6 Ağustos 2008 Çarşamba

Kısa bir arazi

Tatil öncesi ve tatil yazılarına hala başlayamadım biliyorum, önce araya kısa bir arazi yazısı karıştırayım dedim. Bugün Kırıkkale civarına bir bitkiyi aramaya gittim. En sıcak günlerden biri olacakmış endişesine günümüzün belası kene de eklenince insan biraz çekiniyor ilk başta ama araziye çıknca herşeyi unutuyor. Uzun zamandır araziye çıkmamıştım, biraz hamlamışım. Aldığım kilolar da cabası tabii, tepeleri inip çıkarken nefes nefese kalınca en kısa sürede bunlardan kurtulmaya karar verdim. Keklik gibi sekmeli dağlarda, tepelerde, bu kilolar herşeye bela. Kene endişesini paçalarımızı çorapların içine sokarak ve kene kovlar sıkarak bertaraf etmeye çalıştık. Soldaki resim ayaklarımın arazinin başlangıcındaki halini gösteriyor sonrasındaki hali biraz pis. Toprak jipsli olunca çok kolay ufalanıp kayıyor. Kayan toprağı olan bir tepeye çıkmak ve inmek biraz kirli bir iş, sokak çocuklarına döndüm bir nevi. Sol dizimde oluşan baskı da cabası. Zaman zaman beni yoklayan diz ağrısı, üzerine yüklenmek zorunda kaldığım için, eve gelip dinlendikten sonra kendini iyice belli etti. İşte kilo vermek için ayrı bir neden daha. Bir yerde 5 kg fazlanın bile eklemler üzerinde çok fazla yüke neden olduğunu okumuştum. İyi okumamışım demek ki, kaç kiloya tekabül ettiğini hatırlamıyorum. Çok diyelim. Yukarıda keneye karşı silahım görülüyor (armed and dangerous). Aşağıya da araziden bir manzara ekledim: Tepelerdeki tebeşir kayalar (bilimsel adını bilmiyorum). 1-2 parça aldım, gerçekten de tebeşir :) Neyse, sonuç olarak bitkiyi bulduk, üzerimde kene yok galiba, sadece diz ağrısıyla atlattım bu kısa arazi macerasını. Kilo verme kararlılığı da cabası.

3 Ağustos 2008 Pazar

Tatil bitiyor

Bugün iznimin son günü. Artık işbaşı yapma zamanı geldi. Son 1 haftadır Eskişehir'de evimdeydim. İlk 2 gününde ağbim de bizimle birlikteydi, blog'a yazılacak tatil öncesi ve tatil anılarına ve eklenecek fotoğraflara onunla çekilen fotolar ve gidilen yerler de eklendi. Daha fazla birikmeden oturup yazmam gerekiyor. Tatil sonrası işlerimle birlikte hepsini toparlamalıyım.

Ama yazmadan edemeyeceğim birşey var. Bu son bir hafta bana cennetteymişim geldi. Evimde kocamla beraber olmanın dışında, evimde sessizlik içinde olmayı kastediyorum. Normalde haftasonları evimize geldiğimizde bizi özellikle üst komşularımızın ve bir miktar da yan komşularımızın gürültüsü karşılıyor. Üst komşudan yana hiç şansımız yok zaten. Bir önceki kiracının küçük bir çocuğu vardı. Emekleme dönemi vs gayet rahattık ama ayaklanıp koşturmaya başlayınca kabusumuz olmuştu. Çocuktur koşacak elbette ancak gece 11-12 gibi pek çekilmiyor özellikle de cuma günü yorgun argın Ankara'dan gelmişseniz. Bu yüzden taşındıklarında ne yalan söyleyeyim pek sevinmiştik ancak gelen gideni aratır derler ya, çok doğruymuş. Ev 1-2 ay kadar boş kaldıktan sonra 3 çocuklu bir aile taşındı. Çocuklar 2 kız ve bir oğlan olmak üzere birbirine yakın yaşlarda. Ablalar ilkokulda, en küçük olan ise ya anaokulunda ya da 1. sınıfta tam bilemiyorum. Oğlan herhalde son bulunmasının nedeniyle fazlasıyla şımarık. O yüzden maalesef gece gündüz tepemizde koşturmaca hiç eksik olmuyor. Duvarlar kağıt gibi de olunca çocukların birbirlerine bağırıp çağırmaları, bir süre sonra babalarının karşılık vermesi dayanılacak gibi değil. Anneleri de sanıyorum ev hanımı ve oldukça titiz. Evi her gün mutlaka süpürüyor. Temizlik güzel şey tabii ama süpürme işlemi sürekli olarak ve genellikle sabahın erken saatlerinde dan dun duvarlara vurularak yapılınca sinir bozuyor. Her gün yapıldığını bilince de "acaba ne zaman başlayacak" endişesi, gerilimi de cabası. Yan komşularımızın da küçük bir oğlu var. Bebekken ağlamasını elbette ki tolere ettik, olacak o kadar ama biraz büyüyüp akciğer kapasitesini keşfetmesi bizim için yine iyi olmadı. O yüzden tatilden dönüp de her iki komşularımızın da evde olmadığını anlayınca dünyalar bizim oldu. Sessizlik ne güzelmiş. Ne tepemizde koşturan ayaklar, ne bağırış çağırışlar, ne televizyonun sesi gümbür gümbür açılarak seyredilmesi ne de gecenin ikisinde garip bir şekilde bağırarak ağlayan bir çocuk ve onu susturmaya çalışan, bu esnada da garip şarkılar söyleyen bir baba. Uzun sürmeyecek biliyorum, fırsat varken bu anın tadını çıkarmalı...

26 Temmuz 2008 Cumartesi

Tatil sonrası

Bana kısa gelen bir aradan sonra tatil öncesi ve tatil havadisleriyle burada olacağım. Öyle çok fazla havadis yok, bildiğiniz deniz, kum, güneş, bir de mehtap beni sormuş, neredeymişim :)

10 Temmuz 2008 Perşembe

Geçmişe yolculuk

Zaman makinesi henüz icat edilmedi ama aslında bizi geçmişe döndürmesi için bu kadar karmaşık bir alete gerek de yok. Burnumuza gelen bir koku, ağzımızdaki bir tat, duyduğumuz bir şarkı bizi geçmişe götürmek için yeterli. Özellikle koku ve tat hafızamız inanılmaz. mp3 player'ımdaki şarkıları dinlerken böyle bir yolculuk yaptım ben de. Rock ve pop ağırlıklı olmak üzere şarkılar dinliyordum. Rasgele olarak çalan şarkılardan biri Skid Row grubundan 18 and life idi. Grubu bilir misiniz bilmiyorum, bu şarkıları ben lisedeyken piyasaya çıkan Youth Gone Wild albümlerindendi (yaşım ortaya çıkacak ). Televizyonda seyrettiğim klibini an be an hatırlarım. Hatırlamamın en önemli etkeni de elbette ki solistleri Sebastian Bach idi. Yandaki fotoğrafta tam olarak görülemiyor fakat adamın dümdüz, sarı ama çiğ sarı değil, çok hoş bir renkte (boya olmalı fakat çok iyi tutturulmuş bir renk, zaten eğer doğalsa adam kesinlikle bir ilah) uzun ve inanılmaz derecede gür saçları, kalkık bir burnu vardı. Tam bir erkek güzeli diyelim. O saçları az kıskanmadım, keşke benim de öyle olsa diye az hayıflanmadım. Yıllar geçti, başka albümler de yaptılar fakat benim için Youth Gone Wild albümleri her zaman 1 numara oldu. Yıllar sonra onu yine televizyonda gördüm ama bu sefer CNBC-e'nin yayınladığı bir dizide bir bas gitaristi canlandırıyordu, ara ara görüldüğü bir roldü, sürekli kadroda değildi. Belki görmüşsünüzdür, Gilmore Girl dizisinden bahsediyorum. Başrol oyuncuları olan anne-kızın karşısındakini ne zaman dinliyor da cevap verebiliyor acaba diye düşündüğünüz, neredeyse nefes almadan konuştukları "kadın" dizisi. (Ağbim ve kocam nefret ediyordu mesela, dizi bitince en çok onlar sevindi galiba). Dizideki bazı genç karakterlerin bir rock grubu vardı (adı Hep Alien), gruba bas gitarist aramaya başladıklarında 1-2 çocuk babası, orta yaşlı bir gitarist başvuruyordu ve önce yaşı itibariyle çekimser kalsalar da gitar çalışını duyunca gruba dahil ediyorlardı. Adam bana nedense tanıdık geliyordu ama bir türlü çıkaramıyordum. Daha sonra internette dizi hakkında birşeylere bakarken o adamın Skid Row'un solisti Sebastian Bach olduğunu gördüm. Bana biraz değişmiş geldi haliyle. Öncelikle o hayran olduğum dümdüz gür saçları artık yine uzunca ama kat kesimliydi ve keçe gibiydi sanki. Hayalimdeki görüntüsü var mısın yok musunda büyük ikramiyeler açılınca duyulan şangır şungur sesleriyle yıkılmıştı. Yıllar geçti tabii, hepimiz değiştik, Metallica ve Bon Jovi üyeleri bile saçlarını kestirdiler (Jon Bon Jovi'nin röfleli, kabarık uzun saçları da ayrı bir yazı konusu olur tabii ki), onun da değişmesi doğal. Bu aşamada eski vesikalık resimlerime göz attım. Küçüklükten itibaren çekilen resimlerimi ayrı bir yerde saklarım. Her saç değişikliğinde veya yılda bir vesikalık çektirmeye gayret ederim. Böylece zaman içindeki kendi değişimimi kronolojik bir sırayla görebiliyorum. En yakın zamanda bu permalı saçlarımla da bir tane çektirmeliyim. Baktım da ben o kadar değişmemişim sanki, biraz kilolanmışım ama gerisi aynı gibi sanki. Ya da insanoğulunun en kolay yaptığı şeyi yapıyor, kendimi kandırıyorum :)

9 Temmuz 2008 Çarşamba

Bir sergi

Bu akşamüstü fakülteden biraz erken çıkıp Antares'e gideyim dedim. Yenimahalle otobüslerine binip kafamda şapka, elimde su, kavurucu bir sıcakta kısa bir yürüyüşten sonra ulaştım. İlk olarak Ebruligünler'in kendi blogunda bahsetmiş olduğu banklara oturdum. Daha önce gittiğimde genelde kalabalık olduğu için oturma fırsatı bulamamıştım, bu sefer boştu, oturdum ve kulaklarını bol bol çınlattım. Gerçekten de çok rahatlarmış.

Hemen ilerideki koridorda "Hollywood Antares'te" sergisi vardı. Bazı filmlerde kullanılan orijinal kostüm ve aksesuarların sergilendiği minik bir sergi diyelim. Geleceğini duymuştum ama tamamen aklımdan çıkmış, gelmişken bir göz attım ben de. Ankara'daki sergiyi duymadıysanız belki de İstanbul'da sergilendiği sırada gazetelerde çıkan "Matrix'in gözlüğü çalındı" yazısını hatırlarsınız. Gözlük bulunamamış anlaşılan, sadece Neo'nun giydiği bolero kılıklı kısa bir ceket vardı. Bazı akseuarların yanında da film afişleri, hatta filmin o kısımlarının gösterildiği minik bir LCD ekran vardı. Filmler American Pie, Fight Club, the Godfather, Saw, Minority Report, Rocky, Being John Malkovich vs. Hepsinin yanında da orijinal olduklarını belirten imzalı bir belge var. Bir kaç fotoğraf çektim, sizlerle paylaşayım. Çektiğim fotolar ve ait oldukları filmler:

Being John Malkovich: Çok ilginç bir filmdi. Herşeyden önce bir oyuncu hakkında böyle bir film yapılması eğer biyografisini filme almıyor veya hakkında bir belgesel hazırlamıyorsanız çok ilginç. Bir sahnede Cameron Diaz o korkunç saç modeliyle evrak dolabının arkasındaki tünelden girip John Malkovich'in burnundan çıkıyordu. Bu maske nerede kullanılmıştı hatırlamıyorum ama filmin o sahnesi nedense aklıma kazınmış.

Minority Report: Tom Cruise'un kullandığı uyuşturucu kapları diyeyim. Ne diyeyim bilemedim şimdi. Arkada da Ed Wood filminin bir aksesuarı varmış.

Fight Club: Bu film kocamın çok sevdiği filmlerden biri. O yüzden özellikle çekmek istedim. Tyler Durden'in giydiği kıyafet olarak hatırlarsınız sanıyorum.

Biraz daha fazla aksesuar, kostüm olsa daha iyi olurdu bana göre. Belki de ben işime gücüme bakayım diye fazla hızlı gezdim. Siz de görmek isterseniz 13 Temmuz son gün, bilginiz olsun.

8 Temmuz 2008 Salı

Sevdiğim bir ressam

Dün geceki hüzünden sonra biraz neşelenmeye ihtiyacım var. Aklıma İlkay'ın suluboya resimleri geldi. Bende resim yapma konusunda pek yetenek olmadığı için internetten sevdiğim bir ressamın resimlerine bakayım dedim. Raoul Dufy ile ilk olarak Karanfil sokaktaki Dost Kitabevinin alt katında karşılaşmıştım. Fakültedeki odama çerçeveletmek için bir resim arıyordum. Ararken gözüme çarptı. Suluboya fırça darbeleri gelişigüzel koyulmuş gibi bir resimdi. İnsanda bunu ben de yaparım gibi bir düşünce uyandıran (kazın ayağı öyle değil tabi). Bende canlandırdığı hisleri aktarıyorum, herhangi bir sanat tarihçisinin görüşleri değil bunlar. Baktığım anda öylesine basit ama bir o kadar da doğal. Sanki başka türlü anlatılmamalıymış, çizilmemeliymiş gibi. Seçtiği renkler birleşip bir gökkuşağı oluşturuyor gibi, içimi neşeyle dolduruyor her baktığımda. Fauvizm akımının önde gelen ressamlarındanmış, sonra kübizme kaymış galiba, esasen bahsedilen bu akımlar hakkında hele de ilk akım hakkında hiç fikrim yok. Tek bildiğim bu resimlerin kendimi iyi hissettirdiği.

7 Temmuz 2008 Pazartesi

Şu aşk denen şey...

Her derde deva olan, ölümcül hastalıkların bile üstesinden gelen aşk bir tek kendini kurtaramıyor. Bir kez azalmaya başladı mı çaresi olmayan bir yola giriyor, bitiyor gidiyor. Çevremde öyle aşklar gördüm ki asla biteceklerine inanmadım. Form değiştirmesi normal bir süre sonra ama tamamen bitmesi inanılmaz. Aşkı bitiren şey sanki bir virüs, ister bünyede mevcut olsun ister sonradan dışarıdan alınsın tıpkı bağışıklık sisteminde olduğu gibi, ilişki zayıflayınca ortaya çıkıp hızla çoğalıyor, son sevgi liflerini tüketinceye kadar da durmuyor. Antivirallerin pek etkili olduğu söylenemez bu durumda, o büyük aşk yitip gidiyor. Bir arkadaşım "evlilikte çocuk şart" demişti geçen hafta konuştuğumuzda. "Daha doğrusu her türlü ilişkide uğruna emek harcanacak ortak bir gaye, bir amaç lazım". Çok haklı. Bu herhangi bir şey olabilir ama çocuk en güçlüsü. Projeler biter, hobilere vs duyulan heves söner ama annelik ve babalık ömür boyu sürer. Bundan daha güzel bir ortak amaç da olamaz zaten. Her zaman geçerli değil elbette, eğer virüs çok kuvvetliyse, aşk bitmiş, ilişkinin içi koflaşmış sadece dışında ince bir kabuk kalmışsa en ufak bir rüzgarda o da yıkılır gider, neler paylaşılmış ve daha neler paylaşılacak gözünün yaşına bakmaz bile. Hüzünlüyüm bu akşam. Bitme aşamasına tanıklık ettiğim bir aşk için üzülüyorum...