17 Ağustos 2008 Pazar
Bir filmin aklıma getirdikleri
13 Ağustos 2008 Çarşamba
Atasözü ama bizden değil
Sabah mail hesabıma bakarken, anasayfamdaki Quote of the day (Günün alıntısı) kısmındaki atasözü çok hoşuma gitti. Bir Musevi atasözü yazmışlar bugün. İslam inancına tam olarak uymuyor çünkü biz Müslümanlar Allah'ın her yerde olduğuna inanırız ama yine de anneleri onurlandırması açısından hoşuma gitti, buraya yazmak istedim.
Aynen kopyalıyorum:
"God could not be everywhere, so he created mothers"- -- Jewish proverb
Aynen kopyalıyorum:
"God could not be everywhere, so he created mothers"- -- Jewish proverb
11 Ağustos 2008 Pazartesi
Sonbahar adım adım yaklaşıyor
10 Ağustos 2008 Pazar
Tatil öncesi
Artık vakit bulup yazsam iyi olacak, yazılar iyice birikmeye başladı çünkü. Ne zamandır ertelediğim tatil öncesi yazısıyla başlayayım en iyisi, herhalde gerisi de gelir.
Tatil öncesinde bir arkadaşımızın düğünü için eşim Ankara'ya gelmişti. Çok uzun zamandır uygulamaya koymak istediğim Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Kale ve Hayvanat Bahçesi ziyareti planlarım vardı. Bu arada hepsini gerçekleştirme fırsatı buldum. Eşimin her geldiğinde yaptığımız şey genellikle aliışveriş merkezlerine gidip biraz alışveriş, biraz gezme, biraz yemek ve benim olmazsa olmazım sinema olurdu. Hatta zaman zaman başka yerlere gitmiyoruz diye bana sitem eder ama bu kültür gezisi planımdan bahsedince de alışveriş merkezine gitmeye tav olurdu. O da haklı tabi, ne de olsa geçen sene başarısız bir girişimimiz olmuştu. Tempo Tur'un rehber eşliğinde ücretsiz olarak gerçekleştirdiği günübirlik bir Antik Ankara turu vardır. Yılda birkaç kez yaparlar. Bir keresinde ben de katılmıştım, Ulus'taki Roma Hamamı'ndan başlayıp, yukarıya Kale'ye kadar yürüyerek çıkılan, bu arada etraftaki her yerin gezildiği bir geziydi. Normalde Etnoğrafya müzesinde sonlanan gezi tadilat nedeniyle orayı kapsamıyordu (şimdi açık ama, gidebilirsiniz). Ömrünün sadece 2-3 yılını (o da kesintili olarak) Ankara dışında geçiren biri olarak bu geziyi bu kadar ertelediğim için kendime çok kızmıştım. Bu nedenle eşime de aynı turu uygulamaya karar verdim. Zaman olarak geçen senenin çok sıcak bir cumartesisi diyelim. Anafartalar Çarşısı'nın bombalanmasından 1 hafta kadar önce hatta.
Roma Hamamı'yla tura başladık. Orayı hiç bu kadar kalabalık görmemiştim. Okullar arası bilmemne yarışmaları vardı, bir sürü çocuki öğretmenleri, velileri derken ortam piknik alanına dönmüştü. Kalabalıktan uzak durarak etrafı gezinmeye çalıştık ancak her taşın üstünde oturup yemek yiyen, çöplerini tarihi eserlerin üzerine fütursuzca koyan insanlar sinirimiz bozmuştu. Oradan kaçarcasına çıkıp Julianus sütununun yanından geçip Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne doğru yürümeye başlamıştık. Sol taraftaki antik tiyatroyu (maalesef pek fazla bir şey kalmamış) geçip yokuş yukarı sıcağ
ın etkisiyle iyice kendimizden geçince vazgeçip rotamızı Ankamall'e doğru çevirmiştik.
ın etkisiyle iyice kendimizden geçince vazgeçip rotamızı Ankamall'e doğru çevirmiştik.Ama bu sefer eşim beni kırmadı ve direkt Müze'ye çıktık. Gitmek istememin bir nedeni de Müze Kart almaktı. Panolarda reklamlarını görmüşsünüzdür, 20 YTL karşılığı 1 yıl boyunca tüm müze (özel müzeler hariç) ve ören yerlerine ücretsiz girmenizi sağlayan kart. Kart internetten de alınabiliyor, ama hazır gitmişken alalım dedik. Gerçi bizim için pek de gerekli değil, akademisyen olduğumuz için bir çok yere çok fazla ücret ödemeden girebiliyoruz ama yine de güzel bir uygulama.
Müzenin girişinde hemen fotoğraflarımızı tarayıp kartlarımızı hazırlamaya başla
dılar, biz de içeriyi gezmeye başladık. Fotoğraf makinemin pillerini kontrol etseydim keşke, maalesef daha açar açmaz "pil değiştir" dedi ve kapandı. Ben de cep telefonuyla bir kaç resim çektim.
dılar, biz de içeriyi gezmeye başladık. Fotoğraf makinemin pillerini kontrol etseydim keşke, maalesef daha açar açmaz "pil değiştir" dedi ve kapandı. Ben de cep telefonuyla bir kaç resim çektim.Müze adı üstünde Anadolu'daki medeniyetlerin eserleri üzerine. Turistlerin çok ziyaret ettiği, bizlerin ise az ilgi gösterdiği bir yer. Sol üstteki resim herkesin bildiği, hem Ankara'nın hem de üniversitemin simgesi olan Güneş Kursu. Onu çekmezsem olmazdı yani. Sağdaki de sağlık tanrısı Asklepion. Bergama'daki Asklepion'a da gitmiştim, fotoğraflarını bulabilirsem onu da bir ara yazayım.
Alttaki de iç odalardan genel görünüm.
Alttaki de iç odalardan genel görünüm. Müzeyi gezip bitirdikten sonra girişten müze kartlarımızı alıp, yukarıya, Kale'ye doğru yürümeye başladık. Kale'den önce Çengel Han'ı görelim dedik. Rahmi Koç'un restore ettirdiği eski bir han. Restorasyondan önceki halini görmüştüm, o yüzden karşılaştığım han beni oldukça şaşırttı. Gezip, basılabilecek herşeye basıp dinleyip, çalıştırdıktan sonra güzel ve hafif bir yemek yedik. Keşke yemeseydik de Kale'ye gittiğimizde Zenger Paşa'da vs. güzel bir Ankara manzarası eşliğinde birşeyler yeseydik, neyse, başka sefere. Oradan Kale'yi şöyle kısacık gezip yürüyerek Ulus'a geri döndük. Bana kalsa Bakırcılar Çarşısını, Çıkrıkçıları da gezerdik ama bu kadarı eşime eziyet olurdu.
Hayvanat bahçesi için zamanım kalmadı, onu da bir sonraki yazıda anlatayım.
6 Ağustos 2008 Çarşamba
Kısa bir arazi
Tatil öncesi ve tatil yazılarına hala başlayamadım biliyorum, önce araya kısa bir arazi yazısı karıştırayım dedim. Bugün Kırıkkale civarına bir bitkiyi aramaya gittim. En sıcak günlerden biri olacakmış endişesine günümüzün belası kene de eklenince insan biraz çekiniyor ilk başta ama araziye çıknca herşeyi unutuyor. Uzun zamandır araziye çıkmamıştım, biraz hamlamışım. Aldığım kilolar da cabası tabii, tepeleri inip çıkarken nefes nefese kalınca en kısa sürede bunlardan kurtulmaya ka
rar verdim. Keklik gibi sekmeli dağlarda, tepelerde, bu kilolar herşeye bela. Kene endişesini paçalarımızı çorapların içine sokarak ve kene kovlar sıkarak bertaraf etmeye çalıştık. Soldaki resim ayaklarımın arazinin başlangıcındaki halini gösteriyor sonrasındaki hali biraz pis. Toprak jipsli olunca çok kolay ufalanıp kayıyor. Kayan toprağı olan bir
tepeye çıkmak ve inmek biraz kirli bir iş, sokak çocuklarına döndüm bir nevi. Sol dizimde oluşan baskı da cabası. Zaman zaman beni yoklayan diz ağrısı, üzerine yüklenmek zorunda kaldığım için, eve gelip dinlendikten sonra kendini iyice belli etti. İşte kilo vermek için ayrı bir neden daha. Bir yerde 5 kg fazlanın bile eklemler üzerinde çok fazla yüke neden olduğunu okumuştum. İyi okumamışım demek ki, kaç kiloya tekabül ettiğini hatırlamıyorum. Çok diyelim. Yukarıda keneye karşı silahım görülüyor (armed and dangerous). Aşağıya da araziden bir manzara ekledim: Tepelerdeki tebeşir kayalar (bilimsel adını bilmiyorum). 1-2 parça aldım, gerçekten de tebeşir :)
Neyse, sonuç olarak bitkiyi bulduk, üzerimde kene yok galiba, sadece diz ağrısıyla atlattım bu kısa arazi macerasını. Kilo verme kararlılığı da cabası.
rar verdim. Keklik gibi sekmeli dağlarda, tepelerde, bu kilolar herşeye bela. Kene endişesini paçalarımızı çorapların içine sokarak ve kene kovlar sıkarak bertaraf etmeye çalıştık. Soldaki resim ayaklarımın arazinin başlangıcındaki halini gösteriyor sonrasındaki hali biraz pis. Toprak jipsli olunca çok kolay ufalanıp kayıyor. Kayan toprağı olan bir
tepeye çıkmak ve inmek biraz kirli bir iş, sokak çocuklarına döndüm bir nevi. Sol dizimde oluşan baskı da cabası. Zaman zaman beni yoklayan diz ağrısı, üzerine yüklenmek zorunda kaldığım için, eve gelip dinlendikten sonra kendini iyice belli etti. İşte kilo vermek için ayrı bir neden daha. Bir yerde 5 kg fazlanın bile eklemler üzerinde çok fazla yüke neden olduğunu okumuştum. İyi okumamışım demek ki, kaç kiloya tekabül ettiğini hatırlamıyorum. Çok diyelim. Yukarıda keneye karşı silahım görülüyor (armed and dangerous). Aşağıya da araziden bir manzara ekledim: Tepelerdeki tebeşir kayalar (bilimsel adını bilmiyorum). 1-2 parça aldım, gerçekten de tebeşir :)
Neyse, sonuç olarak bitkiyi bulduk, üzerimde kene yok galiba, sadece diz ağrısıyla atlattım bu kısa arazi macerasını. Kilo verme kararlılığı da cabası.
3 Ağustos 2008 Pazar
Tatil bitiyor
Bugün iznimin son günü. Artık işbaşı yapma zamanı geldi. Son 1 haftadır Eskişehir'de evimdeydim. İlk 2 gününde ağbim de bizimle birlikteydi, blog'a yazılacak tatil öncesi ve tatil anılarına ve eklenecek fotoğraflara onunla çekilen fotolar ve gidilen yerler de eklendi. Daha fazla birikmeden oturup yazmam gerekiyor. Tatil sonrası işlerimle birlikte hepsini toparlamalıyım.
Ama yazmadan edemeyeceğim birşey var. Bu son bir hafta bana cennetteymişim geldi. Evimde kocamla beraber olmanın dışında, evimde sessizlik içinde olmayı kastediyorum. Normalde haftasonları evimize geldiğimizde bizi özellikle üst komşularımızın ve bir miktar da yan komşularımızın gürültüsü karşılıyor. Üst komşudan yana hiç şansımız yok zaten. Bir önceki kiracının küçük bir çocuğu vardı. Emekleme dönemi vs gayet rahattık ama ayaklanıp koşturmaya başlayınca kabusumuz olmuştu. Çocuktur koşacak elbette ancak gece 11-12 gibi pek çekilmiyor özellikle de cuma günü yorgun argın Ankara'dan gelmişseniz. Bu yüzden taşındıklarında ne yalan söyleyeyim pek sevinmiştik ancak gelen gideni aratır derler ya, çok doğruymuş. Ev 1-2 ay kadar boş kaldıktan sonra 3 çocuklu bir aile taşındı. Çocuklar 2 kız ve bir oğlan olmak üzere birbirine yakın yaşlarda. Ablalar ilkokulda, en küçük olan ise ya anaokulunda ya da 1. sınıfta tam bilemiyorum. Oğlan herhalde son bulunmasının nedeniyle fazlasıyla şımarık. O yüzden maalesef gece gündüz tepemizde koşturmaca hiç eksik olmuyor. Duvarlar kağıt gibi de olunca çocukların birbirlerine bağırıp çağırmaları, bir süre sonra babalarının karşılık vermesi dayanılacak gibi değil. Anneleri de sanıyorum ev hanımı ve oldukça titiz. Evi her gün mutlaka süpürüyor. Temizlik güzel şey tabii ama süpürme işlemi sürekli olarak ve genellikle sabahın erken saatlerinde dan dun duvarlara vurularak yapılınca sinir bozuyor. Her gün yapıldığını bilince de "acaba ne zaman başlayacak" endişesi, gerilimi de cabası. Yan komşularımızın da küçük bir oğlu var. Bebekken ağlamasını elbette ki tolere ettik, olacak o kadar ama biraz büyüyüp akciğer kapasitesini keşfetmesi bizim için yine iyi olmadı. O yüzden tatilden dönüp de her iki komşularımızın da evde olmadığını anlayınca dünyalar bizim oldu. Sessizlik ne güzelmiş. Ne tepemizde koşturan ayaklar, ne bağırış çağırışlar, ne televizyonun sesi gümbür gümbür açılarak seyredilmesi ne de gecenin ikisinde garip bir şekilde bağırarak ağlayan bir çocuk ve onu susturmaya çalışan, bu esnada da garip şarkılar söyleyen bir baba. Uzun sürmeyecek biliyorum, fırsat varken bu anın tadını çıkarmalı...
Ama yazmadan edemeyeceğim birşey var. Bu son bir hafta bana cennetteymişim geldi. Evimde kocamla beraber olmanın dışında, evimde sessizlik içinde olmayı kastediyorum. Normalde haftasonları evimize geldiğimizde bizi özellikle üst komşularımızın ve bir miktar da yan komşularımızın gürültüsü karşılıyor. Üst komşudan yana hiç şansımız yok zaten. Bir önceki kiracının küçük bir çocuğu vardı. Emekleme dönemi vs gayet rahattık ama ayaklanıp koşturmaya başlayınca kabusumuz olmuştu. Çocuktur koşacak elbette ancak gece 11-12 gibi pek çekilmiyor özellikle de cuma günü yorgun argın Ankara'dan gelmişseniz. Bu yüzden taşındıklarında ne yalan söyleyeyim pek sevinmiştik ancak gelen gideni aratır derler ya, çok doğruymuş. Ev 1-2 ay kadar boş kaldıktan sonra 3 çocuklu bir aile taşındı. Çocuklar 2 kız ve bir oğlan olmak üzere birbirine yakın yaşlarda. Ablalar ilkokulda, en küçük olan ise ya anaokulunda ya da 1. sınıfta tam bilemiyorum. Oğlan herhalde son bulunmasının nedeniyle fazlasıyla şımarık. O yüzden maalesef gece gündüz tepemizde koşturmaca hiç eksik olmuyor. Duvarlar kağıt gibi de olunca çocukların birbirlerine bağırıp çağırmaları, bir süre sonra babalarının karşılık vermesi dayanılacak gibi değil. Anneleri de sanıyorum ev hanımı ve oldukça titiz. Evi her gün mutlaka süpürüyor. Temizlik güzel şey tabii ama süpürme işlemi sürekli olarak ve genellikle sabahın erken saatlerinde dan dun duvarlara vurularak yapılınca sinir bozuyor. Her gün yapıldığını bilince de "acaba ne zaman başlayacak" endişesi, gerilimi de cabası. Yan komşularımızın da küçük bir oğlu var. Bebekken ağlamasını elbette ki tolere ettik, olacak o kadar ama biraz büyüyüp akciğer kapasitesini keşfetmesi bizim için yine iyi olmadı. O yüzden tatilden dönüp de her iki komşularımızın da evde olmadığını anlayınca dünyalar bizim oldu. Sessizlik ne güzelmiş. Ne tepemizde koşturan ayaklar, ne bağırış çağırışlar, ne televizyonun sesi gümbür gümbür açılarak seyredilmesi ne de gecenin ikisinde garip bir şekilde bağırarak ağlayan bir çocuk ve onu susturmaya çalışan, bu esnada da garip şarkılar söyleyen bir baba. Uzun sürmeyecek biliyorum, fırsat varken bu anın tadını çıkarmalı...
26 Temmuz 2008 Cumartesi
Tatil sonrası
Bana kısa gelen bir aradan sonra tatil öncesi ve tatil havadisleriyle burada olacağım. Öyle çok fazla havadis yok, bildiğiniz deniz, kum, güneş, bir de mehtap beni sormuş, neredeymişim :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)