5 Aralık 2008 Cuma

Bayram geliyor, bayram edelim

Bayramların benim için bu yılki anlamı tam 9 gün tatil yapmak, ama daha da önemlisi tam 9 gün evimde olmak demek. Yarından itibaren tam 9 gün evimde, kocamla birlikte olacağım. Çoğunuz için alışılmış birşey olabilir bu ama benim için çok anlamlı. Bayram temizliği de yapmalı. Geçen haftasonu İstanbul'da olduğumuz için bir önceki haftadan kalan ütüler yapılmalı, uzun süredir yıkanmayan perdeler yıkanmalı, meteorolojiden yağmur durumuna bakılarak cam silinmeli veya boşverilmeli, ev toparlanmalı, fırsat bulunursa ne zamandır yapılmadan bir kenarda duran puzzle'a bir iki parça daha oturtmalı, makaleler götürülüp ders çalışılmalı, kocayla birlikte (uyumamaya çalışarak) film seyredilmeli, bir ara fırsat bulup AROG'a mutlaka gidilmeli, kimsenin gelmeyeceği bilinse de çikolata-tatlı alınmalı, 1-2 arkadaşı ziyarete gitmeli ve tüm bunlar olurken diyete harfiyen uyulmalı :)




Hepinize şimdiden iyi bayramlar diliyorum. İstediğiniz gibi ve sevdiklerinizle birlikte geçirmeniz dileğiyle :)

4 Aralık 2008 Perşembe

Sabah sabah

Sabah sabah yollardayım, işe gelmeye çalışıyorum. Trafikte seyrederken bir ara kırmızı ışığa denk geldik. Yandaki arabaların birinin şoförü gayet güzel açtı kapısını, küllüğü asfalta boşalttı ve yeşil yanınca fütursuzca bastı gitti. Baktım gençten bir çocuk, 26-27 yaşında anca var. Yanında ise sarışın bir kız. Kardeşi mi, sevgilisi mi, karısı mı bilmiyorum ama kız zerre kadar irkilmedi, rahatsız olmadı bu durumdan. Ben de Bay Yanlış ile Doğru Ahmet eğitici filmi tadındaki bu olayı ağzım açık seyrettim. Eğer bu o filmlerden biri olsaydı hemen sigara izmaritlerinin üzerine bir çarpı atılır, film geri sarılarak küllük arabadaki yerine geri dönerdi. Bu arada sokaklar hepimizin, onları temiz tutalım gibisinden bir mesaj verilirdi. Maalesef film değildi. Zaten eğer böyle bir film olsaydı benim versiyonum daha iyi. Yan arabanın izbandut gibi şoförü arabasından iniyor, pencereyi bir yumrukla tuz buz ederek adamı pencereden çekerek dışarı çıkartıyor ve o izmaritleri, külleri adama yalatarak tek tek toplatıyor. Hem akılda kalıcı, hem de ibret örneği oluşturucu. Bak ondan sonra bir daha yapabiliyor mu.

Eğer o ikili bir çiftse ve ileride çocuk falan yapmayı düşünüyorlarsa vay anam vay. Aynı fütursuzluğu yavrularına da işleyecekler, o garipler de doğrusunun bu olduğunu düşünerek büyüyecekler. Buradan da tabii ki diğer bir naçizane fikrime geçiş yapıyoruz: Herkes anne-baba olmamalı.

3 Aralık 2008 Çarşamba

Fransızlar şarkı söylemeli mi?

İşte muhteşem fikirlerimden biri daha.

Az önce radyoda Fransızca bir şarkı çalıyordu. Tamam, dili anlamadığım için çamur atıyor olabilirim belki, kimbilir ne derin bir anlamı vardır o sözlerin ama ben Fransızcayı şarkılara yakıştıramıyorum (Almanca bile olabilir, o derece). Az önce önyargılarımdan sıyrılarak dinlemeye çalıştım ama olmadı işte, melodiye o sözleri, söyleniş şeklini yakıştıramıyorum. Aşkın dili olabilir, çok romantik olabilir ama bence şarkı söylemesinler. Çok nadir beğendiğim şarkılar var ama düşündüm de galiba sadece 2 tane, bilemedin 3. Gerisi söylemese olur mu acaba?

Not: Herkesin zevkleri, beğenileri farklıdır elbette, bu sadece benim naçizane fikrimdir, herkesin tercihine saygı duyarım. Benimki de bu yönde, siz de benimkine saygı duyun o zaman :)

2 Aralık 2008 Salı

İnternet olmadan arkadaşlık mı?

Bugün uzun zamandır ihmal ettiğim bir arkadaşımla konuştum telefonda. Lisede tanışmıştık onunla, aynı zamanda aynı lojmanlarda oturuyorduk, evlerimizin arasında bir apartman vardı sadece. Gece anne-babalar gezmeye gittiğinde ya o bana gelirdi ya da ben ona. En büyük zevkimiz birlikte nescafe ve votka vişne içmekti. Saatlerce de ondan bundan konuşurduk. Lise bitti, üniversiteyi kazandık. O Tıp okudu, ben Eczacılık. Yine aynı lojmandaydık, yine birbirimize gidip gelmeyi sürdürdük. Hiç ayrılmadık. Acı, tatlı bir sürü şey yaşadık, paylaştık. O nişanlandı, nişan kahvesini ben yaptım istemeye geldiklerinde. Düğününe gittim. İlk kızının doğduğu gün yine oradaydım. Evlilik, çocuk, TUS, benim fakülte vs. derken görüşmelerimizin sayısı oldukça azaldı. Kalpler bir olsun ama önemli değil. Telefon vardı nasıl olsa, dertleşiyorduk. Bazen de onlarda kalırdım, bu sefer eşiyle birlikte kaynatır, eğlenirdik. TUS'tan sonra başka bir şehire gitmek zorunda kalınca görüşmelerimiz iyice seyrekleşti. Düğünümde eşi ve tatlı kızlarıyla yanımdaydı. Ama haftasonu gidip gelme rutinimle nadir olarak yaptığı Ankara ziyaretleri bir türlü denk gelmedi. Telefonlar vardı neyse ki. Bir de kartlar vardı, her yılbaşında kartlar attık birbirimize. Posta kutusunda faturadan başka bir şey bulmak harika oluyordu. Yaşgünlerimizde birbirimizi ilk arayan olmaya gayret ettik. Öyle ki eşinden bile önce kutlardım çoğu zaman (kocam gece 12 olur olmaz mesaj yazdığı için o henüz ilk kutlayan olamadı). Ama geçen sene birşeyler oldu ve arayamadım onu bir türlü. İstedim ama yapamadım, araya zaman girince dostlar arasında zaman mefhumu olmasa da utandım, utandıkça arayamadım, arayamadıkça daha da utandım, derken kısır döngü içine girdim. O aradığında utancımdan açamadım, kaçamak mesajlar yazdım. Hep müjdeli bir haber vermeyi bekledim ona, böylece bana fazla kızmazdı, affederdi. İkinci kızını daha görmeye gidemedim bile. Tüm bu utançlar birikti ve artık iyice ezildim, altından kalkamadım. En sonunda 2 hafta önce mektup yazdım ona. Kargoyla da yolladım eline geçtiğinden emin olayım diye. Nedenlerimi nasıllarımı detaylı olarak yazdım. O da anladı ve beni affetti. Bu akşam eskisi gibi konuştuk araya hiç mesafe, hiç zaman, hiç ayrılık girmemiş gibi. Eski dostlarla böyle değil midir zaten, ne kadar zaman geçse de yabancılık çekmezsin hiç.

Birbirimize mektup yazmaya karar verdik. Onun internetle arasının pek olmamasının etkisi var bunda. Birde tabii posta kutusunda mektup bulmanın verdiği mutluluk. Yani, teknolojinin kağıtlara el yazımızla yazdığımız mektuplarla sınırlı olduğu zamana geri dönüyoruz biz. O bu yazıyı göremeyecek ama yine de 21. yılına giren arkadaşlığımızı bu yazıyla kutluyorum ben. Onun için de bir çıktısını alıp ilk mektubumun yanında postalayacağım. Bu kadarcık teknolojiden zarar gelmez herhalde :)

Örgü örmek istiyorum

Bir süredir örgü örmek istiyorum. Eskiden vakit bulur örerdim, hatta annemle kavga ederdik, tez canlıdır ve başladığı işi bir an önce bitirmek ister. Benim amacım da örgü örerek rahatlamak olduğu için kah örerim, kah sökerim, o mutluluk bitmesin isterim. Ördüğüm parçaların yakalarının örülmesi ve kolların takılması işi anneme aittir. Bunun haricinde de ben evde yokken örüp bitirmeyi teklif eder, ben de kıyameti koparırım. Çok uzun zamandır öremedim, hatta aklıma bile gelmemişti. Bu kadar yoğunlukta, gidip gelmelerle elime ne bir yün ne de bir şiş almış değilim. Pazar günkü tren yolculuğumda (dönüş kısmı) tekli koltuklarda oturan bir teyze şal gibi bir şey örüyordu tiftikten. İmrendim açıkçası. Vaktim olsa herhangi bir şey başlayacağım ama maalesef bir süre daha blogdaki bir fikir olarak kalacak gibi görünüyor.

1 Aralık 2008 Pazartesi

Başıbozuk

Mor ve Ötesi'nin son albümünün adı bu. Eurovizyon için sundukları 3 şarkıyı, 3 tane canlı yorumu ve bazı şarkılarının remikslerini içeriyor. Fakat bir grubun canlı performansı bu kadar mı iyi olur. Konser kaydı olduğunu bilmesem, adamlar stüdyo kaydını sokmuşlar araya diyeceğim. Yarışma gecesi de böyleydiler zaten. Hatta az önce kocam hatırlattı bana, provalarda bizimkileri dinleyenler kulaklarına inanamamış, cd kalitesinde söylüyor adamlar diye. Ah o Balkan ülkeleri de bölünüp bölünüp birbirine oy vermeselerdi ya. Neyse.

Canlı performans sunabilmek bir şarkıcı için çok önemli olmalı (ya da benim için öyle diyeyim). Yıllar önce ODTÜ Stadyum konserlerinden birini hatırladım şimdi. Teoman ve Şebnem Ferah vardı. Önce Teoman çıkmıştı ve çok iyi bir performans değildi. (Saklıkent'te de seyretmiştim zamanında, o zaman da öyleydi). Ama Şebo çıkınca o billur gibi sesiyle muhteşem bir konser vermişti. Ha CD'den dinlemişsin, ha sahnede. Ne bir detone olma, ne başka bir şey. Mor ve Ötesi de öyle işte. Keşke Ankara veya Eskişehir'de bir konser verseler de gidebilsek. (Az önce sayfalarına girdim ve geçen cuma garaj istanbul'da konserleri olduğunu öğrenerek kahroldum. Daha önce öğrenseydim ve nerede olduğunu bilseydim gidebilir miydik ki? İstanbul'u hiç bilmeyen kişiler olarak herhalde gidemezdik, daha beter üzülürdük).

Haftasonum böyle geçti

Cuma günü trene atladım, kocamı almak üzere Eskişehir'e doğru yola çıktım. Benim bulunduğum vagon boş sayılırdı. En azından arkamda, önümde ve yanımda kimseler yoktu. Ben de rahatça oturdum, müzik dinlerken şarkılara eşlik ettim (ses çıkarmadan tabi, playback yapar gibi), güzel bir müzik eşliğinde beni kocama yakınlaştıran her bir kilometrenin tadını çıkardım. (Dönüş bunun tam tersi oldu haliyle). Bu fotoğraf üstte duran raftan yansıyan beni ve yayılışımı gösteriyor.

Tren Eskişehir'e rötarla geldi, İstanbul'a da. İstanbul'daki rötarı 2 saati buldu. Sürekli rötar oluyorsa, bu gecikme rötar olmaktan çıkıp, normal varış saati haline gelecek kadar rutin oluyorsa neden varış saatini ısrarla 16:38 yazarlar anlamam. Biz de ona göre ayarlayalım kendimizi de belki bu sefer rötar olmaz diye umutlanmayalım.

Bostancı'da inip kendimizi bir taksiye attık. Bahçenin yeri bilmeyenler için tam bir muamma. Bu sefer ilginç bir şoförümüz vardı. Bütün konuşmayıp dili şişenlerden diyeceğim ama muhtemelen sürekli konuşuyordur. Dikkatsiz kullanışı da cabası, az kaldı bir ara duran bir arabaya geçiriyorduk da son anda toparladı. Bir de yer tarifini bir türlü anlamadı. Hocayı aradık, kendisiyle konuşturduk ama yine anlamadı. Çamlıca sapağına giriyorsun ama yoncanın hemen dibinde bahçeyi görüyorsun dedik ama o çamlıcada otobana gireceğim ona göre parasını alırım şimdiden söyleyeyim dedi. Fesupanallah dedik, konuşması bitmedi bir türlü, kafam şişti iyice. Kocam garibim eşlik etmeyi denedi ama adam tamamen kendi dünyasında konulup durdu. En komiği de adamın herkes İstanbul'a geliyor diye şikayet etmesiydi, kendisi de Sivas'tan gelmiş oysa ki. Yolda feci bir tıkanıklığa denk geldik. Oradan buraya buradan şuraya derken Ataşehir civarında kendimizi taksiden attık ve bahçenin yerini bile bir taksi çağırdık. (Telefon numarasını saklamışım iyi ki). Bize gelen taksiye 2-3 kişi binmeye kalktı, hepsini bertaraf ederek atladık ve bahçeye gidebildik. Anladım ki İstanbul'da taksi şoförlerinin para kazanmaması mümkün değil, etrafta boş taksi yoktu neredeyse.

Cumartesi çalışmak ve bahçeyi gezmekle geçti. Daha önce bir ara bahçede içinde hindilerin, tavuk ve horozların, tavuskuşlarının ve güvercinlerin bulunduğu bir kümesin olduğunu yazmıştım. Bu tavuskuşları sağolsunlar kümesin dışına uçup dolanıyorlarmış. Kümes dediğim etrafı telle çevrili kocaman bir alan. Üstü açık olunca bunlar da çıkıp çıkıp yeni ekilen bitkilerin tadına bakıyorlarmış. Bir tanesini takip ettim fotoğrafını çektim. Ben bir ara uzaklaştığımda içeri girivermiş bile.

Akşam işi biraz erken bitirmeye çalışıp İkea'ya gitmek istedim. Daha önce 2005'te yine bir kongre için geldiğimde oda arkadaşımla gitmiştik. Tadı damağımızda kalmıştı. Ama bu sefer nedense o kadar güzel gelmedi bana. Kısa sürede gezdik bitirdik. Yandaki Meydan alışveriş merkezine de uğradık. Zaten yağmur başladığı için feci bir taksi bekleme kuyruğu vardı ve hiç taksi yoktu, istesek de geri dönemezdik. Meydan'ı sevmedim ben. Mağaza sayısı az, bir de mağazadan çıkınca ıslanma, önünü kapama, yenisine girince tekrar soyunma vs. sevmedim işte. Orada da fazla kalmayıp misafirhaneye geri döndük.

Pazar günü de erkenden yola çıkış, Bostancı'ya gidiş, trene biniş, Eskişehir'e 10 dakika, Ankara'ya 1 saat kadar rötarla geliş. Neyse ki haftasonu çabuk gelecek ve Bayram tatilinde 9 gün kadar evimde olacağım :)

Aşağıya bahçeden fotoğraflar koyuyorum. Her mevsimde ayrı güzel. Alttaki ilk fotoda lütfen çimlere basınız yazıyor bu arada, dikkatinizi çekerim.