29 Eylül 2008 Pazartesi

Yaz tatilinden enstantaneler

Havaların feci soğuduğu bu günlerde yaz tatilinden 1-2 küçük detay içimi ısıtır diye düşündüm. Soldaki annemlerinin yazlığının bahçesinde bulunan salıncak. Sıcak yaz günlerinde her zaman hafif esintili ve davetkar. Salıncakta yatıp hafif hafif sallanırken kitap okumak sonra da ağaçların gölgesi altında, o tatlı serinlikte uykuya dalmak o kadar güzeldi ki... Bu yandakiler de ağbimin mangalda pişirmekte olduğu muhteşem lezzetteki balıklar. Bunlar böyle tek başına gitmez tabi, yanlarına birkaç arkadaş koymak lazım. Onlar da aşağıda. Küçükken midyeden anlamazdım ben. Hatırlıyorum da, sadece içindeki pilavı yer midye kısmını bırakırdım. Büyüyünce akıllandım neyse ki. Ankara'da da bulmak mümkün tabii ama nedense deniz kenarında alınanlar daha lezzetli gibi geliyor insana. Bu aşağıdaki 1-2 ev yanda bulunan bir bahçeden fotoğraf. Çarkıfelek bitkisi, Latince adıyla Passiflora incarnata. Çok güzel bir bitkidir. Passiflorin isimli bir etken maddesi vardır ve sakinleştirici etkilidir. Eczanelerde şurup halinde preparatı vardır. Çiçekleri yakından görmeniz için yakın plan resimlerini de koyuyorum. Doğa nasıl güzellikleri barındırıyor, bu nasıl bir güzellik böyle.





Bu yandakiler de dayımlar, teyzemler ve anneannemle birlikte bir akşam yemeğinden ekmek fırınında, odun ateşinde pişirilmiş tavuk butları. Gelmeleri uzun sürdü, hatta ana yemek gelene kadar masadaki diğer nevaleyi yiyerek doymuştuk bile ama butların baştan çıkarıcı kokusuna kimse dayanamadı afiyetle yedik. Son bir fotoğraf ekleyeyim. Güneşin görünmediği, hafif yağmurlu ve soğuk bu günde sıcacık bir gün batımı pek güzel görünüyor. Güneş yazları bir başka güzel batıyor zaten...








28 Eylül 2008 Pazar

Kuğular-2

Ne zamandır Antares'teki kuğuların daha iyi bir fotoğrafını çekmek istiyordum. Bir önceki uğrayışımda havuzu temizliyorlardı, ortada kuğu falan yoktu. Hatta yanlış gördüğümü bile düşünmüştüm. Ama geçen hafta içinde uğradığımda tekrar yakaladım. Hatta bu sefer iki tane de siyah kuğu eklemişlerdi. Biz çocukken bilirdik ki kuğu dediğin hayvan bembeyazdır, zariftir. Hatta çirkin ördek yavrusu diye horlanan kuğu bile büyüdüğünde harikulade beyaz güzelliğe dönüşür. O zaman hayatığımıza ilk olarak Kuğulu Park'ta giren bu siyahlar nedir? Yoksa onlar da kuğuların zencisi mi? Çocuklarımız bir kadın tarif edilirken "kuğu gibi uzun boyunlu, beyaz tenli" laflarını duyduklarında şaşırmayacaklar mı? :)

25 Eylül 2008 Perşembe

Pizza

Sabah diyetisyen randevuma giderken panolarda Pizza Hut reklamını gördüm. Stuffed crust adında biri ürün tanıtımıydı. Deep pan pizzaların kalın ve kıtır olan kenarlarının içine peynir doldurmuşlar. İyi fikir ama biraz geç kalınmış. 2003 yılında Japonya'dayken oradaki Pizza Hut'ların reklamlarında bu ürünü görmüştüm ben, hatta bazılarının içinde sosis olduğunu düşündüğüm pembe bir et vardı. Japonca bilmediğim için okuyup tam olarak anlayamamıştım. Ne değişik bir fikir diye düşündüğümü hatırlıyorum. 5 yıl sonra buralara da geldi, hoşgeldi.

1-2 sene önce kocamla Atakule'deki Pizza Hut'a gitmiştik. İkimizin de tosun sayılabileceğimiz bir dönemdi (kocam şu anda tığ gibi, ben hala hafif tombik sayılırım ama ona biraz bol gelen kotları giyebildiğime göre durum o kadar da dramatik değil galiba). Belirli saatler arasında yiyebildiğiniz kadar pizza kampanyası vardı. Malzeme sayısı az olabileceğinden kocam böyle kampanyalara pek rağbet etmez, her zaman kampanya harici pizza alırız. O gün de öyle yaptık. Pizzamızın gelmesini beklerken bir yandan da etrafı seyrediyorduk. Müşteriler arasında bir anne ve iki oğlu vardı. Çocukların biri ilkokul 5- orta bir yaşlarında (ben yeni sistemdeki sınıflara daha alışamadım), diğeri anca ilkokul 1. Yiyebildiğin kadar ye kampanyası için gelmişler, çocuklar ortadaki masada dilimlenmiş halde duran pizzalarıdan alıp masaya geliyorlardı. Oturup yemeye başladılar. Buraya kadar herşey normal. Anormal olan şey çocukların pizzaların sadece malzemeli olan ortalarını yemeleri, kenarlarını aynen bırakmalarıydı. Kenarları bıraka bıraka kaç kez gidip pizza aldıklarını sayamadım. Sizce nasıl bir durum bilmiyorum ama ben annelerini çok ayıpladım. Benim de bazı arkadaşlarım da kilo almamak için pide veya pizza yerken kenarlarını yemez ayırırlar (ben özellikle kıtır yerlere bayılırım) ama bunu normal bir siparişte yaparlar, "all you can eat" saatinde değil. En azından o yemedikleri kısımların da parasını çatır çatır öderler. Biz büyürken annem ve babam ağabeyimle bana tabakta yemek bırakılmaması gerektiğini öğretmişlerdi. Tabakta kalıp çöpe giden o parçayı bulamayacak kadar şanssız, benim keyfe keder yemediğim o besini bile bulamadığı için açlık sınırında yaşayan insanların olduğunu söylemişlerdi. O yüzden tabağımdaki herşeyi bitirmeye çalışırım, pilav yerken bir taneyi bile bırakmam. O ailenin yaptığı işte bu yüzden bana göre, her şeyden önce, semt pazarları toplanırken çöplerin arasından meyve sebze toplayan insanlara (gözlerimle gördüm, gerçekten çöplerden topluyorlar) hakaret, büyük bir israf ve çok daha büyük bir görgüsüzlük. İnsanlar kendi evlerinde yapmadıkları şeyleri dışarıda yapma hakkını kendilerinde gayet güzel buluyorlar nedense. O çocuklar o gün belki de toplam 3 pizza yedi, anneleri ise gıkını çıkarmadı. Eve ısmarladıkları pizzaya da aynı şeyi yapıyorlar mı çok merak ediyorum.

Geçenlerde eczane açan bir öğrencim ziyaretime geldi ve eczanedeki gereksiz ışıkların açık bırakılması, muslukların damlatması hususunda falan dedi ki: "Hocam, açık kalan ışıklara sinir oluyorum, hemen kalkıp kapatıyorum, oysa evde (ailesiyle yaşıyor) hiç aklıma gelmezdi." Zararın neresinden dönülürse kardır. Bu da bir israf çeşidi işte, ailelerin mümkün olduğunca erken öğretmesi, kendisinin de aynısını uygulaması ve sürekli tekrarlaması lazım. İşte yine herkes anne baba olmamalı yazıma geliyoruz. Fakültedeki bazı hocalar da odalarına girer girmez ışığı açıyorlar ve çıkana kadar bir daha kapatmıyorlar. Derste veya fakülte dışında olduklarında bile o ışıklar açık kalıyor, maksat ben fakülteye geldim, buralardayım görüntüsünün verilmesi. Fakültenin ödediği elektrik parası umurlarında değil. Kendi evlerinde açık lambaları kapatmak için şahin kesildiklerinden eminim. Galiba koridorlardaki boş yere yanan ışıkları kapatan bir ben bir de benim hocam varız. Eğitim şart.

Diyet meselesine gelince, 600 g daha vermişim. 33 günde 3.6 kg vermis oldum. Çok mutluyum. Bu aralar sezon itibariyle yemek istedigim tek şeyin güllaç olduğunu yazmıştım daha önce. Dün diyetisyenime sordum ve gece yatmadan önceki öğünüm yerine bir porsiyon güllaç yememe izin verdi. Ben de geçenlerde Özsüt'te görüp yutkunduğum tek porsiyonluk güllaçtan aldım. İçine ceviz, badem, fındık parçaları koymuşlar, güzeldi ama yine de nar taneliler kadar mutlu etmedi beni. Sonuçta afiyetle yedim ama :)

24 Eylül 2008 Çarşamba

TV'den inciler

Sabah evden çıkmak üzere hazırlanırken show tv haberlerini seyrettim. Herhalde dün akşamki bültenden kalma bir haber, keşke dün akşam da izleseydim. Konu İstanbul Bağcılardaki doğal gaz kokusu. Show tv muhabiri vatandaşlarla röportaj yapıyor. Bir kadınla arasında geçen diyalog (ilk 2 cümle aklımda kaldığı üzere ama son 2 öldürücü):
Muhabir: Sabah kalktığınızda durum nasıldı?
Kadın: Çok feci gaz kokuyordu.
Muhabir: Kokuyu nasıl aldınız?
Kadın: (Gayet doğal bir şekilde) Koklayarak.

Böyle soruya böyle cevap, çok güldüm sabah sabah. İlahi muhabir :)

23 Eylül 2008 Salı

Tatilden

Tatilim sırasında anneannemi ziyaret için günübirlik Manisa'ya da uğradık. Uzun zamandır gitmemiştim. Kısa bir tur atınca birkaç fotoğraf çekip sizlerle paylaşayım istedim. Bilirsiniz Manisa denince akla ilk olarak mesir macunu ve Manisa Tarzanı gelir. Önce mesir macunumuzu aldık (ama marketlerde kavanoz içinde satılan bal kıvamındakilerden değil, camiden atılanlardan), sonra da Manisa Tarzanı'nın yeni yapılan heykelini görmeye gittik. Küçükken hatırladığım sadece büstünün olduğuydu. Manisa Tarzanı, ya da gerçek adıyla Ahmet Bedevi Manisa'da çok sevilen biri, kendisi ilk çevrecilerden. Yaz kış üstünde sadece şortla dolaştığı bilinir. Annem çocukluğunda şehre indiği zamanlarda çarşıda dolaşırken gördüğünü söylerdi. Ağaçlara, yeşile çok düşkünmüş. Yeşile zarar verenlere, ağaçların dallarını kıranlara falan çok kızarmış. Manisa da nihayet hak ettiği değeri vererek soldaki heykeli hazırlamış. Heykel gördüğünüz gibi yüksek bir kaide üzerinde bulunuyor. Dayımın söylediğine göre aslında ilk başlarda yerle aynı seviyedeymiş, ancak şehir vandalları zarar vermeye başlayınca böyle bir kaide üzerinde yükseltmişler. Böyle sevilen bir kişinin heykelini bile tahrip edebilen insanlar varsa (ki insan demek içimden gelmiyor) Ankara'da yeşil alanların üzerinde bulunan keçilerin tahrip edilmesine şaşırmamak lazım. Nasıl bir zihniyet, nasıl bir yetiştirilmedir anlamadım. İnsanın nasıl eli gider de zarar verir, nasıl kıyar anlamak mümkün değil. Buradan da yine herkes anne baba olmalı mı yazıma gidiyor konu. Neyse.

Yakınlarda bulunan bir hana da (Yeni Han) uğradık. Harabe halindeki yerleri restore edip kullanıma açmalarına bayılıyorum. Orada durup eski zamanları hayal ederim genelde. Deve kervanları mal satmaya geliyor, tüccarlar yukarıdaki odalarda konaklıyor, bizim oturup çay kahve içtiğimiz yerlerde yemek yiyorlar vs. Aynı zamanda Conan'daki hanlar da aklıma gelir, ama Conan hayranlığımı başka bir yazıya saklayayım. Kuşadası'nda da böyle bir Han vardı, adını unuttum şu anda. Manisa'dakinde oturup birşeyler içecek vaktimiz olmadı ama içeride bulunduğum 2-3 dakika bile eski zamanlara gitmeme yetti.

21 Eylül 2008 Pazar

Ben hiç topaç çevirmemiştim

Yaz tatilinden enstanteneler: Bu tahta oyuncak bir topaç. Annemin çocukluğunun baş eğlencelerinden biri. Ben hiç çevirmedim, benden sonraki nesil herhalde adını duymamıştır bile. Teyzem Kastamonu gezisi sırasında alıp anneme getirmiş. Annem de maharetlerini bize sergiledi. Onun kolayca çevirmesine kanarak bizler de denedik ama benim dışımda ilk denemesinde başarabilen pek olmadı (anasının kızı). Göründüğü kadar kolay değilmiş. Bir kere topacın ipini iyi dolayacaksın. Topacı avcuna alacak, ipin ucunu iki parmağının arasına sıkıştıracak ve dirseğinin zarif bir hareketiyle kolunu ileri doğru iterken topacı fırlatacaksın, fırlatırken de ipi çekeceksin. Eğer açıyı doğru ayarlayabildiysen, ipi zamanında çekebildiysen (yoksa topaç aynen üzerine geliyor), zemin düzgünse topaç gibi dönmeye başlayacaktır. Bu yazdığım fırlatma şekli biz acemiler için. Annem yere dik fırlatma şeklinde feci ustalık gerektiren bir şekilde atıyor ki bizim daha çok fırın ekmek yememiz gerek.










18 Eylül 2008 Perşembe

Acaba?

Blog dünyasına gireli fazla olmadı ama kendi iş yoğunluğuma göre elimden geldiğince yazmaya çalışıyorum. Geçmiş yazılarıma ve başkalarının bloglarına bakınca şöyle bir düşündüm de, ne yemek tarifi veriyorum, ne çocuk yetiştirme hakkındaki tecrübelerimi yazıyorum (ki yok), ne de gezi sitesi gibi çok fazla oradan buradan bahsediyorum, hatta blogumu okuyanların sayısı da ancak 2-3 kişi. Bu da beni şu iki sonuçtan birine götürüyor: Ya çok gevezeyim ya da çok yalnızım. (Galiba ikisinden de biraz.)