geçmişten sayfalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geçmişten sayfalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2009 Salı

Nihayet kolyemi tamamladım

Hayır, hayır, takı tasarımına başlamadım. Bahsettiğim kolye anaokulundayken yapıp da anneme son anda vermekten vazgeçtiğim yıldız şehriye kolyesi. Kolyenin hikayesini şurada anlatmıştım, isterseniz bakıverin, ben de tekrar yazmayayım. Yazıyı yazdıktan sonra çeşitli bahaneler nedeniyle bir türlü yapamamıştım. Bu akşam vakit ayırdım ve anneler günü için hazırladım. Minik minik şehriyeleri boyamak çok vakit alıcı bir işmiş, küçücükken nasıl yaptık acaba çok merak ettim. Sonuç olarak çok da kötü olmadı galiba. Yaklaşık 33 yıl önce vermediğim kolyeyi biraz gecikmeli olarak vereceğim anneme (biraz mı, pes). Annem de benim gibi sulugözdür, herhalde bu yılki anneler günümüz çok sulu geçecek :)

7 Ocak 2009 Çarşamba

Van'dan resimler

Geçenlerde evdeki dağınıklığımı bir nebze olsun toparlamaya, orada burada biriken kağıtları, fotoğrafları ve daha aklınıza gelebilecek her türlü ıvır zıvırı tasniflemeye çalışırken (yine başarılı olamadığımı ifade edeyim) elime 2 tane fotoğraf filmi geçti. Zamanında slayt filmi olarak çekmişim, ancak kesip slayt çerçevesine koymamışım. Aslında düşünüyorum da, en az 4 -5 film olması gerekiyordu, gerisi nerede onu da bilmiyorum. Dijital fotoğrafçılığın olmadığı (ya da en azından bizim için kullanılabilir olmadığı dönemden kalma resimler) 2001 yılına aitler. Artık bunları slayt çerçevesine koymanın bir anlamı da kalmadı, dijitale aktarmak lazım direkt. Neyse ki bizim bölümde slayt tarayıcı var. Kendisi farklı bir aparatla slayt filmlerini kesilmemiş halde de tarıyor. Hemen elimdeki 2 filmi dijital ortama aktardım ve sizler içinde de 1-2 tane resim eklemek istedim. Bu resimler Van Gölü'nde bulunan Akdamar adasından. İlk resim tekneyle adaya yanaşırken çekildi, ya da adadan ayrılırken, hatırlamıyorum. Tarih 29 Haziran 2001. Tepelerde hala kar olduğunu görebilirsiniz. Oysa biz Van Gölü'ne yüzdük bile aynı gün. O zamanlar Van Gölü canavarı da çok popülerdi, belki bize görünür diye bekledik ama yoktu. Araziye giderken yanıma mutlaka mayo alırım, nerede denize, göle girme fırsatının çıkacağı belli olmaz, hazırlıklı olmak lazım. Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nin misafirhanesinde kalıyorduk bir sürü adam, misafirhane göl kenarındaydı ama kampüste göle girilmiyordu, biz de bu emelimizi Akdamar adasında gerçekleştirdik. Hazırlıksız gelenler de ayaklarını suya sokmakla yetindi. Van Gölü sodalı bir göl biliyorsunuz, suyun kaldırma kuvvetinin az olması bir yana bastığınız taşlar o kadar kaygan ki dışarı çıkmak istiyorsanız kayıp düşerek bata çıka ilerliyorsunuz. Bir yandan da diğer düşenlere gülerek tabii. Kendimi şanslı hissediyorum oralara kadar gidip Van Gölü'nde yüzebildiğim için. Bizim mesleğin en sevdiğim yanı bu zaten. Kongreler sayesinde normalde gidip görmeyeceğiniz yerlere gidiyorsunuz. Daha sonra da bir Erzurum gezimiz var, ondan da bir ara bahsederim (fotoğrafları bulmam lazım önce).

Adanın adının Ah Tamara'dan geldiği söylenir. Hikayeyi bilirsiniz, papazın kızına bir genç aşıktır, geceleri göl kıyısında buluşurlar. Genç karşı kıyıdan sevgilisinin tuttuğu ışığa doğru yüzerek gelir. Papaz bunu anladığında bir gece feci bir fırtına varken göl kıyısına elinde lambayla gelir. Karşı kıyıdaki sevgilisi ışığı görünce fırtınaya rağmen sevgilisini görebilmek için kendini göle atıp yüzmeye başlar ancak boğulur gider. Tamara da kendisini kayalıklardan atar, o da boğulur. Başka yerler için de anlatılıyor olabilir, ama bize burası için anlattılar.

Bu resimde de Akdamar Kilisesi görülüyor. Birkaç yıl sonra restorasyon başlamıştı, geçen senelerde de bittiği hakkında gazetede haberler çıkmıştı hatırlıyorum. Son hali nasıldır bilmiyorum, yine gidip görmek lazım.


Bu da kilisenin duvarından. Bu da bahçeden bir görünüm. Kayaların üzerindeki haçları görebilirsiniz sanıyorum. Daha bir sürü resim olmalı aslında ama dediğim gibi kimbilir neredeler. Aynı gezi sırasında Doğubeyazıt'a İshak Paşa Sarayına, Van Kalesi'ne, Muradiye'ye de gitmiştik. O fotoğrafları da bulayım da eğer görmeyen varsa yurdumuzda ne güzel yerler olduğunu görebilsin. Umarım sıkılmazsınız.

23 Kasım 2008 Pazar

Hiç o kadar korkmamıştım

Geçen sene başıma gelen bir şeyi yazacağım bugün. Nedense dün aklıma geliverdi birden bire. Madem kendime günlük olsun diye de yazıyorum bu blogu, bunu da yazayım ki ileride geri dönüp okuduğumda "aaa böyle bir şey olmuştu evet" diyebileyim.

Geçen sene Eylül ayında (o zamanlar) Kıbrıs'ta yaşayan ağabeyim iş gereği Ankara'ya geleceğini söyledi. Uçuş numarası, geliş saati öğrenildi. Havaş'ın servisi bizim fakülteye yakındır, orada karşılayacaktım onu. Okulda nedense kimseler yoktu, izin döneminin sonuydu galiba, bir tek hocam vardı. Ona da durumu anlatıp ağabeyimi (ay dayanamayacağım ağabey yazmaya) ağbimi karşılamaya gideceğimi söyledim. Sonra dedim ki kendi kendime, "uzun zamandır gelememişti Türkiye'ye, haydi git süpriz yap, havaalanında karşıla onu. Kapıdan çıkıp da seni görünce şaşırsın." Yetişmek için apar topar çıktım okuldan, son hızla gittim. Yürüdüm mü taksiye mi bindim hatırlamıyorum ama herhalde yürümüşümdür (hafıza zayıflamaya başlamış bile, yazdığım iyi olmuş). Baktım kalkmak üzere olan bir otobüs, hemen bineyim dedim. Bir sonraki 15 dakika-yarım saat arasında bir süre sonra kalkacaktı (bu da gitmiş hafızadan). Amma velakin otobüste yer yokmuş. Ben de binmezsem geç kalacağım (uçağın zamanında geleceğini varsayarsak). Yüzümdeki acılı ifadeyi gören şoför hostes koltuğunda oturmayı kabul edersem beni alabileceklerini söyledi ben de hiç ikiletmeden hemen kuruldum koltuğa. Oh ne rahat, en önde etrafa baka baka gidiyorum. Telefonları hemen kapadım tabii. Elektronik aksama zarar vermesin diye hemen kapatırım. Ama mutlaka içeride kapatmayan 1-2 sığırcık olur. Gıcık olur o gün işleri rast gitmesin diye beddua ederim (Beddua etmeyi hiç sevmem, edilmesini de istemem, en kötü bedduam budur. Şu andan itibaren 24 saat süreyle işin rast gitmesin derim, ne de olsa benim canımı tehlikeye atıyor, bu kadar ağır bir bedduayı hak etti. Ama hayati önem taşıyan birşey de olmasın). Neyse, dağıtmayayım konuyu. Gayet güzel gidiyoruz. Ben yaklaşık 2 yıl sonra ağbimi görecek olmanın sevinciyle içim kıpır kıpır sürekli saatime ve etrafa bakınıyorum. Önde bir de ekran da hatta, otobüsün orasını burasının kamera görüntülerini şoföre gösteriyor. Pursaklar'a gelmeden biraz önceydi sanırım, şoför telefonunu açtı bir yeri aradı. Dedi ki "Bagajdan bir uyarı geliyor. Denedim ama durmuyor, tekrar uyarı veriyor. Cep telefonu olabilir belki". Hakikaten de bir şeylere basıyor, orayı burayı kurcalıyor, kamera görüntülerine bakıyor ama bagajın içini gösteren yok tabii. Aklımdan o anda geçenler aynen şunlar: (Etrafta oraya buraya bomba koyma paranoyası da var, hayalgücüm sınır tanımadı haliyle). Şoför herhalde girişteki güvenliği aradı. Bagajda bir şey varmış, Cep telefonu olabilirmiş ama öyle olsa güvenliği arar mıydı? Acaba karşıdakiler ne dedi. Gerçi adam rahat da görünüyor ama ya bomba varsa. Cep telefonunun bagajda ne işi olur ki? Olsa da açık mı olur? Başka bir cihaz mı var acaba? Yoksa bomba mı? Uçağa mı bomba koyacaklar yoksa otobüse mi? İntihar bombacısı mı var yoksa otobüste?

Bunların hemen akabinde otobüste bomba olduğuna kendimi ikna ettikten sonra ne zaman patlayacağı konusuna geçtim:

Hemen mi? Yoksa havaalanında mı? Güvenlik acaba girişte bizi durdurup hemen aramaya mı başlayacak? Patlarsa ne olacak? Ne zaman olacak? Demek ölmeye gitmek böyle birşeymiş.

Sonra da geride kalanlar aklıma geldi tabii ki:

Acaba bir sonraki otobüsü mü bekleseydim? Ama ölüm çekiyor derler ya, öyle bir şey oldu demek ki, yoksa hostes koltuğuna neden oturtsunlar beni, kesin ecelim geldi ben de koşarak gittim. Kaderin önüne geçilmez napalım. İyi de kimseye haber veremedim ben. Kocam, annemler nerede olduğumu bilmiyor. Ben burada ölürsem bu otobüste olduğumu öğrenme şansları var mı? Cep telefonlarım kapalı. Şimdi açıp konuşamam da. Kocama son bir kez seni seviyorum demeden mi öleceğim? Ya annemler, mahvolurlar bunu duyunca. Peki ya araba taksitleri ne olacak? Ben ölünce kocam ödeyebilecek mi? Banka arabaya el mi koyar yoksa, daha yapacak işler de vardı, yarım kaldı hepsi.

Çok kötü bir his. Aklıma 11 Eylül'deki uçak yolcularının aileleriyle son kez konuşması geldi. Ne zor bir şey olmuştur kimbilir, hem arayan hem de aranan kişi için. Offf, içim sıkıldı, ben belki de konuşamayacağım bile. Dünya üzerinde nerede olduğumu bilen tek kişi hocam, o da sadece Havaş terminaline gittiğimi sanıyor, burada olduğumdan kimsenin haberi yok.

Pursaklar-havaalanı arası nasıl geçti anlatamam. O yol ne kadar uzun olabiliyormuş meğer (üstelik de alt geçitler vs. ile sürenin kısalmasına rağmen). Bu arada şoför hala normal görünüyor. Vay be diyorum adam ne kadar soğukkanlı, otobüste panik çıkmasın diye kendini zorluyor herhalde.

Neyse, girişe geldik, durduran olmadı. Demek ki içeride boşaltacaklar diyorum. Otobüs önce giden yolcu kapısına yanaşıyor. Çabuk inin diyorum içimden, ben de bir an önce atayım kendimi otobüsten. Ama ben de inemiyorum çünkü şoför gelen yolcu kapısına gideceğimi biliyor, otobüse binerken söylemiştim. Zaten hemen inersem de bombacının ben olduğumdan şüphelenir belki. İçim içimi yerken gelen yolcu kapısına yanaşıyoruz ve ben teşekkür edip atıyorum kendimi aşağıya. O halde bile kibarım.

Sonra ağbimin uçağının rötar yaptığını öğreniyorum. Beklemeye başlıyorum. Kocamı arayıp hemen soluk soluğa olan biteni anlatıyorum. O da bana haklı olarak "salak" diyor. Kendime derim ama başkasından duymayı hazetmem. Ama bu sefer o kadar yakıştı ki bu sıfat bana, sesimi çıkarmadım. Çok kızdı bana neden haber vermedim diye. Ya sana birşey olsaydı diye kızdı durdu. Ben olsam çok daha ağır şeyler söylerdim hatta. Ama o kadar apar topar bindim ki otobüse tamamen ecele gider gibi o kadar olur yani. Biraz da hayalgücümün etkisiyle böyle bir macera yaşadım ama olmayacak şey de değil.

Buradan sonra da bir hikaye var aslında ama yazmayacağım, o da bana kalsın. Sonra ağbim kapıdan çıktı ve herşeyi unuttum.

19 Kasım 2008 Çarşamba

Unutulan bir gelinlik modeli

Geçenlerde bir blogda gelinlik modelleriyle ilgili bir yazı vardı hatta ben de yorum yazmıştım ama hangi blogdu unuttum. Bu kadar unutkanlık olur mu pes diyorum artık. Yıllar önce gördüğüm bir model vardı, evlenirsem buna benzer bir şey yaptırabilir miyim acaba diye düşünmüştüm. Işıl ışıl bir modeldi, çok beğenmiştim. Sonra aklımdan çıktı gitti, evlenirken de zerre kadar hatırlamadım. Modelin nasıl bir şey olduğu dediğim gibi, geçen gün yorum yazınca aklıma gelmişti. Yine de tam olarak hatırlayamamıştım. Ama az önce fakültede bir iş için disket lazım olduğunda eski disketleri karıştırırken o modelle karşılaştım . Hangi siteden bulmuştum, ne zaman görmüştüm hatırlamıyorum ama bence hala çok güzel. İleride nikah tazelemeyi falan düşünürsek aklımda olsun :)

18 Kasım 2008 Salı

Geçmişe bir yolculuk daha

Bugün geçmişe gitme günüm anlaşılan. Bugüne yetişemiyorum ama geçmişte dolanacak vakit bulabiliyorum, bravo bana. Ama ne yapayım, şu anda radyoda dinlemekte olduğum bir şarkı aldı götürdü beni. Radyoodtü dinlerim hep. Eskişehir'deyken de internet üzerinden dinliyorum. İnternet yayınları kesik olduğunda veya başka bir kanal dinlemek zorunda olduğumda içim bayılıyor, çok sevdiğim müzikten nefret ediyorum resmen. Cıs tak cıs tak garip garip şarkılar içimi bunaltıyor. O yüzden yıllardır Radyoodtü dinliyorum, kemikleşmiş bir hayranım yani. Ama nasıl sevmeyeyim ben bu radyoyu, baksanıza U2'dan en sevdiğim şarkıyı, With or Without You'yu çalıyorlar. Şarkı taaa lise dönemimden. Tam yılına bakmak için internete girmeli veya eve gittiğimde cd'ye bakmalıyım ama ben lise sonda almıştım bu kasedi. Yıllar sonra cd'sini de almıştım hatta. U2'nun bence en iyi albümüdür. Baksanıza şarkı neredeyse 20 yıllık ama hala zevkle çalınıyor, dinleniyor. Hatta dün de Erasure'dan bir şarkı çaldılar (Ship of Fools). Erasure ise lise yıllarımdan (belki de daha önce) sevdiğim bir grup. Eee, ben bu radyoyu dinlemeyeyim de ne dinleyeyim, cıs tak cıs tak şarkıları mı? Kalsın.

Bu arada 100. yazıya doğru yaklaşıyorum, pek heyecanlandım şimdi.

Not: Ekleme yapmam lazım. Az önce radyoda bir kızın isteğini çalıyorlardı. Issız ada konseptinde 3 şarkı seçiyor ve neden seçtiklerini de söylüyorlar eğer isterlerse. Bu kız dedi ki " Anastasia'dan "Left Outside Alone" şarkısını istiyorum çünkü benim çocukluğuma ait bir şarkı. Yuh dedim ben de. Bu kadar yaşlandım mı ben? Ne zaman yaşlandım peki?

5 Kasım 2008 Çarşamba

Bir kuş hikayesi

Dünkü yazımda bir saka hikayesi anlatacağımı yazmıştım. Fazla geciktirmeden yazayım. Bundan yaklaşık olarak 14 yıl önce bir yaz akşamıydı. Bir gün apartmanımızın kapıcısı kapıya geldi. Anneme dedi ki "abla çocuklar aşağıda bir kuş bulmuş, sizin kuşlardan biri kaçtı herhalde". O zamanlar da muhabbet kuşlarımız vardı. (Ağbime yaşgünü hediyesi olarak gelen Bacak'tan beri muhabbet kuşu besliyoruz.) Bizde kuşlar genelde serbesttir, kafese girer çıkarlar, istedikleri gibi takılırlar. Acaba bir yeri açık unuttuk da kaçtılar mı diye hemen fırladım. Bir baktım ki aynen duruyorlar (Bir gün inanmazsınız, cam ardına kadar açık kalmıştı da bu kuşlar kıllarını bile kıpırdatmamışlardı, bu bakımı, ihtimamı nerede bulacaklar başka, akıllı hayvanlar). Bizim kuşlar evdeyse o kuş kimin? Hemen getir dedik adama, başkasının zavallı kaçak kuşu çocukların elinde hırpalanmasın, bizimkilere okeye dördüncü olsun bari dedik (3 tane vardı evet). Biz muhabbet kuşu beklerken kahverengimsi, yavru bir kuş geldi. Kahverengi ama serçe değil, değişik bir şey. Hemen Meydan Larousse'a baktık, pek birşeye benzetemedik. Akşam babam eve geldiğinde baktı ve hemen bu bir saka yavrusu dedi. Sakaları bilirsiniz, eğer bilmiyorsanız da şu yandaki güzellik oluyor kendisi. Seslerinin çok güzel olduğunu duymuştum. Ama satılmaları da bildiğim kadarıyla yasaktı. Demek elimizdeki bu çirkin yavru (yandaki resme bakınca çirkin kaldı haliyle) bir sakaydı, ne güzel onu da besleriz dedik. Fazladan bir kafesimiz daha vardı, ona yerleştirdik kendisini, yem ve su koyduk. Bizim kuşlar da kafesinin üstüne konup arkadaşlık ettiler buna (daha ziyade meraktan çatladılar). Bu biraz yem yedi ama fazla değil. Babam bunun anne babası da yakınlardadır aslında deyince ertesi gün kafesi balkona koymaya karar verdik. Bir ara balkondan sürekli aynı sesin geldiğini farkettik. Gece boyunca korkudan çıt çıkarmayan hayvan balkonda hep aynı şekilde ötüyordu. Annemle hemen balkona koştuk. Bir de baktık ki balkondaki çamaşır tellerinin üstünde 2 tane kuş. Biz gelince kaçıştılar tabii, yavru da canhıraş feryatlarına devam etti. Babam haklıymış dedik, kuşun anne babası gelmiş. Yavru uçabiliyor mu uçamıyor mu bilmiyorduk, o yüzden hayvanı kafesten çıkarıp balkon zeminine koyduk. Biz yere koyar koymaz yavru uçmaya başladı. Biraz ilerleyince anne babası da bizi görünce kaçtıkları yerden çıktılar ve yavruyu ortalarına alarak uzaklaştılar. Annemle ağzımız açık kaldı. Demek hayvan bir şekilde yuvadan uzaklaştı ve geri dönecek takati kalmayınca apartmanın çocuklarının eline düştü. Kuşlarda annelik-babalık duygusunun bu kadar geliştiğini bilmiyordum, aramaya çıkmışlar demek ki yavrularını, ya da kuşun feryatlarını duyup geldiler, bilmiyorum artık. Ama üçünün birlikte uçarak uzaklaştığı o sahne hala aklımdadır ve düşündükçe hala gözlerim dolar. Keşke bir video kameramız olsaydı da çekebilseydik. Şimdi okuyunca tavuk suyu çorbasına hikayeler mi neydi, onun gibi olmuş ama gerçekten de yaşanmış bir olaydır bu.

12 Eylül 2008 Cuma

Bugünün benim için önemi

Bugün 12 Eylül 2008. Bilinen bir yıldönümünden bahsetmeyeceğim. Bahsedeceğim şey tamamen kendimle ilgili. Bugün, doktora sınavına girişimin 5. yıldönümü. 5 yıl önce bu saatlerde heyecan içinde sınava girmeyi bekliyordum. Bütün gece uyumayıp heyecanım yatışsın diye 1 şişe passiflora şurubu içmiştim (sınava kadar da devam etmiştim) ama hiç faydası olmamıştı. Sözlü sınavlar sözkonusu olduğunda biraz heyecanlı bir tipim. Yıllar öncesinin Farmakognozi final sınavı sözlülerinden kalan bir araz. Bir ara onu da anlatırım. 5 yıl önce bugün hayatımın en önemli sınavına girdim ve başarıyla verdim, darısı doçentliğe inşallah. Doçentlik demişken, 5 yıldır yardımcı doçent kadrosu bekliyorum bu arada (oda arkadaşım 6). Taşra üniversitesi tabir edilen daha yeni üniversitelerden birindeki, doktorasını benden sonra veren ve şu anda birkaç yıllık Yar. Doç. olan bir arkadaşım geçen sene başka bir arkadaşa şöyle dert yanıyordu. "Kadro için çok bekledim, gelmesi tam 8 ay sürdü". Dövecektim kendisini :)

12 öfkeli adam

Bu sabah birden bire aklıma geldi . Zamanında cezaevine girmişliğim var benim. Neyse ki mahkum olarak değil, ziyaretçi olarak. Ortaokulda (hangi yıl hatıramıyorum) okurken (TED) bir cumartesi günü için isteyenlere bir tiyatro oyunu davetiyesi vermişlerdi. Oyun "12 öfkeli adam" idi ve Mamak cezaevinde oynanıyordu. Oyuncuların hepsi cezaevinde yatan mahkumlardı. 10-15 kişilik bir grupla gittik. Detayları çok hatırlayamıyorum ama oyun çok güzeldi. Tiyatro geçmişi olmayan hükümlülerin performansları inanılmazdı. Oyundan sonra oyuncularlar da tanıştık, hepsinin ellerini sıkıp tebrik ettik. Bu aralar öfke yönetimi haberleri dolanıyor ya gazetelerde, herhalde o yüzden aklıma geldi. Şimdi nerede o oyuncular-mahkumlar kimbilir.

11 Eylül 2008 Perşembe

Yürüyelim

Diyetimi bulabildiğim her fırsatta yürüyüşle desteklemeye çalışıyorum. Bu akşam da fakülteden biraz erken çıkıp Ankamall'e gideyim dedim. Dönüşteki planım ise duruma göre metro ile yenimahalle 1. durağa gitmek ve eve yürümek ya da direkt olarak Ankamall'den yürümekti. Ankamall'i çok severim. Ankara'daki en sevdiğim AVM'dir. Migros AVM iken de severdim. Tek başıma dolaşıp ona buna bakmaya da bayılırım. Sıkılmadan saatlerce dolaşabilirsiniz. Hele şimdi Ankamall olmuşken gezecek daha çok yeri var. Ama ben artık eskisi gibi gezemiyorum. Ankamall'i kocamla gezmeye o kadar alışmışım ki, o yanımda olmayınca birşeyler eksik gibi geliyor, hemen ne yapacaksam halledip çıkıyorum. Bugün de öyle yaptım, alacaklarımı aldım ve kendimi dışarı attım. Konuyu biraz dağıttım galiba. Neyse. Baktım yüküm hafif, direkt yürümeye karar verdim. Yolu biraz da uzatarak 1 saat 20 dakika gibi bir sürede eve vardim. Yaklasik 4 km yürümüşüm. (İçeride yürüdüklerimi saymıyorum tabii). Akşam yemeği saatimi biraz oynatmak zorunda kaldım ama herhalde zararı olmaz, yürüdüm ne de olsa. Yürüyüş demişken, zaman zaman aklıma gelen birşeyi paylaşmak istiyorum. Artık hemen her semtte sağlıklı yaşam parkurları var ve bir sürü insan yürüyüş yapıyor. Yürüyen insanları gördükçe aklıma Cevat Kurtuluş geliyor. Yaşı uygun olanlar hatırlar herhalde, eskinin karakter oyuncusu, en çok uşak rollerine çıkardı, doktor, bakkal olduğu da olurdu. Tipi itibariyle esas oğlan asla olamadı. Hollywood'da yaşasaydı Actor's Guild vs sayesinde filmlerinin telifiyle gül gibi geçinip giderdi. İşte sağlıklı olmak için yürüyüş yapan insanları gördükçe yıllar önce okuduğum bir haberi hatırlarım. Haberde Cevat Kurtuluş'un otobüs bileti için harcayacak parası olmadığı için, nereye gidecekse onu hatırlamıyorum, gideceği yere yürürken kalp krizi geçirdiği ve öldüğü yazıyordu. Az önce google'da hangi tarihte öldüğünü bulmaya çalışırken vikipedi ve başka bir çok sitede ölümüyle ilgili olarak sadece "6/9/1992'de geçirdiği kalp krizi sonrasında öldü" yazdığını gördüm. Kuru bir ölüm haberi. O krizin ne şartlarda geldiği yazmıyordu. Yaşlı bir adam için sıcak bir havada belki de kilometrelerce yürümenin kalbi nasıl zorladığı, bir insanın otobüs biletine harcayacak parasının olmadığı için yürümek zorunda kalışı... Neyse, ara sıra aklıma gelir işte. Nur içinde yatsın.

Tarihte bugün

Bugün 11 Eylül, yani Hollywood filmlerinde görülen İkiz kulelerin yıkıldığı saldırının yıldönümü. Tam 7 yıl olmuş. O tarihlerde doktora çalışmam için bitki materyali toplamak için iki arkadaşımla beraber (Seda-Okan çifti) Hatay'a gitmiştik, otobüsle geri dönüyorduk. Mola verdiğimiz bir yerde onu bunu alalım diye aşağıya inip markete girmiştik. Otobüste radyo veya televizyon çalışmıyordu o yüzden televizyondaki görüntülere bir anlam verememiştim. Aynen film sahnesi gibiydi, meğerse gerçekmiş. Nasıl şaşırdığımızı anlatamam. Detayları öğrenmek için Ankara'ya varmayı beklemiştik. Hala da ürpererek hatırlarım.