18 Eylül 2008 Perşembe
Diyet haberleri
Diyette yaklasik 1 ayi devirdim (21 Ağustos'ta başlamıştım). Her kontrole gidişimde ya bu hafta hiç kilo vermemişsem diye korkuyorum ama veriyor olmalıyım çünkü kontrole giderken hep giydiğim kot bayağı bollaştı artık. Yine de korkuyorum işte. 1 aylık diyetin sonu 3 kg. Haftada 500 g ideal demiştik, ben biraz daha fazla verdim ama diyetisyenim şikayetçi değil. Son zamanlarda diyet, spor yaparken ölenlerin heberleri yüzünden annem biraz endişeli, hatta anorexia nervosa'ya tutulacagimdan bile korkuyor ama alakası yok. Diyetisyen kontrolünde yapıyorum ben bu işi, gayet güzel yiyorum da. Canım onu bunu çekmiyor neyse ki, akşam eve giderken önünden geçtiğim Ramazan pideleri bile fazla kokmuyor burnuma. Yemek istediğim tek birşey var sadece, o da Güllaç. Canımın çektiği falan yok aslında ama sadece bu 1 ayda piyasada görüldüğü için Güllaç sezonunu kaçırıyorum, derdim o. Neyse artık, seneye yerim ben de. Bu kilolardan kurtulunca herşeyi kararında yeme hakkım olacak ne de olsa, daha önce yediklerime sayayım.
17 Eylül 2008 Çarşamba
Gıcık olduklarım
Bugün sabah ATM'den biraz para çekeyim derken anında önümdeki adama gıcık oldum. Ben de gıcık olduğum birkaç şeyi yazayım dedim:
- Bankamatikte işlem yapıp 2 saat cüzdanını, çantasını yerleştirenler. Biraz kenara çekilseniz de arkadakiler bankamatiği kullanabilse ölür müsünüz?
- Otobüste (şehirler arasında izin verilen otobüsler dahil) bağıra çağıra cep telefonuyla konuşanlar. Ben sizin gerzek konuşmanızı dinlemek zorunda mıyım?
- Yürüyen merdivenin sonuna gelince dışarı adımını atan ama orada aval aval etrafa bakmaya, dikilmeye başlayanlar. Merdiven siz inince duruyor değil mi? Arkadan gelenler sana çarpacak çekilsene be kadın/be adam.
- Kasada uyuşuk uyuşuk hareket edenler. Özellikle de para ödeme faslına geldiği halde çantasını yeni açıp cüzdanını çıkaranlar. Be kadın, aldığın şeylerin fiyatına bakmıyor musun? Ortalama bir fikrin vardır, hazırlasana paranı önceden. Parayı bırak, herkes kredi kartı kullanıyor zaten, o kartı son ana kadar cüzdanda tutmanın, hatta cüzdanı çantadan hiç çıkarmamanın anlamı ne? "Aaa, para mı ödeyecektik ne kadar ilginç" bakışı var bir de. İlk defa markete gelmiş sanki.
- Yolun en dar yerinde durup sohbet edenler, arabaların önüne mi atlayalım siz muhabbet edeceksiniz diye, çekilsenize kenara.
- Yolun solundan yürüyenler, burası Kıbrıs mı, İngiltere mi yoksa Japonya mı? Trafik soldan mı akıyor ki sen yaya olarak soldan gidiyorsun, geçsene sağa. Bay Yanlış ile Doğru Ahmet yok tabii artık, nerden bileceksiniz bunları.
- Ayağını sürüyerek yürüyenler. Bacaklar dizden hafif bükülecek, bacak biraz yukarı kaldırılacak ve ileri atılacak. Hışır hışır sürümenin anlamı ne.
Bu liste uzar gider. Yazdıkça iyice sinirlendim bu arada, burada keseyim en iyisi.
- Bankamatikte işlem yapıp 2 saat cüzdanını, çantasını yerleştirenler. Biraz kenara çekilseniz de arkadakiler bankamatiği kullanabilse ölür müsünüz?
- Otobüste (şehirler arasında izin verilen otobüsler dahil) bağıra çağıra cep telefonuyla konuşanlar. Ben sizin gerzek konuşmanızı dinlemek zorunda mıyım?
- Yürüyen merdivenin sonuna gelince dışarı adımını atan ama orada aval aval etrafa bakmaya, dikilmeye başlayanlar. Merdiven siz inince duruyor değil mi? Arkadan gelenler sana çarpacak çekilsene be kadın/be adam.
- Kasada uyuşuk uyuşuk hareket edenler. Özellikle de para ödeme faslına geldiği halde çantasını yeni açıp cüzdanını çıkaranlar. Be kadın, aldığın şeylerin fiyatına bakmıyor musun? Ortalama bir fikrin vardır, hazırlasana paranı önceden. Parayı bırak, herkes kredi kartı kullanıyor zaten, o kartı son ana kadar cüzdanda tutmanın, hatta cüzdanı çantadan hiç çıkarmamanın anlamı ne? "Aaa, para mı ödeyecektik ne kadar ilginç" bakışı var bir de. İlk defa markete gelmiş sanki.
- Yolun en dar yerinde durup sohbet edenler, arabaların önüne mi atlayalım siz muhabbet edeceksiniz diye, çekilsenize kenara.
- Yolun solundan yürüyenler, burası Kıbrıs mı, İngiltere mi yoksa Japonya mı? Trafik soldan mı akıyor ki sen yaya olarak soldan gidiyorsun, geçsene sağa. Bay Yanlış ile Doğru Ahmet yok tabii artık, nerden bileceksiniz bunları.
- Ayağını sürüyerek yürüyenler. Bacaklar dizden hafif bükülecek, bacak biraz yukarı kaldırılacak ve ileri atılacak. Hışır hışır sürümenin anlamı ne.
Bu liste uzar gider. Yazdıkça iyice sinirlendim bu arada, burada keseyim en iyisi.
16 Eylül 2008 Salı
Bit pazarına nur yağdı
Dizi furyasında konu azaldıkça Amerikan dizilerinden apardılar, klasik romanları günümüze uyarlayarak ekrana taşıdılar hatta olmadı dünya edebiyatına el attılar. Sadece bizde değilmiş ama. Geçenlerde bir ara fakülteye geç gidecektim, hazırlanırken bir yandan da kanallara bakıyordum. Bir kanalda Köle İsaura dizisini gördüm. Hem de ilk bölümüydü. O İsaura'nın peşindeki adam vardı yine, adını unuttum. Louis Alberto muydu acaba? Hatta bu eski dizi mi acaba dedim ama bayağı yaşlanmıştı. Sonradan anladım ki, bu da onların bit pazarına nur yağması ve o adam bu sefer de İsaura'nın annesine eziyet eden sahip rolünde. Zamanında nasıl bir fenomendi hatırlarsınız. Hastanelerdeki personelin bile işi gücü bıraktığı söylenirdi hani. Bu seferki fazla infial yaratmadı galiba. Her yerde o kadar çok kadın programı, dizi vs var ki, artık fenomen yaratması oldukça zor.
15 Eylül 2008 Pazartesi
Herkes anne baba olmalı mı?
Yıllardan beri savunduğum bir fikir var, zaman içinde çok haklı olduğumu da görüyorum, etraftaki insanlar sürekli ispatlıyorlar sağolsunlar. Belki biraz acımasızca ve insan doğasına aykırı ama bence herkes anne baba olmamalı. Belli bir eğitimi olmayanlar kesinlikle olmamalı. Buradaki eğitimden kastım yüksekokul, üniversite eğitimi falan değil, bildiğiniz aile terbiyesi ve kişilerin kendilerini ebeveyn olarak eğitmeleri. Çevrede o kadar çok bilinçsiz insan var ki inanamıyorum. Ve bu kişiler kendileri gibi çocuk yetiştiriyorlar, o çocuklar da kendileri gibi..... Kısır döngü işte. Yıllar önce otobüs durağında beklerken şöyle bir şey olmuştu. Her sabah aynı saatte eksprese binerdim o zamanlarda ve o saatte binenler de genelde aynı insanlar olurlardı. Bir karı koca vardı, kadın 2. çocuklarına hamileydi. Bir sabah hava biraz soğuktu, burnu aktı kadının, cebinden selpak çıkarıp burnunu sildi. Buraya kadar herşey normal. Sonrasında selpağı gayet güzel yere attı. Gayri ihtiyari bakmışım. Mendilinizi düşürdünüz diyecektim hatta ama ne o ne de kocası rahatsız olmuş gibi görünmüyorlardı, muhtemelen dediğimi anlamayacaklardı. Minik bir örnek ama bence önemli. Sokaklara çöp atmak hem de bunu son derece umarsızca yapmak bence kabul edilmez bir davranış ve çocuklarının görüp örnek alacakları şey de bu. Ben elimdeki çöpü bir çöp kutusu bulana kadar elimde, cebimde, çantamda taşıyan biriyim, yere atmaya içim elvermez, yapamam ve yapanlara da hayret ederim. Neyse. Bunları yazmamın asıl nedeni dün gece yaşadığım bir şey. Gece 12 gibi yatmıştık. Yan komşularımız ve çocukları hakkında daha önce kısacık yazmıştım. 1.5-2 yaş arası bir oğlan. Çocuk gece ağlamaya başlamıştı. Olabilir tabii, uyuyamamıştır, korkmuştur vs ama annenin tavrı korkunçtu. Çocuk ne sebeple olursa olsun ağlarken annesi "Sessiz olacaksın, duyuyor musun beni" diye bas bas bağırıyordu. Diyelim çocuğun ağlaması sadece şımarıklıktan, istediği şeyi yaptırmak için. Öyle bile olsa annenin bu bağırışlarından sonra ben bile korktum, o el kadar çocuk nasıl şaşırmıştır kimbilir. Bir çok kez bu şekilde bağırdı, çocuk da ağlamaya devam tabii. En sonunda kadın "sessiz olacaksın, gebertirim seni" diye bağırınca yuh dedim. Bunlar ne biçin insanlar. İnsan çocuğuna nasıl böyle davranabilir? Aklım almıyor. Çocuk sahibi olmak için yıllarca bekleyen, tedavi olan, doktor doktor gezen, yine de olmayıp evlat edinen bir sürü insan var, bir de böyle insanlar var. Çocuğu doğurmak ona böyle davranma hakkını verir mi sorarım size. Hiç kimseyi kınama, başına gelir derler ama bunu kınamayayım da ne yapayım. Ben ki muhabbet kuşum ölünce karalar bağladım, ağlamaktan helak oldum, hiç mi içi acımadı o annenin çocuğuna, kendi canına, kanına delirmiş gibi bağırırken?
12 Eylül 2008 Cuma
Bugünün benim için önemi
Bugün 12 Eylül 2008. Bilinen bir yıldönümünden bahsetmeyeceğim. Bahsedeceğim şey tamamen kendimle ilgili. Bugün, doktora sınavına girişimin 5. yıldönümü. 5 yıl önce bu saatlerde heyecan içinde sınava girmeyi bekliyordum. Bütün gece uyumayıp heyecanım yatışsın diye 1 şişe passiflora şurubu içmiştim (sınava kadar da devam etmiştim) ama hiç faydası olmamıştı. Sözlü sınavlar sözkonusu olduğunda biraz heyecanlı bir tipim. Yıllar öncesinin Farmakognozi final sınavı sözlülerinden kalan bir araz. Bir ara onu da anlatırım. 5 yıl önce bugün hayatımın en önemli sınavına girdim ve başarıyla verdim, darısı doçentliğe inşallah. Doçentlik demişken, 5 yıldır yardımcı doçent kadrosu bekliyorum bu arada (oda arkadaşım 6). Taşra üniversitesi tabir edilen daha yeni üniversitelerden birindeki, doktorasını benden sonra veren ve şu anda birkaç yıllık Yar. Doç. olan bir arkadaşım geçen sene başka bir arkadaşa şöyle dert yanıyordu. "Kadro için çok bekledim, gelmesi tam 8 ay sürdü". Dövecektim kendisini :)
12 öfkeli adam
Bu sabah birden bire aklıma geldi . Zamanında cezaevine girmişliğim var benim. Neyse ki mahkum olarak değil, ziyaretçi olarak. Ortaokulda (hangi yıl hatıramıyorum) okurken (TED) bir cumartesi günü için isteyenlere bir tiyatro oyunu davetiyesi vermişlerdi. Oyun "12 öfkeli adam" idi ve Mamak cezaevinde oynanıyordu. Oyuncuların hepsi cezaevinde yatan mahkumlardı. 10-15 kişilik bir grupla gittik. Detayları çok hatırlayamıyorum ama oyun çok güzeldi. Tiyatro geçmişi olmayan hükümlülerin performansları inanılmazdı. Oyundan sonra oyuncularlar da tanıştık, hepsinin ellerini sıkıp tebrik ettik. Bu aralar öfke yönetimi haberleri dolanıyor ya gazetelerde, herhalde o yüzden aklıma geldi. Şimdi nerede o oyuncular-mahkumlar kimbilir.
11 Eylül 2008 Perşembe
Yürüyelim
Diyetimi bulabildiğim her fırsatta yürüyüşle desteklemeye çalışıyorum. Bu akşam da fakülteden biraz erken çıkıp Ankamall'e gideyim dedim. Dönüşteki planım ise duruma göre metro ile yenimahalle 1. durağa gitmek ve eve yürümek ya da direkt olarak Ankamall'den yürümekti. Ankamall'i çok severim. Ankara'daki en sevdiğim AVM'dir. Migros AVM iken de severdim. Tek başıma dolaşıp ona buna bakmaya da bayılırım. Sıkılmadan saatlerce dolaşabilirsiniz. Hele şimdi Ankamall olmuşken gezecek daha çok yeri var. Ama ben artık eskisi gibi gezemiyorum. Ankamall'i kocamla gezmeye o kadar alışmışım ki, o yanımda olmayınca birşeyler eksik gibi geliyor, hemen ne yapacaksam halledip çıkıyorum. Bugün de öyle yaptım, alacaklarımı aldım ve kendimi dışarı attım. Konuyu biraz dağıttım galiba. Neyse. Baktım yüküm hafif, direkt yürümeye karar verdim. Yolu biraz da uzatarak 1 saat 20 dakika gibi bir sürede eve vardim. Yaklasik 4 km yürümüşüm. (İçeride yürüdüklerimi saymıyorum tabii). Akşam yemeği saatimi biraz oynatmak zorunda kaldım ama herhalde zararı olmaz, yürüdüm ne de olsa. Yürüyüş demişken, zaman zaman aklıma gelen birşeyi paylaşmak istiyorum. Artık hemen her semtte sağlıklı yaşam parkurları var ve bir sürü insan yürüyüş yapıyor. Yürüyen insanları gördükçe aklıma Cevat Kurtuluş geliyor. Yaşı uygun olanlar hatırlar herhalde, eskinin karakter oyuncusu, en çok uşak rollerine çıkardı, doktor, bakkal olduğu da olurdu. Tipi itibariyle esas oğlan asla olamadı. Hollywood'da yaşasaydı Actor's Guild vs sayesinde filmlerinin telifiyle gül gibi geçinip giderdi. İşte sağlıklı olmak için yürüyüş yapan insanları gördükçe yıllar önce okuduğum bir haberi hatırlarım. Haberde Cevat Kurtuluş'un otobüs bileti için harcayacak parası olmadığı için, nereye gidecekse onu hatırlamıyorum, gideceği yere yürürken kalp krizi geçirdiği ve öldüğü yazıyordu. Az önce google'da hangi tarihte öldüğünü bulmaya çalışırken vikipedi ve başka bir çok sitede ölümüyle ilgili olarak sadece "6/9/1992'de geçirdiği kalp krizi sonrasında öldü" yazdığını gördüm. Kuru bir ölüm haberi. O krizin ne şartlarda geldiği yazmıyordu. Yaşlı bir adam için sıcak bir havada belki de kilometrelerce yürümenin kalbi nasıl zorladığı, bir insanın otobüs biletine harcayacak parasının olmadığı için yürümek zorunda kalışı... Neyse, ara sıra aklıma gelir işte. Nur içinde yatsın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)