7 Mart 2009 Cumartesi

Hepinize çok teşekkür ederim

Yorumlarıyla mutluluğumuzu paylaşan, iyi dilekleriyle içimi sevinçle, neşeyle dolduran herkese çok teşekkür ederim. Umarım sizlerin de dileklerinizde belirttiğiniz gibi sağlıklı bir şekilde kucağımıza alabiliriz.

O kadar çok kişi bekliyormuş ki bu haberi şaşarsınız. Bu yüzden sadece biz değil, pek çok kişi de mutlu oldu. Beni hiç görmeden, tanımadan, sadece yazılarım aracılığıyla hayatıma ortak olan sizler ise beni daha da çok mutlu ettiniz. Hepinize tekrar teşekkür ederim.

Ben ve kocam tabii ki bir süredir biliyorduk. Değişiklikler vardı bünyede, doğrulayıcı gecikmeler de ama insan yine de acaba diyor, ya yoksa, sadece hormonal bir dengesizlikse? Çok istiyorsanız eğer sonunda oluşan hayal kırıklığı da bir o kadar büyük oluyor. (Bir ara kazara hamile kalanlardan nefret ediyordum mesela :) ) Test yapmaya korktuk açıkçası ama ben en sonunda dayanamadım ve kocamdan gizli bir test yaptım. Sonuçta o daha önce hiç görmediğim 2. çizgiyi gördüğümde suratımı bir gülümseme kapladı. İyi ki de yapmışım çünkü doktorumdan randevu istediğimde yapıp yapmadığımı sordu. Hemen o gün gittiğim kontrolümde bebek kesesi görüldü. Ama kesenin görülmesi de tek başına yeterli değilmiş, boş kese olabilirmiş, türlü türlü komplikasyonlar olabilirmiş, onun için bir de kan testiyle doğruladık. Hastanede içeri girmeyi beklerken kocama haber verdim. Nasıl şaşırdı, sevindi anlatamam. Ona bu haberi yüzyüze verebilmek isterdim aslında. Filmlerde hep olur ya, adam sevinçten deliye döner, kadını havalara kaldırır, 1-2 tur döndürür, böyle romantik birşey değildi beklediğim şey. Sadece haberi verdiğimden beri gözlerinde olan pırıltının gözlerinde yandığı anı görmek isterdim. Ama olsun, o pırıltı oluştu ya, varsın başlangıcını görmeyeyim.

Yaş biraz ileri olunca bu haber daha da değerli oluyor. Biliyorsunuz kadın yaşlandıkça yumurta kapasitesi ve kalitesi azalıyor. Acaba demeye başlıyorsunuz. Kontroller yaptırıyorsunuz, herşey normal çıkınca da neden olmuyor acaba diye kara kara düşünüyorsunuz. Yıllar önce mezun ettiğiniz öğrencilerinizin çoğunun çocuklarının olduğunu görünce kendinizi iyice yaşlı hissetmeye başlıyorsunuz. Ne bileyim, oluyor işte. Biyolojik saat size herşeyi hatırlatıyor ve çocuklara çok düşkün olmayan biri bile olsanız zamanı gelince kendi çocuğunuzun olmasını istemeye başlıyorsunuz.

2. ultrasonumda da keseyi gördük doktorumla. Birazcık daha büyümüş, 5 mm olmuştu ama hala içinde ne var ne yok görülmüyordu. Kan testinin pozitif çıkmasına rağmen doktorum mutlu haberi herkese vermek için biraz daha beklememizi rica etti. Son ultrasonumu kocamın da gelebileceği bir tarihe ayarladık ve bu perşembe, 4 saat süren ve sürekli ayakta durmamı, öğrenciler arasında koşturmamı gerektiren yorucu bir dersten sonra hastaneye gittik. Kese biraz daha büyümüştü ve doktorumuzun gördüğü üzere içinde oynayan birşey vardı. "Şurası kalbi" dedi, daha doğrusu kalp taslağı. Sonra kalp atışlarını dinletti bize. Ben önce benim kalp atışlarım herhalde diye pek anlam veremedim. Minicik bir kalp, hatta kalp bile değil, sadece taslak nasıl bu kadar güçlü bir ses verebilirdi? Sordum. Bebeğinki dedi doktor inanamadım. Kocam bu arada transa geçmiş halde ekrana bakıyordu. Sonra renkli doppler görüntüsünde biraz daha anlaşılır şekilde gördük. Ve o andan sonra haberi yaymaya başladık. Anne ve babalar çok sevindi, ablamız hala, ağbimiz dayı olacağı için çok mutlu oldu. Arkadaşlarımız "ben zaten rüyamda görmüştüm, kahve falında çıkmıştı" dedi, hepsi de çok sevindi. Bense hala şaşkınım. O kalp atışlarını kendiminkiler sandığım için de biraz kızgınım kendime. Acemilik işte ne yaparsınız.

İşte böylece maceramıza başladık. Ben herşeyin belli bir zamanı olduğuna inandım her zaman. O an gelmeden önce ne kadar uğraşsanız, ne kadar isteseniz de olmayan işleriniz olmadı mı hiç? İşte bu da öyle birşey. Demek zamanı şimdiymiş.

Blogumda zaman zaman hamileliğimden de bahsedeceğim, umarım sıkılmazsınız. İleride bu yaşadıklarımı tekrar okumak, doğduktan ve büyüdükten sonra çocuğuma da okutmak, işte sen bu kadar istenen, sevilen bir bebektin demek istiyorum çünkü.

6 Mart 2009 Cuma

Nasıl yazsam acaba?

Nasıl yazacagima bir turlu karar veremedim. Aklimda birkaç şey var aslında ama aralarından hangisini kullansam yazının başında bir türlü seçemedim.

Acaba diyet haberlerime bir sure ara vermek zorundayim, çünkü artık kilo veremiyorum mu desem?

Yoksa hayatım bundan sonra kesinlikle aynı olmayacak, herşey değişecek diye hafif edebi hafif gizemli bir başlangıç mı yapsam?

Ya da kocamın yaşgününü nasıl kutlasam diye kendimi paralarken aslında en çok istediği hediyeyi ona vermişim de haberim yokmuş mu desem?

Ne demek istediğimi anladınız sanıyorum. Bir süredir istiyorduk kocamla, nihayet zamanı gelmiş demek ki. Yandaki lilypie ticker'da görüldüğü üzere 1.5 aylık hamileyim. Bir yazı yazmıştım bir ara ne zaman anne olunur diye, işte onun cevaplarını artık bulabileceğim :)

4 Mart 2009 Çarşamba

Bir şarkı hikayesi

Uzun zamandır zevkle dinlediğim bir şarkı var. Sevgili Yap Ye Gez Yaz sağolsun, blogundaki şarkı bahsettiğim. Yüksek Sadakat'ten "Aşk Durdukça". Önceleri blogunu okurken dinlemek hoşuma gitmişti, sonraları yazıyı daha önce okumama rağmen sırf şarkıyı bir daha dinlemek için tekrar tekrar girdim bloguna. Her seferinde de ya kaldırmışsa, yerine başka bir şarkı koymuşsa diye korktum, aynen durduğunu görünce sevindim. Ona huzur veren şarkı bana da verdi, kendimi zaman zaman nakarat kısmını mırıldanırken buldum ve nihayet bugün gidip "Katil & Maktül" albümlerini aldım. Umarım diğer şarkılarını da zevkle dinleyeceğim. Sevgili Özlem, tekrar teşekkür ederim sana. :)

Bugünden pek umutlu değilim

Başlıkta dediğim gibi, bugünden pek umutlu değilim. Sabahtan fakülte dışındaki bir işimi halletmeye gideceğim ve bu yüzden dönüşüm geç olacak. Tecrübelerime göre fakülteye ne kadar erken gidilirse o kadar verimli bir gün oluyor. 10 gibi veya öğleye doğru gidildiğinde o günden bir hayır beklememek gerekiyor. Zaten dikkat dağıtıcı herşey var normal bir günün içinde. Beni işimden en çok alıkoyanlar işte bunlar:
1) İnternet-outlook'un e-posta geldi uyarısı. Haydi internete şu kadar süre bakmayacağım dedim ve bakmadım diyelim. O e-posta geldi sesine karşı koyamıyorum, mutlaka ne gelmiş diye bakıyorum. Spam mail olduğunu görünce de sinir oluyorum.
2) Odada çalan telefon. En mutlu olduğum zamanlar telefonumuzun bozuk olduğu zamanlardı. Kimse arayamıyordu, biz de dışarıyı arayamıyorduk ama keşke yine bozulsa diyorum zaman zaman.
3) Gelen gidenler. Sadece öğrenciler olsa iyi, onların işini hemen halledebiliyorsunuz ama bahsettiğim ziyaret amacıyla gelen eş dost. Sağolsunlar, her zaman beklerim, başımın üstünde yerleri var ama insanın aklı işte kaldığı zaman misafir ağırlaması pek iyi olmuyor. Ve oda arkadaşımla ben ne zaman bir çalışma planı yapsak, yaptığımız plan aynen kalıyor. Bir gün hiç unutmam, sabah erken gelip toparlanıp laboratuara gidip şu, bu çalışmayı aradan çıkaralım demiştik. Sen misin diyen. O günkü gelen gidenin haddi hesabı yoktu. Hepsi de sevdiğimiz arkadaşlarımızdı, çaresiz oturduk kaldık biz de. İlk misafirimiz giderken birbirimize "haydi lab.a gidelim bir an önce" diye bakarken o arkadaşımız odadan çıkmak için kapıyı açtığında, kapıyı çalmak üzere olan bir başkasını bulduk kapının önünde. Onunla da oturduk, sohbet, çay vs derken bir başkası geldi, inanamadık. Böyle böyle o gün de bitti gitti. Böyle zamanlarda sevgili GeCe'nin bir yorumunda dediği gibi kapıyı kilitlesek mi diye düşünmüyoruz desem yalan olur (kusura bakmayın arkadaşlar sizi seviyoruz ama işleri halledip öyle görüşsek? :) ).

Bizim tipik memur gibi bir işimiz yok. Masabaşında oturup yayın taraması, makale yazımı vs de yapıyoruz tabii ki ama aslında çoğunlukla olmamız gereken yer laboratuar, yaptığımız her çalışma da ilerlememiz için bir basamak. Oraya girmememiz için de her türlü engelleyici karşımıza çıkıyor. Zaten şevkin kırılması gibi büyük bir engelleyiciye sahibiz. Türlü nedenler insanın şevkini kırabiliyor. Örneğin gereksiz angaryalar, fakültede çoğu işin belli bazı asistanların üzerine yıkılması, geri kalanların gayet güzel şekilde kendi işleriyle uğraşmaları ve bu sayede yükselmeleri, sizinse hala aynı yerde kalakalmanız. Kırılan şevki tamir edip haydi çalışalım dediğinizde ise mutlaka başka birşey çıkıyor. Emin olun yarın için bir çalışma programı yapalım, yarın da bu anlattığımdan farklı geçmez. O yüzden dün benim için çok güzel bir gündü. Lab.da değildim ama olsun, pek çok iş hallettim. Hatta o kadar mutluydum ki akşam 7'de çıktım.

Fakültenin en güzel zamanı hep öğrenci olmadığı zamandır derim (yanlış anlaşılmasın, öğrencilerle ilgilenmek, birşeyler öğretmeye çalışmak güzel bir şey, tabii anlattığınızı ısrarla almak istemediklerini görmek de bir o kadar kötü) ama aslında en güzel zamanı akşamları veya haftasonları çok az kişinin kaldığı zaman. Sadece eve giderken ışığı görüp hala burada mısın diye uğrayanlar olur, o da uzun sürmez zaten.

Dediğim gibi, bugüne 1-0 yenik başlayacağım.

3 Mart 2009 Salı

Bugün pek bir...

Bugün pek bir değişiğim. Enerjik değilim aslında, hatta biraz da uykum var gibi (sanıyorum havanın etkisi) ama bayağı iş hallettim, kendimle gurur duyuyorum. Önce sabah erken gelerek ve bu sefer anahtarlarımı evde unutmayarak hocanın dersinin hazırlığını yaptım. Sonra kendi gireceğim dersi tekrar gözden geçirdim. Gece notları hazırlamış, power point haline getirmiştim. Ders saatine kadar laboratuvar defterlerimi okudum.11'de dersime girdim, öğrencilerin isteğiyle blok yaparak 1.5 saat kadar durmadan konuşarak ayakta durdum. Su almayı unuttuğum için ağzım dilim kurudu. Sonra perşembe günü anlatacağım laboratuar dersinin notlarını düzenledim, bilgisayara geçirerek derli toplu hale getirdim. Onu da bitirince başka ne yapsam diye etrafta dolanmaya başladım. Doçentlikte işime yarayacak notlar çıkarmak için ne zamandır masamda duran kitaplardan birini okumaya başladım. Bilimsel açıdan pek bir hamaratım bugün, beklesem geçer mi acaba :)

Galiba bu günün sonu erkenden sızıp kalmak olacak.

2 Mart 2009 Pazartesi

Günün sözü

Hani bir laf vardır, darda kaldığımızda, herşey bitti diye düşündüğümüzde yakınımızda biri söyler de içimize biraz olsun su serpilir: "Allah bir kapıyı kaparken bir diğerini açarmış" der bir arkadaşımız, eşimiz dostumuz. Ama bazen de o açılan diğer kapıyı bir türlü göremeyiz nedense. İşte bunun nedeni aşağıdaki günün sözünde saklı. Çok hoşuma gittiği için sizlerle paylaşayım istedim. Orijinal haliyle yazıyorum, isteyenler için altına çevirisini yazacağım.

"When one door of happiness closes, another opens; but often we look so long at the closed door that we do not see the one which has been opened for us"


Meali: Bir mutluluk kapısı kapandığında bir diğeri açılır; fakat bazen kapanan kapının ardından o kadar uzun süre bakarız ki, bizim için açılmış olan kapıyı göremeyiz.

Gözlerimizi açık tutalım :)

1 Mart 2009 Pazar

Sudan konulara devam

Dünkü yazıma güzel tepkiler geldi. Gerçi içinden manyak mıdır diyenler de olmuştur, sağlık olsun. Kocam bile yazımı okuduktan sonra "senin başka işin günü yok mu yazdığın şeye bak" şeklinde suratıma baktı. Umarım bu bakış anladığım şeyi ifade ediyordur. "Bu manyakla neden evlendim" bakışı değildir. :)

Manyak olmadığımı ispatlamak için yine kişisel bir gözlemimden bahsedip bir de bilimsel gerçek sıkıştıracağım ki araya biraz daha aklı selim bir insan gibi görüneyim.

Bilirsiniz her hafta Eskişehir-Ankara arasında mekik dokuyorum ben. Umudu hızlı tren olan insanlardan biriyim yani. Haftada en az 6 saatini şehirlerarası otobüslerde geçiren biri olarak dünkü konuyla ilgili bir gözlemimden haberdar etmek istiyorum sizi. (Kocacığım gerçekten manyak değilim, bak yazının sonuna doğru ne güzel bilimsel bir gerçeğe bağlayacağım).

Yollarda otobüs şirketine göre değişen çeşitlilikte ikramlar vardır, çay-kahve ise her şirketin vazgeçilmezidir. Şimdi bana cevap verin bakalım, siz ne içersiniz? Meyve suyu diyenler lütfen elini kaldırmasın, hedefim çay ve kahve içen kitle. Ben çay içmeyi tercih ederim. Kahveye bayılırım o ayrı ama otobüslerde içmem çünkü kahve içince çok çabuk çişim gelir. Yazının selameti için daha farklı bir terim mi bulsam çiş yerine, mesela, hafıza kartım dolar mı desem? Amannnn, çiş işte ben mi buldum bu kelimeyi, bildiğiniz çiş. (Biraz manyaklık var galiba cidden.) Neyse, siz de bir gözleyin kendinizi. Hangisini içtikten sonra daha kısa sürede tuvalete gitme ihtiyacı duyuyorsunuz? Herkesin metabolizması, sindirim sisteminin çalışması değişir tabii ama genel gerçek kahve içildikten sonra çişin çok daha çabuk gelmesidir.

Şimdi çay ve kahve içinde ne var ona bakalım: hepimizin bildiği kafein denen madde (bir alkaloit türevi). Çaydaki adı ise tein. Zamanında bu iki maddenin farklı maddeler olduğu sanılıyormuş. Yapıları aydınlatılınca aynı madde oldukları anlaşılmış. Sadece isimlendirme farkı var anlayacağınız. Kahveden elde edilirse kafein, çaydan elde edilirse tein, mate bitkisinden elde edilirse matein gibi. İşte bu maddenin etkilerinden biri diürez oluşturması, yani idrar söktürmesi (çişin gelmesi). Peki o zaman aynı maddeler neden farklı etki sürelerine sahip? Aynı kişide aynı sürede etki göstermeleri gerekmez mi? İşte burada devreye bitkilerde bulunan diğer bileşikler giriyor. Kahvedeki kafein daha çok serbest halde. Nescafe olarak granül haline getirilmiş kahveyi içiyoruz zaten, çözünmesi zaten daha kolay. Bir de kafein serbest olduğu için hemen mide-bağırsak sisteminden geçip kan dolaşımına giriyor ondan sonra başlıyorsunuz tuvalet aramaya.

Çayda ise durum farklı. Çay bitkisinde tanen dediğimiz maddeler var. Büzücü etki gösteren bir maddedir tanen, özellikle ishal olunduğunda bağırsakların büzülmesi için kullanılır. Mesela ben sıcak kola içilmesini tavsiye ederim böyle bir durumda, annem ise bir kaşık kahvenin üzerine limon sıkılarak yenmesini. Yani aslında kahve bitkisinde de var ama içtiğimiz hazır kahvelerde pek yok. İşte çayda bulunan tein maddesi tanen dediğimiz bu maddelere bağlı halde bulunur. Siz çay içtikten sonra önce tanenden ayrılacak ki etki göstermek için serbest olacak. Artık sizin metabolizmanız bunu ne kadar sürede hallederse. Benimki 3 saatlik yolculuğun sonunda fakülteye ulaşana kadar süre tanıyor bana.

Şimdi siz kendinizi yoklayın bakalım, hangisini içtikten sonra çişiniz daha çabuk geliyor?

:)