Vaktim azalıyor. Hafiften heyecanlanmaya başladım, daha çalışacak çok şey var, vaktim kısıtlı. Hoş, önümde 1 yılım, 2 yılım olsa bile hep birşeyler eksik kalacak.
6 Ekim'e kadar pek ortalarda olmayacağım. Çok istememe rağmen blogları da takip edemeyeceğim. Umarım size iyi haberler veririm de sonrasında istediğim şeyleri yapacak, tüm kaçırdığım postları okuyacak, en önemlisi de kendimi tamamen çocuklarıma adayacağım vaktim olur. Benim için dua edin olur mu?
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Eylül 2011 Salı
18 Ocak 2011 Salı
Dün önemli bir gündü
Dün önemli bir gündü kocam ve benim (aslında herkes) için. Parmaklara aylar sonra oje sürüldü, saçlar bigudiyle sarıldı, Ankara'daki dolabımdan getirtilen takımın pantalonuna sığılınca sevinildi ancak fermuarın kapanamayacağı anlaşılınca annenin pantalonu giyildi, makyaj yapıldı, sabahın köründe evden çıkılıp 7 trenine yetişildi, zor açılan gözler koltuğa oturunca iyice kapandı ve Ankara'ya doğru yola çıkıldı.
Dün Doçentlik sınavım vardı. Aylardır çalışamadığım ve son 3-5 günde şunu da okuyayım, bunu da çalışayım dediğim için kafam karman çorman oldu. 2 ay 10 günün verdiği uykusuzluk ve yorgunluk da birşeyler anlamama engel oldu. Aslında raporlu olduğum için sınava girmemek için başvuruda bulunabilirdim ama girmek, nasıl birşey olacağını görmek istedim. Sınavın Ankara'daki bir fakültede yapılması büyük şanstı benim için, Eczacılığın olduğu her yerde olabilirdi ne de olsa (birinci yedek jüri üyesinin olduğu yere göre seçiliyor yapılacak yer). Ne değişirdi, bilmediğim bir yere gitmek daha fazla gererdi, bir de daha uzun süre alırdı, başka birşey olmazdı.
Az çalıştığım ve hiçbirşey hatırlamadığım için önceleri girsem mi girmesem mi ikilemi yaşadım. Oda arkadaşımla birlikte başvurmuştuk, bana bir sürü not yollamıştı çalışmam için sağolsun. En azından onun emeğine saygısızlık etmemek için girmeye karar verdim. Kader arkadaşım ayrıca ne de olsa, yalnız bırakmak istemedim. Her ne kadar o inanmasa da sınavı geçip cübbe giydirdiklerinde orada olup mutluluğunu paylaşmak istedim.
Kocamla trene bindik ve önce bizim sonra da diğer fakültenin yolunu tuttuk. Önce arkadaşımı aldılar, 2.5 saatlik bir sınavdan sonra cübbesini giydirerek başarılı olduğunu açıkladılar, öğle yemeğinden sonra da saat 2.30 gibi beni aldılar. 2-2 buçuk saatlik bir sınav sonrası tahmin ettiğim üzere başarılı olamadım. Stres-heyecan ve yorgunlukla bildiğim şeyleri bile tam ifade edemedim, pratik dersinde yıllarca anlattığım konular aklıma gelmedi, bilmediğim bir sürü şey de olunca bir sonraki sınava kaldı işim. Üzüldüm mü? Hayır. Ağladım mı? Evet. Ama asla üzüntüden değil. Sinir boşalması, stresin üzerimden kalkmasıyla ister istemez ağlayıp ferahladım. Çalışıp da kalmış olsaydım çok üzülürdüm gerçekten. Ama çalışmadığımı, bunun için de çok geçerli bahanelerimin olduğunu hem ben hem de jüri üyeleri bildiği için içim rahattı.
Ama bundan sonrakine gayet iyi hazırlanacağım. Bebeklerimle düzenimizi oturtunca çalışmak için daha fazla imkanım olacak. 2. sınava kendimden emin şekilde girecek ve sonunda gülerek (ya da yine sinir boşalması nedeniyle ağlayarak) çıkacağım ama bu sefer üzerimde o cübbe de olacak. :)
Not: Dönüşte 2 . vagondaydı yerlerimiz. 2. vagon engelli koltuklarının bağlanabildiği boşluğu olan vagon. Bu nedenle o vagondaki tuvalet de engelli vatandaşlarımızın tekerlekli sandalyelerinin girebilmesi için özel olarak tasarlanmış, düğmeyle açılan kapısı olan kocaman bir tuvalet. Görünce ağzım açık kaldı. Hamileyken göbek yarım metre önde gezdiğim zamanlarda trendeki tuvaletlere zor sığar, içeri türlü manevralarla kıvrak hareketlerle girer olmuştum. Keşke bu tuvaletlerin varlığını o zaman öğrenseydim :)
Dün Doçentlik sınavım vardı. Aylardır çalışamadığım ve son 3-5 günde şunu da okuyayım, bunu da çalışayım dediğim için kafam karman çorman oldu. 2 ay 10 günün verdiği uykusuzluk ve yorgunluk da birşeyler anlamama engel oldu. Aslında raporlu olduğum için sınava girmemek için başvuruda bulunabilirdim ama girmek, nasıl birşey olacağını görmek istedim. Sınavın Ankara'daki bir fakültede yapılması büyük şanstı benim için, Eczacılığın olduğu her yerde olabilirdi ne de olsa (birinci yedek jüri üyesinin olduğu yere göre seçiliyor yapılacak yer). Ne değişirdi, bilmediğim bir yere gitmek daha fazla gererdi, bir de daha uzun süre alırdı, başka birşey olmazdı.
Az çalıştığım ve hiçbirşey hatırlamadığım için önceleri girsem mi girmesem mi ikilemi yaşadım. Oda arkadaşımla birlikte başvurmuştuk, bana bir sürü not yollamıştı çalışmam için sağolsun. En azından onun emeğine saygısızlık etmemek için girmeye karar verdim. Kader arkadaşım ayrıca ne de olsa, yalnız bırakmak istemedim. Her ne kadar o inanmasa da sınavı geçip cübbe giydirdiklerinde orada olup mutluluğunu paylaşmak istedim.
Kocamla trene bindik ve önce bizim sonra da diğer fakültenin yolunu tuttuk. Önce arkadaşımı aldılar, 2.5 saatlik bir sınavdan sonra cübbesini giydirerek başarılı olduğunu açıkladılar, öğle yemeğinden sonra da saat 2.30 gibi beni aldılar. 2-2 buçuk saatlik bir sınav sonrası tahmin ettiğim üzere başarılı olamadım. Stres-heyecan ve yorgunlukla bildiğim şeyleri bile tam ifade edemedim, pratik dersinde yıllarca anlattığım konular aklıma gelmedi, bilmediğim bir sürü şey de olunca bir sonraki sınava kaldı işim. Üzüldüm mü? Hayır. Ağladım mı? Evet. Ama asla üzüntüden değil. Sinir boşalması, stresin üzerimden kalkmasıyla ister istemez ağlayıp ferahladım. Çalışıp da kalmış olsaydım çok üzülürdüm gerçekten. Ama çalışmadığımı, bunun için de çok geçerli bahanelerimin olduğunu hem ben hem de jüri üyeleri bildiği için içim rahattı.
Ama bundan sonrakine gayet iyi hazırlanacağım. Bebeklerimle düzenimizi oturtunca çalışmak için daha fazla imkanım olacak. 2. sınava kendimden emin şekilde girecek ve sonunda gülerek (ya da yine sinir boşalması nedeniyle ağlayarak) çıkacağım ama bu sefer üzerimde o cübbe de olacak. :)
Not: Dönüşte 2 . vagondaydı yerlerimiz. 2. vagon engelli koltuklarının bağlanabildiği boşluğu olan vagon. Bu nedenle o vagondaki tuvalet de engelli vatandaşlarımızın tekerlekli sandalyelerinin girebilmesi için özel olarak tasarlanmış, düğmeyle açılan kapısı olan kocaman bir tuvalet. Görünce ağzım açık kaldı. Hamileyken göbek yarım metre önde gezdiğim zamanlarda trendeki tuvaletlere zor sığar, içeri türlü manevralarla kıvrak hareketlerle girer olmuştum. Keşke bu tuvaletlerin varlığını o zaman öğrenseydim :)
4 Aralık 2008 Perşembe
Sabah sabah
Eğer o ikili bir çiftse ve ileride çocuk falan yapmayı düşünüyorlarsa vay anam vay. Aynı fütursuzluğu yavrularına da işleyecekler, o garipler de doğrusunun bu olduğunu düşünerek büyüyecekler. Buradan da tabii ki diğer bir naçizane fikrime geçiş yapıyoruz: Herkes anne-baba olmamalı.
15 Eylül 2008 Pazartesi
Herkes anne baba olmalı mı?
Yıllardan beri savunduğum bir fikir var, zaman içinde çok haklı olduğumu da görüyorum, etraftaki insanlar sürekli ispatlıyorlar sağolsunlar. Belki biraz acımasızca ve insan doğasına aykırı ama bence herkes anne baba olmamalı. Belli bir eğitimi olmayanlar kesinlikle olmamalı. Buradaki eğitimden kastım yüksekokul, üniversite eğitimi falan değil, bildiğiniz aile terbiyesi ve kişilerin kendilerini ebeveyn olarak eğitmeleri. Çevrede o kadar çok bilinçsiz insan var ki inanamıyorum. Ve bu kişiler kendileri gibi çocuk yetiştiriyorlar, o çocuklar da kendileri gibi..... Kısır döngü işte. Yıllar önce otobüs durağında beklerken şöyle bir şey olmuştu. Her sabah aynı saatte eksprese binerdim o zamanlarda ve o saatte binenler de genelde aynı insanlar olurlardı. Bir karı koca vardı, kadın 2. çocuklarına hamileydi. Bir sabah hava biraz soğuktu, burnu aktı kadının, cebinden selpak çıkarıp burnunu sildi. Buraya kadar herşey normal. Sonrasında selpağı gayet güzel yere attı. Gayri ihtiyari bakmışım. Mendilinizi düşürdünüz diyecektim hatta ama ne o ne de kocası rahatsız olmuş gibi görünmüyorlardı, muhtemelen dediğimi anlamayacaklardı. Minik bir örnek ama bence önemli. Sokaklara çöp atmak hem de bunu son derece umarsızca yapmak bence kabul edilmez bir davranış ve çocuklarının görüp örnek alacakları şey de bu. Ben elimdeki çöpü bir çöp kutusu bulana kadar elimde, cebimde, çantamda taşıyan biriyim, yere atmaya içim elvermez, yapamam ve yapanlara da hayret ederim. Neyse. Bunları yazmamın asıl nedeni dün gece yaşadığım bir şey. Gece 12 gibi yatmıştık. Yan komşularımız ve çocukları hakkında daha önce kısacık yazmıştım. 1.5-2 yaş arası bir oğlan. Çocuk gece ağlamaya başlamıştı. Olabilir tabii, uyuyamamıştır, korkmuştur vs ama annenin tavrı korkunçtu. Çocuk ne sebeple olursa olsun ağlarken annesi "Sessiz olacaksın, duyuyor musun beni" diye bas bas bağırıyordu. Diyelim çocuğun ağlaması sadece şımarıklıktan, istediği şeyi yaptırmak için. Öyle bile olsa annenin bu bağırışlarından sonra ben bile korktum, o el kadar çocuk nasıl şaşırmıştır kimbilir. Bir çok kez bu şekilde bağırdı, çocuk da ağlamaya devam tabii. En sonunda kadın "sessiz olacaksın, gebertirim seni" diye bağırınca yuh dedim. Bunlar ne biçin insanlar. İnsan çocuğuna nasıl böyle davranabilir? Aklım almıyor. Çocuk sahibi olmak için yıllarca bekleyen, tedavi olan, doktor doktor gezen, yine de olmayıp evlat edinen bir sürü insan var, bir de böyle insanlar var. Çocuğu doğurmak ona böyle davranma hakkını verir mi sorarım size. Hiç kimseyi kınama, başına gelir derler ama bunu kınamayayım da ne yapayım. Ben ki muhabbet kuşum ölünce karalar bağladım, ağlamaktan helak oldum, hiç mi içi acımadı o annenin çocuğuna, kendi canına, kanına delirmiş gibi bağırırken?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)