik ağacımı ışıl ışıl yanan ampuller ve süslerle donatıp yanıp sönüşünü seyretmeye bayılıyorum, alışveriş merkezlerinin süslenmesini dört gözle bekliyorum, seviyorum işte ne bileyim. Dini veya diğer herhangi bir anlam yüklemiyorum. Yılbaşı ağacı kurmanın beni kendi kültürüme yabancılaştırdığını da düşünmüyorum, ona gelene kadar neler neler var hergün karşılaştığımız. Seviyorum işte :)
Bugün diyetim ve ben pek anlaşamadık. Her zamankinden çok daha geç bir saatte çıktım yola. Öğle yemeği olarak sebzem vardı. Sandviçle geçiştirme hakkım bitmişti maalesef (bu hafta sadece 1 kez sandviç hakkım vardı onu da harcamıştım). Karnabahar yemeği de otobüste yemek için iyi bir seçim değil. Ben de 10:30 öğünümde biraz karnabahar yemeği yedim, öğle yemeğini çay ve meyveyle geçiştirdim, arada bir de eti cin kaçırdım, değişik bir şey oldu. Bakalım bunun etkisini çarşamba günü nasıl göreceğim.
Kocam haftaiçi kar yağacak haberini sevinçle karşıladı. Belki bu yılbaşı kar görürüz biraz diye ümitlendik. Yılbaşları genelde California Dreaming şeklinde geçiyor kaç yıldır. Geceyarısından sonra çıkıp kartopu oynamak kimbilir ne kadar güzel olur, belki bu sayede geçen senelerde olduğu gibi sızıp kalmam da. :)
Bazı bloglarda yılbaşı ağacının hıristiyanlık adeti olduğundan, kültürümüzde olmadığından bahsediliyor. Hatta dün gece Sex and the City'nin eski bir bölümünde Charlotte musevi olmaya karar verince haham artık yılbaşı kutlaması, yılbaşı ağacının olmayacağını söylemişti. Nişanlısı ise artık bir çok Musevi yılbaşın
18 Kasım 2008 Salı
Kısa kısa
Sabah diyetisyenimle olan randevuma gittim. Şehre birazcık yağmur düşünce trafik allak bullak olmuştu, biraz geciktim. Bu hafta zayıflamış olduğumdan emin şekilde tartıya çıktım. O da ne? Geçen haftayla aynı kilo. Ama nasıl olur. Diyetisyenim bile nasıl olur dedi hatta. Benim aklımda binbir düşünce, saçıma fazla mı köpük sürdüm, sabah taktığım yüzük mü ağır geldi? Ne oldu ne bitti derken yağ-kas analizimi verdi de cihaz rahat bir nefes alabildik. Tamam kilom geçen haftaya göre değişmemiş ama 1 kilo yağ kaybetmişim. Nasıl rahatladım anlatamam. Giydiğim kot da iyice bollaştı çünkü, var bir farklılık biliyorum ama yine de gözlerim faltaşı gibi açılmıştı. İkimiz de çok mutlu olduk, hoplaya zıplaya ayrıldım hastaneden.
Fakülteye gelirken metroda yanda oturanların konuşmasına şahit oldum. 3 adet genç, biri kız diğerileri erkek, bir de yaşlı, muhtemelen emekli bir amca birbirine bakan 4'lü koltuklarda oturuyorlardı.
Amca: Nerede okuyorsun evladım?
Öğrenci 1: Üniversite'de, İşletme
Amca: Aferin, tebrik ederim oğlum. Kaçıncı sınıftasın?
Öğrenci 1: 3. sınıftayım.
Amca: Az kalmış bitirmeye. (Karşıdaki çocuğa) Sen de mi üniversitede okuyorsun evladım?
Öğrenci 2: Ben de aynı fakültedeyim amca.
Amca: Mutlaka dil öğrenin, bu zamanlarınızı değerlendirin. İleride özel şirketlere girmek istediğinizde çok faydasını göreceksiniz
Amca: Ya sen kızım?
Öğrenci 3: (Kızların bunlarla ilgisi yokmuş) Ankara Üniversitesi Eczacılık. (Anaaa, bu bizim öğrenciymiş meğer)
Amca: Aferin evladım. O zaman senin dil öğrenmene gerek yok. (nasılsa eczane açacak ya)
Konuşma bu şekilde ilerledi. Durakta hepimiz birden indik, kız önden koşturarak uzaklaştı gitti. Amca iki çocukla birlikte merdivenlerden çıktı, çıkarken de nerelisin konulu konuşmalarına devam ettiler. Metrodan çıktıktan sonra amca çocukların ellerini sıktı, iyi günler diledi ve benimle aynı yöne doğru ilerledi. Çocuklar ise tam tersi istikamette ilerlediler. Arkamı dönüp bakmak istedim ama yapamadım, çünkü biliyordum ki "Amca da bizi buldu eheheh" konulu bir konuşma yapıyor, el kol hareketleriyle de destekliyor olacaklardı. O yüzden başımı çevirip bakamadım. Ama inşallah yanılmışımdır da öyle şeyler dememişlerdir adamın arkasından.
Adamcağız ne kadar da haklı aslında. Dil bilmek hatta 2 dil bilmek çok önemli artık. O çocukların dil düzeyi nasıl bilmiyorum ama öğrenciyken dil kursuna gidelim, dil öğrenelim diyen çok az öğrenci gördüm ben. Eczacılık okumama rağmen İngilizcemin yanına Almanca eklemek için kurslara gittim ben (Sonunda kullanmaya kullanmaya körelttim o ayrı). Hem de bizim müfredat şimdikine göre daha ağırken, şimdikiler kadar boş vaktimiz yokken. Ama bizimkilere bakıyorum da kimsenin ilgisi yok. O çocuklar umarım amcaya gülmemişlerdir. Sabah haberlerindeki "şu firma şu kadar çalışanı işten çıkardı" haberlerini duydularsa eğer herhalde gülmemişlerdir. Ekonomik kriz kapıda ama bizi teğet geceçek nasıl olsa , babalarımız nasıl olsa 2 yıl daha finanse edecek bizi diye düşündülerse gülmüşlerdir. Umarım ileride acı bir şekilde "o amca ne kadar da haklıymış" demezler ve bir 30 yıl sonra da onlar yolda gördükleri çocuklara "dil öğrenin" demezler.
Fakültede bir yandan çalışıp bir yandan çay içerken ağzımın yerini bulamadım ve üstüme, hem de krem rengi hırkamın önüne çay döktüm. Bravo bana. Hemen bavul çantamda bulunan ve geçenlerde fotoğrafını çektiğim kalem tipi leke çıkarıcımı aldım ve lekeyi çıkardım. Harika birşey, tavsiye ederim. Dokuya da zarar vermiyorsa eğer oh ne ala mualla.
Fakülteye gelirken metroda yanda oturanların konuşmasına şahit oldum. 3 adet genç, biri kız diğerileri erkek, bir de yaşlı, muhtemelen emekli bir amca birbirine bakan 4'lü koltuklarda oturuyorlardı.
Amca: Nerede okuyorsun evladım?
Öğrenci 1: Üniversite'de, İşletme
Amca: Aferin, tebrik ederim oğlum. Kaçıncı sınıftasın?
Öğrenci 1: 3. sınıftayım.
Amca: Az kalmış bitirmeye. (Karşıdaki çocuğa) Sen de mi üniversitede okuyorsun evladım?
Öğrenci 2: Ben de aynı fakültedeyim amca.
Amca: Mutlaka dil öğrenin, bu zamanlarınızı değerlendirin. İleride özel şirketlere girmek istediğinizde çok faydasını göreceksiniz
Amca: Ya sen kızım?
Öğrenci 3: (Kızların bunlarla ilgisi yokmuş) Ankara Üniversitesi Eczacılık. (Anaaa, bu bizim öğrenciymiş meğer)
Amca: Aferin evladım. O zaman senin dil öğrenmene gerek yok. (nasılsa eczane açacak ya)
Konuşma bu şekilde ilerledi. Durakta hepimiz birden indik, kız önden koşturarak uzaklaştı gitti. Amca iki çocukla birlikte merdivenlerden çıktı, çıkarken de nerelisin konulu konuşmalarına devam ettiler. Metrodan çıktıktan sonra amca çocukların ellerini sıktı, iyi günler diledi ve benimle aynı yöne doğru ilerledi. Çocuklar ise tam tersi istikamette ilerlediler. Arkamı dönüp bakmak istedim ama yapamadım, çünkü biliyordum ki "Amca da bizi buldu eheheh" konulu bir konuşma yapıyor, el kol hareketleriyle de destekliyor olacaklardı. O yüzden başımı çevirip bakamadım. Ama inşallah yanılmışımdır da öyle şeyler dememişlerdir adamın arkasından.
Adamcağız ne kadar da haklı aslında. Dil bilmek hatta 2 dil bilmek çok önemli artık. O çocukların dil düzeyi nasıl bilmiyorum ama öğrenciyken dil kursuna gidelim, dil öğrenelim diyen çok az öğrenci gördüm ben. Eczacılık okumama rağmen İngilizcemin yanına Almanca eklemek için kurslara gittim ben (Sonunda kullanmaya kullanmaya körelttim o ayrı). Hem de bizim müfredat şimdikine göre daha ağırken, şimdikiler kadar boş vaktimiz yokken. Ama bizimkilere bakıyorum da kimsenin ilgisi yok. O çocuklar umarım amcaya gülmemişlerdir. Sabah haberlerindeki "şu firma şu kadar çalışanı işten çıkardı" haberlerini duydularsa eğer herhalde gülmemişlerdir. Ekonomik kriz kapıda ama bizi teğet geceçek nasıl olsa , babalarımız nasıl olsa 2 yıl daha finanse edecek bizi diye düşündülerse gülmüşlerdir. Umarım ileride acı bir şekilde "o amca ne kadar da haklıymış" demezler ve bir 30 yıl sonra da onlar yolda gördükleri çocuklara "dil öğrenin" demezler.
Fakültede bir yandan çalışıp bir yandan çay içerken ağzımın yerini bulamadım ve üstüme, hem de krem rengi hırkamın önüne çay döktüm. Bravo bana. Hemen bavul çantamda bulunan ve geçenlerde fotoğrafını çektiğim kalem tipi leke çıkarıcımı aldım ve lekeyi çıkardım. Harika birşey, tavsiye ederim. Dokuya da zarar vermiyorsa eğer oh ne ala mualla.
4 Ekim 2008 Cumartesi
Kısa kısa
- Dün kocamla biraz gezdik dolaştık. Evden 12'de çıkmak, 10 gibi dönmek ne kadar biraz oluyorsa artık. Bir kısmında ablamla olan bir işimizi halletmeye çalıştık, gerisi saf alışveriş merkezi.
- İlk durağımız Eskişehir Neo alışveriş merkeziydi. Açılmasını dört gözle beklediğimiz, sırf inşaat ne durumda diye zaman zaman gidip baktığımız bir yer. İlk günlerinde iğne atsan yere düşmüyordu. Şimdiyse mağazalar tek tek kapanmaya başladı. Espark'ın açılışı büyük etken tabii. Ulaşımı biraz daha zor olduğu için insanlar daha kolay ulaşabilecekleri yerleri tercih ediyor. Her gittiğimizde yeni bir dükkanın kapandığını görmek nedense içimi acıtıyor ama. Son olarak D&R kapanmış. Her gidişimde mutlaka uğradığım bir yerdi oysa. Gloria Jeans'de bir kahve içer, mutlaka oraya da girer, dergi, dvd, birşeyler alırdık. Dünkü planım da buydu ama olmadı.
- Ara öğünüm olarak Gloria Jeans'de kahve içerken diğer müşterilerin içtiklerine bakmadan edemedim. Ben az kalorili bir Kenya AA filtre kahve aldım, kocam klasik Columbia. Yan masada bayağı etli butlu bir teyze ise bol kremalı bir kahve. Amanın dedim, işte sıvı kalori - boş kalori dedikleri şey bu. Ölümcül bir kombinasyon. O içtiği şeyde en az 500 kalori vardır. Birkaç ay öncesine kadar ben de o teyze gibiydim. Hatta kocamla içtiğimiz soğuk karışımların içine bir top da dondurma attırırdık, bir keresinde marshmallow bile koydurmuştuk. Kilo almama şaşmamalı yani. Ama doğru yolu buldum galiba.
- Kocama bol gelen kotları ben giyiyorum. Benim için fevkalade hesaplı oluyor, hem de kendimi denemiş oluyorum. Şu anda giydiğim kot Levi's 501, 32 beden. 33 bedenlerden 32'ye düşmek benim için mutluluk verici. Kocamın kotuna el koyunca ona da yenisini almak gerekti tabii ki. 31 beden aldık, ben de vay canına, nasıl oluyor da oluyor diye bakakaldım. Ama işin güzel yanı, eve geldiğimizde şu kotu ben de giymeye çalışayım da, bakalım ne zaman giyebilecek duruma gelirim diye denediğimde içine girebildim. Düğmeler gayet güzel kapandı. Hafif sıkıyor tabii ama yeni kot olduğu için giydikçe esner diye avuttum kendimi. Kocam da ben de inanmaz gözlerle aynaya bakakaldık. Galiba yakında 31'i pas geçip 30'a girebileceğim. Kendimle nasıl gurur duydum anlatamam.
- Akşam Espark'ta Hellboy 2'ye gittik. Espark'taki Cinebonus'a hiç gitmemiştim, böylece vesile oldu. Bir üçüncüsü olabilir mi diye düşünmeden edemedim. Olabilir gibi geldi bana, ne de olsa bir açık kapı var sanki. Sinema hakkındaki bir radyo programında yönetmenin (Guillermo Del Toro) bilmem kaça kadar tamamen dolu olduğunu duymuştum, absurd bir tarihti, vay canına demiştim. Bu piyasada on yıllarca dolu olmak müthiş bir başarı olsa gerek.
- İlk durağımız Eskişehir Neo alışveriş merkeziydi. Açılmasını dört gözle beklediğimiz, sırf inşaat ne durumda diye zaman zaman gidip baktığımız bir yer. İlk günlerinde iğne atsan yere düşmüyordu. Şimdiyse mağazalar tek tek kapanmaya başladı. Espark'ın açılışı büyük etken tabii. Ulaşımı biraz daha zor olduğu için insanlar daha kolay ulaşabilecekleri yerleri tercih ediyor. Her gittiğimizde yeni bir dükkanın kapandığını görmek nedense içimi acıtıyor ama. Son olarak D&R kapanmış. Her gidişimde mutlaka uğradığım bir yerdi oysa. Gloria Jeans'de bir kahve içer, mutlaka oraya da girer, dergi, dvd, birşeyler alırdık. Dünkü planım da buydu ama olmadı.
- Ara öğünüm olarak Gloria Jeans'de kahve içerken diğer müşterilerin içtiklerine bakmadan edemedim. Ben az kalorili bir Kenya AA filtre kahve aldım, kocam klasik Columbia. Yan masada bayağı etli butlu bir teyze ise bol kremalı bir kahve. Amanın dedim, işte sıvı kalori - boş kalori dedikleri şey bu. Ölümcül bir kombinasyon. O içtiği şeyde en az 500 kalori vardır. Birkaç ay öncesine kadar ben de o teyze gibiydim. Hatta kocamla içtiğimiz soğuk karışımların içine bir top da dondurma attırırdık, bir keresinde marshmallow bile koydurmuştuk. Kilo almama şaşmamalı yani. Ama doğru yolu buldum galiba.
- Kocama bol gelen kotları ben giyiyorum. Benim için fevkalade hesaplı oluyor, hem de kendimi denemiş oluyorum. Şu anda giydiğim kot Levi's 501, 32 beden. 33 bedenlerden 32'ye düşmek benim için mutluluk verici. Kocamın kotuna el koyunca ona da yenisini almak gerekti tabii ki. 31 beden aldık, ben de vay canına, nasıl oluyor da oluyor diye bakakaldım. Ama işin güzel yanı, eve geldiğimizde şu kotu ben de giymeye çalışayım da, bakalım ne zaman giyebilecek duruma gelirim diye denediğimde içine girebildim. Düğmeler gayet güzel kapandı. Hafif sıkıyor tabii ama yeni kot olduğu için giydikçe esner diye avuttum kendimi. Kocam da ben de inanmaz gözlerle aynaya bakakaldık. Galiba yakında 31'i pas geçip 30'a girebileceğim. Kendimle nasıl gurur duydum anlatamam.
- Akşam Espark'ta Hellboy 2'ye gittik. Espark'taki Cinebonus'a hiç gitmemiştim, böylece vesile oldu. Bir üçüncüsü olabilir mi diye düşünmeden edemedim. Olabilir gibi geldi bana, ne de olsa bir açık kapı var sanki. Sinema hakkındaki bir radyo programında yönetmenin (Guillermo Del Toro) bilmem kaça kadar tamamen dolu olduğunu duymuştum, absurd bir tarihti, vay canına demiştim. Bu piyasada on yıllarca dolu olmak müthiş bir başarı olsa gerek.
3 Eylül 2008 Çarşamba
Kısa kısa haberler
Hala tatil ve tatil öncesini tam olarak yazamadım, utanıyorum.
Diyete başladım, kilo kaybı çok fazla değil, çok dengeli ama incelmeye başladım, çevremdekiler farkediyor, çok mutluyum :)
Okulların açılmasına az kaldı ama ben daha yazın yapmam gerekenleri tamamlayamadım hatta bazılarına başlayamadım bile. Yukarıdaki maddedeki mutluluğum fazla uzun sürmedi yani.
2 gün izin alıp eve gitmiştim, onda da bulaşık makinesi hortumundan kimbilir ne zamandır akan su yer karolarının kenarını oyarak aşağı kata inmiş meğerse. Kocam hortumu tamir etti, derzle karo kenarlarını doldurdu vs vs. Evde becerikli bir erkek olması harika birşey. Ben de çıraklık yaptım (kalfa bile değilim ne acı).
Kendime Mudo'dan bir mutfak terazisi aldım. Hem tartım işlemini yapıyor hem de hazır girilmiş 999 besinin ağırlıklarına göre kcal, karbonhidrat, yağ, lif, protein, kolesterol miktarını falan söylüyor. Hemen evdeki her besinle denemeler yapmaya başladık. Hatta ertesi gün kocamın çok sevdiği donutalardan aldık (boston krema) ve 213 kcal olduğunu görerek yutkunduk (ben yemedim zaten bu sefer feci kararlıyım). Bir de Kıtır'ı tarttık. Kıtır bizim cüce hamster (Gonzales denenlerden). Kilosu 0.44 g çıktı ama Kıtır için bir madde olmadığı için yağını vs ölçemedik :)
2 günlük izin + haftasonu=4 gün sonra sabah 5:15 otobüsüne binerek fakülteye gelip kayıtlardaki görevimi eda ettim. Hala uykum var.
Diyete başladım, kilo kaybı çok fazla değil, çok dengeli ama incelmeye başladım, çevremdekiler farkediyor, çok mutluyum :)
Okulların açılmasına az kaldı ama ben daha yazın yapmam gerekenleri tamamlayamadım hatta bazılarına başlayamadım bile. Yukarıdaki maddedeki mutluluğum fazla uzun sürmedi yani.
2 gün izin alıp eve gitmiştim, onda da bulaşık makinesi hortumundan kimbilir ne zamandır akan su yer karolarının kenarını oyarak aşağı kata inmiş meğerse. Kocam hortumu tamir etti, derzle karo kenarlarını doldurdu vs vs. Evde becerikli bir erkek olması harika birşey. Ben de çıraklık yaptım (kalfa bile değilim ne acı).
Kendime Mudo'dan bir mutfak terazisi aldım. Hem tartım işlemini yapıyor hem de hazır girilmiş 999 besinin ağırlıklarına göre kcal, karbonhidrat, yağ, lif, protein, kolesterol miktarını falan söylüyor. Hemen evdeki her besinle denemeler yapmaya başladık. Hatta ertesi gün kocamın çok sevdiği donutalardan aldık (boston krema) ve 213 kcal olduğunu görerek yutkunduk (ben yemedim zaten bu sefer feci kararlıyım). Bir de Kıtır'ı tarttık. Kıtır bizim cüce hamster (Gonzales denenlerden). Kilosu 0.44 g çıktı ama Kıtır için bir madde olmadığı için yağını vs ölçemedik :)
2 günlük izin + haftasonu=4 gün sonra sabah 5:15 otobüsüne binerek fakülteye gelip kayıtlardaki görevimi eda ettim. Hala uykum var.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)