kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2011 Cumartesi

Kitap okuyamıyorum, çok şikayetçiyim

Eskiden çok güzel kitap okurdum ben. Ankara'da Dost Kitapevi (Yüksel Caddesi'ndeki) favori kitapçımdı. Ara sıra, özellikle de fakültede bunaldıkça gider kendimi kitapların içinde kaybederdim. Takip ettiğim yazarlar yeni bir şeyler yayınlamış mı diye bakar, diğer yeni çıkmış kitapları gözden geçirir, uzun uzun vakit geçirir, sonunda da okumayı planladığım kitaplarla çıkardım. Evde bir sürü okumayı bekleyen kitabım olurdu. Fakülteye gidip gelirken oturma fırsatım varsa eğer otobüste okurdum, otobüsü beklerken okurdum, eve geldiğimde de mutlaka biraz göz atardım. Sonra cumaları Eskişehir'e evime giderken yanımda hep bir kitabım olurdu, dönüş yolunda da mutlaka ya aynı kitap ya da bir başkası. Ya şimdi? Eski ben gitti, yerine sadece okunmayı bekleyen kitaplarına bakan başka bir ben geldi. Siyah Süt'ü 13 Ağustos 2008 tarihinde almışım mesela. Hamile kalınca okuyayım, düşükten sonra okuyayım, doğumdan sonra okuyayım derken 5 ay oldu doğum yapalı ama kapağını açmaktan öteye gidemedim. Diğer kitaplarım da aynı şekilde maalesef. Arada Alacakaranlık serisini okudum, Harry Potter'ları tekrar elden geçirdim, merak ettiğim başka kitapları da okudum, o kadar dramatik değil durum ama istediğim seviyede olmadı bir türlü. Hamilelikle birlikte ilgim anne-bebek-hamilelik kitaplarına kaydı. Doçentlik için çalışmam gerekirken onları okumaya başladım ve maalesef şimdi onları bile okumuyorum. Sürekli bir koşuşturma, gözlerin acıması, uykunun gelmesi vs. vs. Hep bir bahanem var. Ama anlaşılan çok özlemişim okumayı ki bebeklerime okuduğum, çok iyi bildiğim masalları kendimin de inanmadığı bir şevkle okuyorum. Aslında bebeklerimin ilgisini bu aralar sadece ses tonum çekiyor, ne okuduğum değil, onlara okuyor süsü vererek kendi okumak istediğim kitaplarımı okusam mı acaba? Yeni okunacak ve eskiden okunmuş ama tekrar okumak istediğim o kadar çok kitap var ki, böyle bir çözüm en iyisi olacak galiba. Yoksa doçentliğe iyice çalışmam gereken bu günlerde okunmayı bekleyen kitaplar başka bahara kalacak (ama hangisine, işte bütün mesele de bu). :(

3 Nisan 2011 Pazar

Çok mu erken?

Geçen hafta kocamla hastaneye gidip doktorumuzla konuştuk yine. Daha önce kızımın kakasının mukuslu ve kanlı olduğunu, tahlilde birşey çıkmadığını, inek sütü proteinine alerji olabileceğinden keçi sütü içeren mamaya geçtiğimizi yazmıştım. Kızım son kontrolünde beklenen kilonun biraz altında kaldığı için doktorumuz Milupa'nın Pregomin AS mamasını kullanmamızı önerdi. Bu mama için rapor çıkarılabiliyormuş, "bir tane deneyin, eğer beğenir de yerse ona göre rapor hazırlayalım" dedi. Rapor çıkınca belli bir miktarı devlet karşılıyormuş. Hemen bir tane aldık (mamanın kutusu 120 lira civarında, Allah almak zorunda kalıp da alamayanlara yardımcı olsun). Kokusu korkunç, tadı ekşi, zavallı kızım benim, baktı ki başka şey vermiyorlar yemeye başladı. Ben olsam içmezdim doğrusu. 1-2 gün daha deneyip sonra da rapor için doktorumuza uğradık. Aslında keçi mamasına devam edebilirdik, çok fazla kilo almamasının nedeni bana göre kızımı en azından geceleri emzirmek istememdi. Kızım iki kez kalkıp meme emiyordu ama sanıyorum ancak 50-60 ml süt geliyordu (Oysa her seferinde 120-135 ml kadar mama içebiliyordu.) Sağıp versem ne kadar içtiğini kesin olarak bilebilirdim. Yine de doktorumuzun tavsiyesine uyalım dedik ve diğer mamaya başladık. İnek sütü proteini alerjisinde kanamanın neden olduğunu öğrendim. Bağırsaklarda villuslarda minik sivilceler olulurmuş ve onlar kanarmış. Ayrıca bebeklerin kafasında da konak olurmuş. Gerçekten de önceleri kızımda çok az konak vardı, oğlumda daha çoktu. Ama son zamanlarda zeytinyağı-karbonat yapa yapa oğlumda iyice azalırken (artık tamamen geçti), kızımda bu bakıma rağmen artmaya başlamıştı. Bakalım bir sonraki kontrolde doktorumuz ne diyecek, şimdiden merakla bekliyorum. Hastane dönüşü yakındaki alışveriş merkezine uğradık kocamla yine. Oradaki bir kitapçıya takıldık. Hemen girişte 3 tanesi 5 liraya ingilizce kitaplar satılıyordu. Satage 1'den 6'ya kadar masallar ve klasikler ardı, inanamadık. Yavrularıma Cinderella, Tom Sawyer, Hansel ve Gretel, Pinokyo'nun Maceraları, Peter Pan, Küçük Kirbitçi Kız, Kırmızı Başlıklı Kız ve daha hatırlayamadığım pek çok kitap aldık. Yatırdığımda birer birer okumaya başladım. Oğlum daha meraklı, neşeyle dinliyor beni. Ya da onunla konuştuğumu sanıyor bir de kitabın arkasındaki resim ilgisini çekiyor (Ben ilkine inanmayı tercih ediyorum). Çok erken diyebilirsiniz, hatta neden İngilizce diye de sorabilirsiniz. Dil merkezleri küçük yaşta öğrenilen, duyulan şeylere ileride yatkınlık gösteriyor diye düşündüğüm için. Bebeklerim İngilizceye de aşina olsunlar, ileride çabuk öğrensinler diye. Arasıra da konuşuyorum onlarla. Bir süre sonra da arkamda "Would you?" diyerek benimle dalga geçen kocamı buluyorum. İkimiz de kahkahayı basıyoruz sonrasında.

11 Ekim 2010 Pazartesi

Bravo bana

Yapmam gereken bir sürü iş var aslında. Mesela doçentlik sınavını iyice serdim, oturup 1-2 kitaba bakmam, ders çalışmam lazım ama nedense hep bir bahane buluyorum çalışmamak için. Haydi bunu da yapmadım, aldığım onlarca bebek gelişimi vs. kitaplarını okuyup notlar çıkarsam iyi olacak ama bunu da yapamıyorum bu aralar. Peki, kendime soruyorum, asıl yapmam gereken bir sürü önemli şey varken, oturup Harry Potter serisinin son kitabını tekrar okumanın anlamı ne? Son film vizyona girmeden hazırlık yapayım, bir kez daha okuyayım dedim ve haltettim. Sanki film gelince hemen gidebileceğim. Bebeklerin ilk zamanlarında biraz zor giderim sinemaya falan ama yine de okudum işte. Bravo bana. Önceki okuyuşumda herhalde "acaba sonunda neler olacak, vay canına "diye hızlı hızlı okuyup bir güzel ne okuduğumu unutmuşum sonra. Şimdi sindire sindire okudum. Filme gidemeyeceğim ama kitaba iyice hakimim. Bari kitabı sesli oku da bebekler de birşeyler kapsın değil mi (kitap İngilizce bu arada). O da yok. Kendi kendime okudum bitirdim. Ben ne diyeyim şimdi kendime.

Bu arada geçenlerde J. K. Rowling "başka Harry Potter kitapları olabilir" buyurmuş. Tadında bırak be güzelim. Seni de anlıyorum, Alacakaranlık serisi bu aralar daha popüler ama sen sıranı savdın zamanında. Otur başka şeyler yaz. Aklına başka birşey gelmiyorsa, Writer's Block denen şey olduysan da boşver gitsin. 7 kitap + filmlerden kazandığın para yedi sülalene yeter nasıl olsa.

29 Haziran 2010 Salı

Yeni kitaplarım

Pazar günü kocamla kendimizi dağıtmışız. Önce C&A'ya girip o çok güzelmiş, bu ne şirinmiş derken 120 TL'lik alışveriş yapmışız. C&A'nın nasıl ucuz olduğunu biliyorsanız bir sürü şey aldığımızı tahmin edersiniz. Oradan Mothercare'e geçtik, birkaç parça şey de oradan aldık. Ancak gördüğüm kadarıyla her iki mağazanın ebatları birbirinden farklı. Mesela Mothercare'de 0-3 ay arası olan bodyler büyüklük olarak C&A'daki 3-6 aya eşit. Neden böyle bilmiyorum. Bakalım hangi ölçü bebeklerim için daha uygun olacak.

Sonra da 1-2 bebek arabası, araç koltuğu satan yere baktık, fiyat aldık, özellikleri inceledik, derken kendimizi D&R'a attık. Almak istediğim 2 kitabı daha buldum. Bunları bir okuyayım önce, sonra gerisini internetten sipariş vermem gerekecek anlaşılan.

Aldığım kitapları da yazayım size.

1) Gebe Kalma, Gebelik ve Doğum-Dr. Miriam Stoppard: 2 yıl kadar önce aldığım ilk kitabım. Adı üstünde, hamile kalmadan önceki dönemi de anlatan bol resimli, 369 sayfalı bir kitap. Beslenmeden bebeğin ve annenin hamilelikteki aşamalarına kadar pek çok bilgi var. Örnek vakalarla da bazı sorunları alatıyor ayrıca. Doğum izni kısmında direkt çeviri olduğu için İngiltere'deki durumdan bahsedilmiş, oraya ekleme yapılsa iyi olurmuş. Bunun haricinde tavsiye ederim.

2) Anne Babalar için Doğuma Hazırlık - Sağlık profesyonelleri için rehber - Editörler: Prof. Dr. Hülya Okumuş, Yard. Doç. Dr. Samiye Mete: Bu da çok memnun kaldığım diğer kitap. Yazarlar ve editörler Dokuz Eylül Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu Doğum ve Kadın Hastalıkları Hemşireliği Anabilim Dalı'nın öğretim üyeleri. Bunda da hamilelik, doğum ve sonrasıyla ilgili pek çok bilgi ve resim var. Bebeği nasıl emzirmeniz gerektiği resimli olarak anlatılmış mesela. Hamilelik ve doğum sonrası egzersizleri, yenidoğan bebeğin bakımı, doğum türleri vs. pek çok şey bulabilirsiniz. Kitap 206 sayfa.

3) Bebek Bakım Sorunlarına Mucize Çözümler - Tracy Hogg ve Melinda Blau: Yeni aldığım kitabım. Başka bloglardan çok methini duymuştum. O yüzden mutlaka almak istedim. 527 sayfalık, hiç resim içermeyen bir kitap. Görünüşü dolu dolu. 1-2 sayfa okudum, güzel bilgiler var. En kısa zamanda okuyacağım.

4) Modern Bebek Bakımı "0-12 ay dönemi bebek bakımı ve sağlığı"- Dr. Erhan Ateş: Bunu da yeni aldım. 371 sayfalık, az resimli bir kitap. Gördüğüm kadarıyla bebeğin doğumuyla birlikte 1 yaşına kadar olan süreci detaylı şekilde anlatıyor. Acil durumlar, zehirlenmeler, bebek ve annenin ihtiyaç duyabileceği ürünler, bebekteki ay ay değişiklikler, aşılar, bebeğin büyüme takvimi, dişlerin çıkış sırası vs. Kabaca baktım ve beğendim.

Geçen hafta aldığım kitabı ise bulamadım. Fakültede bıraktıysam eğer gidince yazarım ama eğer Eskişehir'de bıraktıysam biraz bekleyeceksiniz.

Bunların dışında hamileyim dergisine aboneyim, internetten ona buna bakıyorum, çevremdeki anneleri ve çocukları gözlemliyorum, bir sürü şey öğrenmeye çalışıyorum. Amacım iyi ve bilinçli bir anne olmak. Umarım olurum, bunun için elimden geleni yapacağım.

25 Haziran 2010 Cuma

Kitaplar kitaplar

Hamilelik üzerine aldığım kitaplarımı bitirdim, internette ona buna baktım, artık bebek bakımına geçmenin zamanı geldi de geçiyor bile. İnternetten bir sürü kitap adına ulaştım, ama bunları da görmek lazım değil mi. Bir sürü kitap sırf yazılmış olmak için yazılmış mesela, içinde herkesin bildiği genel bilgiler var, 3-5 renkli resim de koydun mu al sana kitap. O yüzden internetten baktığım kitapları elime alıp karıştırmadan almamaya karar verdim ve dün akşam iş çıkışında Kızılay'a giderek listemdeki pek çok kitabı bulacağıma inandığım Dost kitabevine uğradım. Maalesef listemdeki kitapların sadece 2 tanesine ulaşabildim, gerisi de hep bilinen şeylerdi. Mehmet Öz bile bu konuda kitap yazmış bir başka yazarla birlikte. Zaten yazmasa şaşardım. Bu sene kıllı göbeğini açıp bel çevresini ölçmedi henüz, unuttu mu acaba?

O kitaba burun kıvır, şu olmaz derken listemde olmayan bir kitabı aldım ve hayal kırıklığıyla üst kata yöneldim. Diğer kitaplara da göz atayım yeni neler çıkmış diye rafların önünde gezinmeye başladım. (Aslında benim doçentlik sınavı için ders kitaplarından başka şeye bakmamam lazım bu ara ama bebek kitapları okumak istiyorum). Rafların birinin önündeyken yanında durduğum kız "içinde aşk olan eğlenceli bir kitap okumak istiyorum" dedi. Hiç üstüme alınmadım, sonuçta saçlarıyla kapanan kulaklarında cep telefonunun kulaklığı olabilir ve birisiyle telefonda konuşuyor olabilir, deli olabilir ya da en akla yatkını beni birlikte geldiği arkadaşı sanıyor olabilir. Netekim az sonra da elimdeki kitabı kaparak "sen ne aldın" diye bakmaya başladı. Ben de yüzümde bir gülümsemeyle kızın uyanma anını seyretmeye koyuldum. Az sonra şaşkınlıkla yüzüme baktı ve "çok özür dilerim ben sizi annem sanmıştım" dedi. Ben "sorun değil deyince de "ben de annem bu kitabı neden alımış ki diye şaşırmıştım, bir de elinizden kaptım, çok pardon" diye devam etti. "İleride işinize yarar belki" diye gülümseyerek uzaklaştım.

Şimdi diğer kitaplara ulaşmaya çalışacağım.

Düm gamlı baykuşla tekrar karşılaştık ve sorunun ne olduğu anlaşıldı. Bana yine kafamı dinleyeceğim son 4.5 ay içinde olduğumu hatırlattı, "ileride göreceksin hocam. Bu akşam benim için televizyonun karşısına kurul, istediğini seyret" dedi. Ben de sorununu tam olarak anladım. Çocuk erkil aile modelini benimsemişler, olan bu. Eskiden ataerkil olan aileler artık çocukların etrafında dönüyor maalesef. Anneler babalar çocukları büyürken nedense sınır koymayı beceremiyorlar, çocuklar da sınır olmayınca ipini koparıyor. Şımarıklığın bini bir para. Çocuk kendini hayatın merkezi sanıyor ve sonra da bu şımarık ergenlerle biz uğraşıyoruz. Bir ara bebeklerin televizyon izlememesi hakkında birşey yazmıştım. İsteyen şuradan görebilir. Gamlı baykuş ipleri çocuğa vermiş, nereye çekerse oraya gidiyor. Sonra da bana hayatımın bittiğinden falan bahsediyor.

Hep derim, teorikle pratik birbirini tutmaz elbette, bakalım ben nelerle karşılacağım ama biz annemizin bir bakışıyla, tek kelimesiyle sus pus olurduk, şimdiki büyümüş de küçülmüşler gibi laf yetiştirmez, pabuç kadar dillerimizle ortalarda dolanmazdık. Çocuk yetiştirmek zor iş biliyorum ama ebeveynler çocuklarının kişilik gelişimlerinin sınır koyarak sekteye uğramayacağını anlasalar artık.

Zamanla biz de göreceğiz bakalım ikiz çocuk yetiştirmek nasıl birşeymiş :)

13 Ocak 2010 Çarşamba

Alıntılar mı? Neden ama?

Geçenlerde gazetede reklamını görmüştüm ama aklımdan çıkmış. Bugün kitapçıda karşılaşınca yazayım bari dedim. Elif Şafak'ın yeni bir kitabı çıkmış, görmüşsünüzdür belki, adı Kağıt Helva. "Vay canına, iki çocuğa rağmen ne kadar da üretken bir yazar, Aşk'ın yankıları daha yeni diniyor "derken bir de baktım ki alıntılar kitabıymış meğer. Diğer kitaplarından alıntılarmış. Sizi bilmem ama bana saçma geldi biraz, ya da yayınevinin Aşk'ın rüzgarından biraz daha faydalanalım uyanıklığı belki de. Gazete köşe yazarları da zaman zaman yazılarını kitaplar halinde derliyorlar, haydi bu makul diyelim, gazeteyi düzenli takip etmeyenler ama o yazarı beğenenler okumak isteyebilir elbette ama ben sevdiğim, okumaktan hoşlandığım yazarların kitaplarını alırım. O yazarı seviyorsam büyük ihtimalle diğer kitaplarını da almış, okumuşum demektir. Yazarın kendi hoşuna giden kısımları alıntılar olarak derlemesini garip karşıladım. İlgimi çeken yerlerin altını ben çizerim zaten, tekrar kitap halinde görmeme gerek yok. Alacak olanlar neden alacaklar bilmek istiyorum açıkçası. Acaba "yazar da burayı benim kadar beğenmiş, alıntılar kitabına almış mı" diye görmek için mi? Ama bu da saçma, beğenmese zaten yazmazdı ki.

Neyse, alıp okuyacak olan varsa lütfen bana da açıklayın. Belki başka bir bakış açısı vardır görmem gereken.

12 Temmuz 2009 Pazar

Yine twilight


Geçenlerde bahsettiğim filmin kitabını da bitirdim (neslihan'a teşekkürler). Filmler genelde kitapları tam olarak yansıtmaz (yansıtamaz) ya, bu film de bir istisna değilmiş onu gördüm. Kocamın içini bayan yavaşlıktaki filmin kitabı feci sürükleyiciydi, ya da kadın olduğum ve farklı düşüncelerim, hislerim olduğu için ben sürüklendim bilmiyorum. Kitaptaki bazı detaylara filmde yer verilmemişti, senarist, yönetmen ne yapsın, ancak bu kadar oluyor, onlar da haklı. Her detay verilse saatler, günler sürerdi film.

Böylece genç kızların neden Edward diye kendilerini yırtığını da daha iyi anlamış oldum. Muhtemelen kitabı da okumuşlar, hatta filme daha sonra gitmişlerdir. Kitapta okudukları Edward ile beyazperdedeki Robert'ı birleştirince de "Edwaarrrrdddd, bizi de sev, bizi de ısır".
Bir vampir ve insan arasındaki aşkı anlatan filmleri-dizileri daha önce de gördük. Buffy Vampire Slayer dizisini hiç kaçırmadan seyrettim mesela. Oradaki ruhu olan vampir Angel (David Boreanaz) ve Buffy (Sarah Michelle Gellar) arasındaki aşk dillere destandı. Angel yani eski adıyla Angelus bir çingene kavmi tarafından lanetlenip ruhuna kavuşturuluyordu, o yüzden de insan öldüremiyor, eskaza öldürürse o kişinin çektiği tüm acıları hissediyor, ruhu azap çekiyordu. O yüzden Buffy'nin koruyucu meleği olarak kötü vampirlerle ve kötü her türlü yaratıkla savaşıyordu. Buffy ile aralarındaki aşk çok güçlüydü, vampir kötüdür, insanı ham yapar, vampirleri öldürmeliyim ikilemleri arasında başlayan ve fiziksel temasa izin vermeyen bir aşktı. Çünkü lanete göre Angel eğer hayatında büyük bir mutluluk yaşarsa yine ruhunu kaybedip kötü bir vampir olacaktı, nitekim de oldu. Gerisi uzun hikaye.
Angel 2. sezondan sonra kendi dizisine başlayınca (ki o diziyi de seyrettim) Buffy için başka bir vampir sevgili bulundu. Bu da önceden kötü bir vampir olan ama bazı bilim adamlarının kafasına taktığı çip yüzünden insanlara saldırdığında korkunç baş ağrıları çeken, o yüzden kötülere karşı savaşan korkunç ancak vampir olmadan önce de bir o kadar romantik olan bir şairdi. Buffy ile inişli çıkışlı bir ilişkileri oldu. Ama burada da aşk, vardı, tutku vardı.
Bu kitaptaki vampir-insan ilişkisi ise daha farklı bir şey gösteriyordu. Filmde fazla anlatılamayan ama kitapta tüm detayları verilen şey vampirin insana olan aşkı ve insana olan açlığı arasında kendini kontrol etmeye çalışması, insanın ise vampirden büyülenmesi ve kendisini kolaylıkla öldürebileceğini bile bile yakınında olmak istemesi, hatta onun yanında kendini güvende hissetmesi. Fazla detay vermeyeyim, ilgilenirseniz okuyun. Yani olay geçen filmden sonra yazdığım "vampirin ihtiyaç anında insanın yanında olması, koruması" kadar basit değilmiş.
Ben kitabı beğendim, hatta bugün serinin diğer iki kitabını almaya gidiyorum. Benim de kitaplara olan açlığımı dizginlemem, tatile çıkana kadar okumamam gerek ki gitmeden önceki işlerimi yapabileyim :)
Ve elbette serinin diğer filmleri de çıktığı zaman alınacak, hatta sinemada seyretmek için koca ikna edilmeye çalışılacak.
Filmleri ve kitapları almayı istememin bir nedeni daha var. Bu filmler ve kitaplar da kült mertebesine erişecek, bundan eminim. En azından gençler arasında. Yıllarca televizyonda gösterilecek, Harry Potter serisi gibi ilgi çekecek. Harry Potter'ın 6. filmi bu hafta vizyona giriyor mesela, filmi görmek için sabırsızlanıyorum. Ne diyordum, Harry Potter nasıl bir efsane olduysa bu seri de olacak. Ve ben bu serinin de efsane oluş aşamalarında bulunmak istiyorum. Sadece kendim için değil, çocuklarım için de. Şöyle birşey anlatayım size, daha açıklayıcı olacak bu şekilde. Clive Cussler'ın macera kitaplarını çok severim. Kendisiyle bir yaz tatilinde İzmir'de Gaziemir Migros'tan tesadüfen aldığım İnka Altını kitabıyla tanışmıştım. Dirk Pitt adında bir NUMA elemanının maceralarını anlatıyordu. Kitabı bir solukta okumuştum. Sonradan bu kitabın bir serisini olduğunu öğrenince çok sevinmiş, diğerlerini de almak istemiştim. Kitaplar uzun yıllar önce Altın Kitaplar tarafından basılmıştı ve artık piyasada yoktu. Yavaş yavaş tekrar basılıyordu. Bulabildiğim kitapları okudum, diğerlerini heyecanla beklemeye başladım. Bir arkadaşımın babasında eski serinin tümünün olduğunu öğrenince çok şaşırdım ve sevindim. Kitaplarına zarar vermeyeceğimi, el üstünde tutacağımı anlayınca ödünç alıp okumama izin vermişti arkadaşımın babası. vay canına demiştim, arkadaşıma ne mutlu ki evlerinde bu kitaplar var. Zaman içinde kitaplar raflardaki yerlerini aldılar ve ben de kendi serimi oluşturabildim.
İşte ileride çocuklarımın da benim gibi hissetmesini, bu kitaplar evimizde olduğu için mutlu olmasını, hatta arkadaşlarına hava atmasını istiyorum. Demeliler ki, "annemde Harry Potter serisinin tüm filmleri ve kitapları var, hatta kitapların bazıları ingilizce. Twilight serisi de var, ne kadar şanslıyım". Çünkü inanıyorum ki bu iki seri ileride de şimdiki kadar popüler olacak ve ben sadece kendim için değil, çocuklarım için de yatırım yapmış olacağım.

17 Haziran 2009 Çarşamba

Az bir vakit buldum oh ne ala

Aslında bu arayı posterimi hazırlamakla değerlendirmeliyim, sonra salak kafam diye dağlara taşlara vuracağım biliyorum ama bloguma yazamıyorum diye de içim içimi yiyor. Onun için bari fotoğraf koymayacağım şeyleri aradan çıkarayım dedim.

- Kocamla başlayayım. Hafta içi alt kat komşumuz sizin banyodan bize yine su akıyor diye geldi. Daha önce de olmuştu ve lavabo musluğunun arkasındaki fayansların kırılması, sızıntı yapan eski borunun değiştirilmesi, 1-2 gün süren bir rezillik ve aynıları bulunamadığından uyumsuz fayanslarla sonuçlanmıştı. Aynı şeyler tekrar mı olacak? Sızıntı acaba nerede? Usta müsait mi? Bu ara izin almam mümkün değil başında nasıl duracağım? gibi sorularla cebelleşirken kocamın Perşembe günü Ankara'ya gelmesiyle olaylar çözülmeye başladı. Usta getirildi, kaçağın yerinin küvet-duvar arasındaki açıklık olduğu tespit edildi (umarım ayrıca başka bir yerde yoktur), kocamın ben hallederim demesiyle de işin yarısı bitti bile. Başlamak bitirmenin yarısı değil mi, işte ondan.

Kocamla hırdavatçıları, Koçtaş'ı, Praktiker'i pek severiz, dolaşmaya bayılırız zaten, gittik malzemeleri aldık. Kocam kazıdı, silikonladı, kesti biçti, yaptı etti, banyoyu ustadan daha ustalıkla ve daha özenle halletti. Tüm bu işlerin gece 9-11 arası yapıldığını düşünün ama, aaaaa negüzel diyip geçmeyin. Sahne şu: benim uykum gelmiş, yorgunluktan bayılmışım ama aynı derecede yorgun olan kocam canla başla çalışıyor. Helal olsun dedim.

Asıl sürprizi ise ben ÖSS görevindeyken matkap olmadan fayans aralarına dübellenecek çivileri oturtması, yeni aldığımız banyo askılığını asması, arada daha başka işleri, sorunları da halletmesi oldu. MacGyver 'la evlenmişim diye kasım kasım kasıldım bütün haftasonu.

- Yeni kitabımı okumaya başladım. Sevgili denizero bir ara hangi kitapları okuduğumu sormuştu. Kitap tavsiye edecek yeterlikte görmüyorum kendimi. Benim okuduklarım ilginizi çeker mi onu da bilmiyorum. Harry Potter serisinden Sümer'li Ludingirra'ya kadar değişik bir yelpazem var çünkü. Clive Cussler'a, Alper Canıgüz'e bayılırım, ilk aklıma gelen yazarlar bunlar. Bu aralar Sophie Kinsella'dan "Pasaklı Tanrıça"yı okuyorum, aldığım cep kitabı bu. Sophie'nin Alışverişkolik serisini okumadım, okumayı da düşünmüyorum açıkçası ama bu kitabı ve bir öncesinde okuduğum "Beni hatırladın mı?" hoşuma gitti. Bu aralar kafamı dağıtmak için eğlenceli şeyler okumak istiyorum, bu kitap da pek eğlenceli, dili akıcı, sanki ben okumuyorum da kendi kendine okunuyor, sayfalar çevriliveriyor, yollar kısalıyor vs.

Aram bitti, işe geri dönme zamanı gelmiş de geçmiş bile hatta.

12 Haziran 2009 Cuma

Kitap okusak mı acaba?

Televizyonda karnenizi getirin, kitabınız bizden reklamı çıkmaya başladı tekrar. Güzel bir düşünce ama başarılı olacağını sanmıyorum, keşke olsa. Kitap okumak bir alışkanlıktır ve reklamın da vurguladığı gibi küçük yaşlarda kazanılması gerekir. Bunun için de doğru yönlendirme şart. Öğretmenle başlayıp, anne-babayla devam ettirilmesi gereken bir süreç. Kitap okumak bir zenginliktir bence, hayal gücünü geliştirir, kelime haznesini güçlendirir, karakterlere uygun suratlar, vücutlar, mekanlar yarattırır, beyni çalıştırır, bambaşka yerlere alır götürür.

Ben genelde kütüphane kolu olurdum ortaokulda, lisede, sınıfta minik bir dolap vardı kütüphane olarak kullandığımız. Kitapların listesini çıkarırdım, ödünç almak isteyenlere ben verirdim, kitap alanları takip ederdim, çok hoşuma giderdi. Hiç kitap almayanlar da olurdu, dedim ya küçükten kazanılmalı bu alışkanlık, liseye geçmiş, eşek kadar olmuş adamlar için çok geç.

İlkokul birinci sınıfta derslerin bir saatini kitap okumaya ayırırdık. Ben 2 kitap birden bitirirdim. Resimli çocuk kitapları, ilkokul 1'de ne olacak ki. Öğretmenim inanmazdı gerçekten okuduğuma, anlattırırdı bana kitapları, ben de satır satır anlatırdım. Aynı okulda öğretmen olan anneme şaşkınlık içinde anlatırmış sonrasında.

Daha sonraları daha büyük kitaplara, az resimli çok yazılı olanlara geçtim, sonra da resimsizlere, ama hep okudum. Milliyet yayınlarının minik, cilt kenarları mavi olan bir sürü çocuk kitabı vardı, onları okurdum. Hatta bir tanesi içinde bir sürü piyesin olduğu bir kitaptı, onları canlandırırdım tek başıma. Bir kitabı okurken dünyayla bağlantımı nasıl kesmişsem annemin bana seslendiğini duymamışım, kadıncağız bana bir şey oldu diye korkuyla yanıma gelmişti.

İlkokulumun olduğu semtte bir halk kütüphanesi vardı, oraya üyeydik. Annem ağbimle beni götürürdü, kitap alırdık. Bayılırdım o kütüphaneye. Her hafta başka bir kitap alırdım, hevesle okurdum. Sonra biz büyüyüp evdeki çocuk kitaplarını ne yapalım derken Yenimahalle'deki bir kütüphaneye bağışmamızı önerdi annem. Başka çocuklar da okusun bizim sevdiğimiz kitapları diye mutlu mesut torbalarca kitap götürmüştük.

Kitap ve kitap okuma sevgim hep devam etti. Boş bulduğum her fırsatta okumaya çalıştım, özellikle de otobüste işe gidip gelirken. Sabah boş koltuk buldu mu oturup uyuyanlara da gıcık oldum hep. Japonya'da tam beğenime göre bir okuyucu kitlesi görüp hayranlıkla izlemiştim oysa. Adamlar metroda giderken ayakta olsalar bile çıkarıp birşeyler okuyorlardı. Kitap olsun, manga denen çizgiromanlar olsun, gazete olsun, mutlaka okuyorlardı. Gazeteler sabah ve akşam olmak üzere 2 sefer basılıyordu. Sabah gazetesini alıp okuyorlar, sonra şehrin her yerinde olan geri dönüşüm kutularına atıp akşama yenisini alıyorlardı. Gazete tirajlarını siz tahmin edin. Bizdeyse ancak uyuyorlar çünkü gece geç yatıyor halkımız, dizi seyrediyor.

Dedim ya, küçükken kazanılır bu alışkanlık. Anne-babası akşamları sadece televizyon seyreden, evlerine gazete bile girmeyen çocukların kitap okuyan bir birey haline gelmesi ancak mucize olur. Çocuklar en yakınlarındaki kişileri örnek alırlar, onların davranışlarının doğru olduğunu düşünürler. Ebeveynlerden biri bile kitap okusa çocuk üzerinde olumlu etkisi olur.

Bahane bulmayın, kitaplar pahalı demeyin. Korsan kitap alın asla demiyorum, ben almadım, almam da. Sigara verilen paraya acımıyorsunuz, kitaba da acımayın. Sigaranızı, dışarıda içtiğiniz kahvelerin sayısını azaltın. Ya da şu anda cep kitapları çıkarıyor bir sürü yayınevi. Büyük boyu 27 TL olan kitapları 9.90 TL'ye almanız mümkün. İnternetten daha fazla indirimle de alışveriş yapabilirsiniz. Haydi bu da olmadı kütüphaneler hala var. Hangimiz üyeyiz peki? Ya da yerlerinden haberdar mıyız? Ben kütüphaneye gitme alışkanlığımı kaybettim, itiraf edeyim, 1-2 tanesi dışında diğerlerinin yerlerini bilmiyorum bile, özellikle Eskişehir'dekileri hiç bilmiyorum ama yine de kitaba para ayırıyorum, okuyorum. Arkadaşlarıma (iyi bakacağına emin olduklarıma) ödünç veriyorum, çok beğendiğim, tekrar tekrar okumak istediğim kitaplar dışındakileri zaman zaman fakülte kütüphanemize bağışlıyorum. Okuyan var mı bilemem. Sadece Türk Dili dersinde ödevleri varsa okuyorlar kitapları. Oysa kütüphanemize yeni kitaplar, çok satanlar da alınıyor zaman zaman.

Yıllar önce bir öğrenciyle konuşuyorduk. Demişti ki bana, "ben hep biyografi, tarihsel gerçekleri anlatan kitaplar okurum, roman okumak bir şey kazandırmaz, vakit kaybıdır". Düşüncesinin yanlışlığını anlatamadık ama yine de en azından birşeyler okuyor diye sevindik diğer asistan arkadaşımla. Ya diğerleri? Cep telefonlarından Facebook'a, MSN bağlanabiliyorsan, sürekli mesaj yazıyorsan kitap okuyacak vaktin de olmuyor tabii ki, ondan sonra gelsin dilde yozlaşma, gitsin güzelim Türkçemiz.

10 Mart 2009 Salı

Ne zamandır kitap okuyamıyorum

Uzun zamandır kitap okumadığımı farkettim. Hatta çok da şaşırdım buna. Bu aralar hayatım tamamen ders kitapları, makaleler arasında geçiyor. Arada dergi okumaya çalışıyorum ama onlar zaten kısa sürüyor. Eskiden otobüste gidip gelirken okurdum. Bir süredir babam getirip götürdüğü için (sağolsun) yol oldukça kısa sürüyor, kendimi kitaba kaptıramıyorum. Otobüsle eve döndüğüm ender akşamlarda ise ortalık karardığı için bari gözlerim sağlam kalsın diye okuyamıyorum. Eskişehir'e geliş gidişlerimde ise ya bir makale bakıyorum, ya bir ders notunu gözden geçiriyorum ya da çoğunlukla yaptığım gibi uyuyorum.

Otobüs yolculuklarında teker döner dönmez uyuyabilen insanlardanım. Hiç uykum olmasa bile inanılmaz bir şekilde içim geçiyor. Kocamla yaptığımız seyahatlerde benden nefret eder mesela. Yolda fazla konuşmaktan hoşlanmasa bile yanındakinin yüzünde bir gülümsemeyle uyuması çok sinir bozucu oluyormuş :)

Bunun temeli galiba zamanında Çankırı-Ankara arasında yaptığım yolculuklara dayanıyor. Bakıyorum da benim hayatım çoğunlukla yollarda geçmiş. Yıllar önce Çankırı'da Sağlık Müdürlüğü'nde çalışıyordum, 16 ay boyunca Pazartesi sabah gittim (bazen de Pazar akşam), Cuma akşamı geri döndüm. Çankırı en büyük dezavantajı Ankara'nın çok yakınında olmak olan küçük bir şehirdi. Kaldığım süre boyunca ev kiralamıştım, akrabalarım da vardı, bana yardımcı olurlardı sağolsunlar ama iş-ev arası maksimum 5 dakika yürüme mesafesi olunca Kızılay'daki kalabalığı, insanların yürürken omuz atmasını bile özler hale gelmiştim. Cuma akşamları iş çıkışında 6 arabasına yetişir, yol hemen bitsin de bir an önce Ankara'ya kavuşayım diye hemen uyurdum. Demek ki taa o zamanlara dayanıyor bu otobüse biner binmez uyuma isteği.

Kitap diyordum, peki okuyamama durumum kitap almamı engelliyor mu? Hayır. Alıp, diğer okunacak kitapların yanına yığıyorum hepsini. Aslında bir başlasam gerisi gelecek onu da biliyorum ama bir sürü işim var yapmam, yetiştirmem gereken, bu sefer de onlar kalacak, adım gibi biliyorum.

Kısır döngü içindeyim, ama elbet kurtulacağım :)

25 Aralık 2008 Perşembe

Kısa kısa (kolyeler, kitap, Anna Karenina)

Takı kutumdan ve kolyelerim için de askı gibi bir çözüm aradığımdan geçenlerde bahsetmiştim size. Kolyelerim için pratik zekalı annemden pratik bir çözüm geldi. Askı sistemi oluşturana kadar idare eder. Ortalarda dağılmalarından bıkarak bir fotoğraf albümünün içine koyuvermiş. Hani fotoğraf bastırdığınızda stüdyonun verdiği dandik albümlerden. Her sayfasına bir kolye yerleştirmiş, derli toplu olmuşlar. Bükülüp şekilleri bozulmadığı sürece fena bir çözüm değil aslında, en azından dediğim gibi askı bulana kadar.



Alper Canıgüz diye bir yazar var. İlk 2 kitabını bir solukta okumuştum, okurken de gülmekten yerlere yatmıştım. Kitabın arka kapağındaki yazıları okumanız bile almanız için yeterli, içine şöyle bir bakıp karar vereyim demeye hiç gerek yok. Zekice kurguları var kitaplarında ve bir yerlere göndermeler. Mesela ilk kitabının kahramanlarından biri Hector Berlioz, ikincisi Alper Kamu adında bir çocuk. Hatta 2. kitabının arka kapağındaki yazı da şu adreste var ne olur okuyun, beğenmezseniz kitabı boşverin. Hatta İstanbul hakkındaki aşağıda resmi görülen şu kitabı da sırf onun da bir hikayesi var diye almıştım. Sürekli kitapçılara, internet sitelerine bakar, yeni kitabı çıkmış mı diye sorarım. Nihayet dün baktığımda yenisinin de çıkmış olduğunu gördüm, hemen gidip alacağım çok sevindim. Adı Gizli Ajans. Bu seferki hikayesi bir reklam şirketinde geçiyormuş, belki reklamcı arkadaşların ilgisini çekebilir :) En kısa zamanda bunu sonra da diğerleri tekrar okuyacağım.

Gelelim son başlığımıza, Anna Karenina. Bir solukta okuduğum bir kitaptı. İngilizce olarak satılan klasikler serisinden almıştım, içim burkularak da okumuştum. Sonra da filmini seyretmiştim. Şimdi Ankara Devlet Opera ve Balesi bale olarak sergiliyor. Yarım saat kadar önce 8 Ocak temsilinin biletlerinin satışa çıktığını belirten bir mail aldım. Hemen online bilet satış sistemine girdim ki ne göreyim bilet kalmamış. Yuh. Sistemin şöyle bir güzelliği var, koltuklar doldukça insan şeklini alıyor, size bunların üzerine imleci götürerek hangi bilet internetten alınmış, hangisi gişeden satılmış, hangi koltuklar protokole, çalışanların akrabalarına falan ayrılmış görebiliyorsunuz. Her temsilde genelde en öndeki sıradan 6-8 koltuk ayırırlar, bunun biliyorum. Ama bu sefer salonda ilk 9 sıra, balkondan ilk 3 sıra direkt olarak ayrılmış. Kalanlar da hemen satılmış. Bu pazartesi olacak temsile baktım, onda da aynı şekilde. Tamam anlıyorum, ilk temsiller bunlar, balerinlerin baletlerin eş dostları, aileleri gelecek seyredecek ama bu kadar da yer ayrılır mı? Madem öyle yap onlara ayrı 1-2 özel temsil, herkes gelsin yavrusunu alkışlasın, o temslleri satışa sunma, sonra biz sıradan insanlar için de biletlerin tamamen satıldığı temsil sun. Çok sinirlendim sabah sabah. Kimbilir ne zamana bilet alabilirim.