Domuz gribi vakalarının sayısı artıyor. Buna rağmen en basit önlem olan hapşururken, öksürürken ağzımızı kapatalım kuralına uymuyoruz. Akşam otobüste yanımdaki kız öksürüp durdu sinir oldum. Bir ara çantasında birşeyler aradı. Hah, mendil arıyor derken cep telefonunuu çıkardı radyo dinlemeye başladı salak. Sen hasta oldun diye ben de mi hastalanmak zorundayım kardeşim. Yok ya, biz adam olmayız. Haberlerde bir adama maske takar mısınız diye sordular, o da takmam dedi. Bravo. Hatta muhabir "salgın hastalıklardan korkmuyor musunuz?" diye sorunca da karısını gösterip "işte bulaşıcı hastalık bu" diyerek keh keh güldü. Pes diyorum insanımıza.
Şimdi de babaannesini 100 lira için döverek öldüren torundan bahsediyorlar. Artık haber seyretmeye dayanamacağım galiba. Zaten yorgunum yine feci halde, gidip yatayım bari.
Önce gidip ellerimi yıkayayım da, nolur nolmaz. Bu arada bana bizim üniversite hocalarından bir mail geldi, ondan aklımda kalanları yazayım. Domuz gribine karşı boğazınıza gargara yapın, burnunuza gün içinde tuzlu su çekin diyorlar. Bu virüslerin vücuda giriş yolu burun delikleri ve ağız, bu yüzden tuzlu suyla yıkayarak veya gargara yaparak virüsleri uzaklaştırın, çoğalmalarını önleyin diyorlar. Gün içinde sıcak içecekler tüketmek de faydalıymış çünkü virüsleri beraberinde mideye götürüyormuş, midenin asidik ortamı virüs için pek elverişli bir ortam olmuyormuş. Yarın detaylı şekilde okuyayım.
Hepiniz kendinize iyi bakın.
21 Ekim 2009 Çarşamba
20 Ekim 2009 Salı
Yine ama niye yoğunum ve bir mim
Bugün dünden yoğun geçti ve anlaşılan bu haftam komple böyle geçecek. Bir başka üniversiteden 3 doktora öğrencisi HPLC analizi için geldiler, onlara cihazın tanıtılması, analizlerin öğretilmesi gerekiyordu. Dün bir miktar hazırlıkla geçti, bu sabah da cihazı satan firmadan bir arkadaş sağolsun gelip kısa bir tanıtım yaptı. Buraya kadar herşey normal. Öğleden sonra sorunlar çıkmaya başladı. Kolon dengelenmedi, analizler iyi çıkmadı, kolon değiştirmek istediğimde metaller neredeyse birbirine kaynamıştı, güç bela başardığımda sızıntı yaptı, sistem kendini otomatik olarak kapatmaya başladı, liyofilizatöre numune takayım dediğimde günlerdir gül gibi çalışan cihaz vakumu düşürememeye başladı derken hepsi halloldu. Ama sonuç olarak ben bittim. 2 kat aşağı in, tekrar yukarı çık, diğer binaya git, odaya git, hocaya git vs derken ayaklarıma karasular indi. Öyle ki dere yatağı kenarında falan olsam sel basacak, o derece. Eve gelirken otobüsün gelmemesi, alternatif bir güzergahla sürünmek de eklenince fazla dayanmam herhalde bu gece, Gossip Girl biter bitmez sızar kalırım. Haftasonuna kadar böyle. Gelecek hafta da bu gazla kendi çalışmalarıma girişirim herhalde. Üstümdeki ölü toprağını silkiyorum en azından, öyle düşüneyim.
Ne internete bakabildim adam gibi, ne blog okuyabildim. Seyhan'ın mimini yeni cevaplayabiliyorum, gecikme için kusuruma bakmayın artık.
1- En çok sevdiğiniz 3 çiçek ismi:
İki tane yazabiliyorum: Nergis ve Kasımpatı
2-Gerçekleşmesini istediğiniz 3 hayaliniz:
Kocamla birlikte Japonya'ya gidip "bak ben burada şunu yapmıştım, oraya şöyle gitmiştim" diye kafa ütülemek.
Ailemde herkesin ihtiyacını karşılayacak kadar çok paramın olması.
Şu anki en büyük hayalim bana kalsın olur mu.
3- En sevdiğiniz ve sevmediğiniz 3 huyunuz:
Kendime karşı objektif olamam ki. Bunu geçmek zorundayım.
4- Gıcık olduğunuz 3 hareket:
Sadece 3 mü? Seçeyim o zaman:
i) Ağız açık sakız çiğnenmesi bir de utanmadan balon yapılıp patlatılması.
ii) Ağız açık yemek yenilmesi.
iii) Riyakarlık
5- Bu benim bugüne kadar olan en kara günümdü, dünya başıma yıkıldı ve bir daha ayağa kalkamam diye düşündüğünüz olay?
Olaylara iyi yönünden bakmak, herşeyde bir hayır görmek lazım yoksa yaşanmaz. Bu soruyu da cevaplamasam iyi olur galiba.
Gelelim kimleri mimleyeceğime. Herkes mimlenmekten hoşlanmıyor biliyorum, o yüzden kimseyi mimlemiyorum. Soruları cevaplamak isteyen herkes buyursun gelsin.
Ne internete bakabildim adam gibi, ne blog okuyabildim. Seyhan'ın mimini yeni cevaplayabiliyorum, gecikme için kusuruma bakmayın artık.
1- En çok sevdiğiniz 3 çiçek ismi:
İki tane yazabiliyorum: Nergis ve Kasımpatı
2-Gerçekleşmesini istediğiniz 3 hayaliniz:
Kocamla birlikte Japonya'ya gidip "bak ben burada şunu yapmıştım, oraya şöyle gitmiştim" diye kafa ütülemek.
Ailemde herkesin ihtiyacını karşılayacak kadar çok paramın olması.
Şu anki en büyük hayalim bana kalsın olur mu.
3- En sevdiğiniz ve sevmediğiniz 3 huyunuz:
Kendime karşı objektif olamam ki. Bunu geçmek zorundayım.
4- Gıcık olduğunuz 3 hareket:
Sadece 3 mü? Seçeyim o zaman:
i) Ağız açık sakız çiğnenmesi bir de utanmadan balon yapılıp patlatılması.
ii) Ağız açık yemek yenilmesi.
iii) Riyakarlık
5- Bu benim bugüne kadar olan en kara günümdü, dünya başıma yıkıldı ve bir daha ayağa kalkamam diye düşündüğünüz olay?
Olaylara iyi yönünden bakmak, herşeyde bir hayır görmek lazım yoksa yaşanmaz. Bu soruyu da cevaplamasam iyi olur galiba.
Gelelim kimleri mimleyeceğime. Herkes mimlenmekten hoşlanmıyor biliyorum, o yüzden kimseyi mimlemiyorum. Soruları cevaplamak isteyen herkes buyursun gelsin.
19 Ekim 2009 Pazartesi
Yine yoğunum
En son Perşembe günü yazabildim galiba. Cuma günü iş güç, kocamın gelişi derken ışık hızıyla geçti. Akşamı ve ertesi günün büyük bir kısmını hafif grip başlangıcıyla yatarak geçirdim (domuz gribi değil endişe etmeyin). Cumartesi akşamı ağbimin gelişi, suşi yapışı, iki arkadaşımızın da gelişi, Melekler ve Şeytanların seyredilişi derken geçti gitti. Pazar günü biraz daha toparlayınca kocamla çıkıp gezdik biraz. Böyle geçti işte günlerim. Kutlamalarımızın son haftası istediğimiz gibi olmadı ben sürekli yatınca ama Pazar günü toparlayabildim neyse ki. Sabah kocamı uğurlama, okula gitme, analiz için cihazı kontrol etme, yöntem tarama, ekstra işler vs derken akşam oluvermiş bile. Artık çıkıp eve gitmeli, yoruldum çünkü. Kapının önünde Denizyıldızı dizisinin çekimleri var, acaba tam çekim sırasında arkadan geçersem dizi yıldızı oldum sayabilir miyiz? Ya da beni çok fotojenik bulup rol teklif ederler mi?
Gidip dinleneyim ben, yorgunluktan saçmalamaya başladım galiba artık :)
Gidip dinleneyim ben, yorgunluktan saçmalamaya başladım galiba artık :)
15 Ekim 2009 Perşembe
Yollarda gördüklerim
Otobüste geçirdiğim zamanı eğer oturuyorsam kitap-dergi okumakla, ayakta gidiyorsam da etrafa bakarak geçiriyorum. Bu sabah gördüğüm şey tam bir dumur vakası. Mamak'ta bulunan özel bir hastanenin hasta servisini gördüm. Hastanenin adı Özel Veni Vidi Mamak Hastanesi. Neden Veni Vidi, Vici'ye nolmuş bilmiyorum. Hastane sahipleri nasıl bir ruh hali içindeydiler ki bu ismi koydular anlamadım. Yanlış gördüm herhalde dedim ama bilakis doğru, internet sitelerinden kontrol ettim.
Adı Veni Vidi olan hastaneye gider miyim? Hayır gitmem. Veni Vidi Vici Geldim Gördüm Yendim demek ne de olsa. Eee, geldim gördüm ama Vici yok, o zaman bu hastalığı yenemedim anlamına gelmez mi? Ne yapayım ben böyle başarısız hastaneyi? Şaka bir yana sahiplerine neden bu adı seçtiklerini sormak isterdim doğrusu.
Dumansız hava sahası nedeniyle herkes kapı önlerinde içiyor sigaralarını biliyorsunuz. Maltepe'de gördüğüm sahnede ise adamcağızın biri kapı önünde pipo içiyordu. Haydi sigarayı anladım, 3-5 nefes çekince bitiyor içeri giriliyor ama pipo keyif işi değil mi? Kapıda içilecek bir tütün mamulü değil bence. Şaşırdım işte. Bugün ne çok şaşırmışım ben de.
Yine yoğun bir gün geçirdim, oraya koş buraya koş derken eve çok geç geldim. Şimdi de biraz ortalığı toplamam ve yemek yapmam lazım çünkü kocam evlilik yıldönümü kutlama etkinliklerimiz kapsamında yarın Ankara'ya geliyor. Ağbim de gelip sushi yapacak hatta. Ben önceki sushi partimizin fotoğraflarını hala koymadım galiba. İkisini birleştiririm artık. İşler beni bekler. Veni Vidi Vici.
Adı Veni Vidi olan hastaneye gider miyim? Hayır gitmem. Veni Vidi Vici Geldim Gördüm Yendim demek ne de olsa. Eee, geldim gördüm ama Vici yok, o zaman bu hastalığı yenemedim anlamına gelmez mi? Ne yapayım ben böyle başarısız hastaneyi? Şaka bir yana sahiplerine neden bu adı seçtiklerini sormak isterdim doğrusu.
Dumansız hava sahası nedeniyle herkes kapı önlerinde içiyor sigaralarını biliyorsunuz. Maltepe'de gördüğüm sahnede ise adamcağızın biri kapı önünde pipo içiyordu. Haydi sigarayı anladım, 3-5 nefes çekince bitiyor içeri giriliyor ama pipo keyif işi değil mi? Kapıda içilecek bir tütün mamulü değil bence. Şaşırdım işte. Bugün ne çok şaşırmışım ben de.
Yine yoğun bir gün geçirdim, oraya koş buraya koş derken eve çok geç geldim. Şimdi de biraz ortalığı toplamam ve yemek yapmam lazım çünkü kocam evlilik yıldönümü kutlama etkinliklerimiz kapsamında yarın Ankara'ya geliyor. Ağbim de gelip sushi yapacak hatta. Ben önceki sushi partimizin fotoğraflarını hala koymadım galiba. İkisini birleştiririm artık. İşler beni bekler. Veni Vidi Vici.
14 Ekim 2009 Çarşamba
Ne acı bir haber
Siz de okumuş veya haberlerde seyretmişsinizdir "Gelinlikle çıktığı eve kefenle döndü" haberini. Ne acı bir şey, Allah öncelikle annesine, babasına ve sonra eşine sabır versin. Anne baba güle oynaya uğurladıkları kızlarının "biz vardık" haberini beklerken ölüm haberini alıyor. Gerçekten de çok acı. Eşi hala yoğun bakımdaymış, acaba karısının öldüğünü biliyor mu? Öğrenince yaşayacağı acıya bir de arabayı kullandığı için vicdan azabı eklenecek. Kararan hayatların yanında yaşam bulanlar da var ama. Ailesi kızlarının organlarını bağışlamış. Onların sayesinde birkaç kişi yaşama tutunacak, sağolsunlar.
Bu haberi okuyunca aklıma kendi balayı yolculuğumuz geldi. 11 Ekim 2004'te, ben 2 günlük evliyken belki de bizim haberimiz olacaktı, 2 günlük gelindi vs. diye. Neyse ki verilmiş sadakamız varmış, birşey olmadan atlattık. Ailelerimize, daha doğrusu kimseye söylemedik üzülmesinler diye. Hala da bilmiyorlar ama bu haberi görünce bloguma yazmak istedim.
Pazartesi günü Antalya'ya doğru erkenden güle oynaya yola çıkmıştık. Kocamın Fiat Tipo'su vardı o zaman. Kemerlerimizi taktık, gideceğimiz otel hakkında konuşa konuşa gidiyorduk. Kütahya'yı geçtikten sonraydı herhalde, kocam arabadan bir ses geldiğini farketti. Sürekli arabanın tıkırtılarını dinler zaten, iyi ki dinliyormuş. Arabada bir sorun olduğu aklımıza gelmedi çünkü uzun yola çıkacağımız için bakım yaptırmıştık. Hala da her yıl yaz tatiline gitmeden önce yaptırırız.
Neyse. Bir yerlerden hızlandıkça artan bir ses geliyordu, tekerlerde bir problem mi var acaba diye bir tamirci bulduk ve durduk. Tamirci "abi, iyi ki gelmişsiniz" dedi. Meğer arabanın bakımını yapan usta tekerleri kontrol ettikten sonra ne denir o vidalara şimdi aklıma gelmedi, sıkmayı unutmuş. Vidaların 2 tanesi gevşek olduğu için biz hızlandıkça baş tarafları kopmuş gitmiş, tekeri tutan tek bir vida kalmış, o da yakında gidiciymiş. Detayları çok da hatırlamıyorum aslında, kötü bir tecrübeydi, aklımdan silmeye çalışmışım galiba. Kocam daha detaylı hatırlıyordur.
Hızlı giderken tekerin patlaması da çok kötü bir şey ama sürücü tecrübeliyse toparlama imkanı olabilir. Bu durumda ise sol ön teker fırlayıp gidecek, biz de kimbilir ne hale gelecektik. Orada 1-2 saat kadar kalıp yaptırdık ve sonrasında yolumuza devam ettik. Ne mutlu bize ki biraz gecikmeli de olsa ailelerimizi arayıp "biz vardık" diyebildik. Verilmiş sadakamız varmış herhalde.
Keşke o kızcağız da arayıp "vardık" diyebilseydi ama galiba kader işe karışıyor burada. Allah geride kalanlara sabır versin.
Bu haberi okuyunca aklıma kendi balayı yolculuğumuz geldi. 11 Ekim 2004'te, ben 2 günlük evliyken belki de bizim haberimiz olacaktı, 2 günlük gelindi vs. diye. Neyse ki verilmiş sadakamız varmış, birşey olmadan atlattık. Ailelerimize, daha doğrusu kimseye söylemedik üzülmesinler diye. Hala da bilmiyorlar ama bu haberi görünce bloguma yazmak istedim.
Pazartesi günü Antalya'ya doğru erkenden güle oynaya yola çıkmıştık. Kocamın Fiat Tipo'su vardı o zaman. Kemerlerimizi taktık, gideceğimiz otel hakkında konuşa konuşa gidiyorduk. Kütahya'yı geçtikten sonraydı herhalde, kocam arabadan bir ses geldiğini farketti. Sürekli arabanın tıkırtılarını dinler zaten, iyi ki dinliyormuş. Arabada bir sorun olduğu aklımıza gelmedi çünkü uzun yola çıkacağımız için bakım yaptırmıştık. Hala da her yıl yaz tatiline gitmeden önce yaptırırız.
Neyse. Bir yerlerden hızlandıkça artan bir ses geliyordu, tekerlerde bir problem mi var acaba diye bir tamirci bulduk ve durduk. Tamirci "abi, iyi ki gelmişsiniz" dedi. Meğer arabanın bakımını yapan usta tekerleri kontrol ettikten sonra ne denir o vidalara şimdi aklıma gelmedi, sıkmayı unutmuş. Vidaların 2 tanesi gevşek olduğu için biz hızlandıkça baş tarafları kopmuş gitmiş, tekeri tutan tek bir vida kalmış, o da yakında gidiciymiş. Detayları çok da hatırlamıyorum aslında, kötü bir tecrübeydi, aklımdan silmeye çalışmışım galiba. Kocam daha detaylı hatırlıyordur.
Hızlı giderken tekerin patlaması da çok kötü bir şey ama sürücü tecrübeliyse toparlama imkanı olabilir. Bu durumda ise sol ön teker fırlayıp gidecek, biz de kimbilir ne hale gelecektik. Orada 1-2 saat kadar kalıp yaptırdık ve sonrasında yolumuza devam ettik. Ne mutlu bize ki biraz gecikmeli de olsa ailelerimizi arayıp "biz vardık" diyebildik. Verilmiş sadakamız varmış herhalde.
Keşke o kızcağız da arayıp "vardık" diyebilseydi ama galiba kader işe karışıyor burada. Allah geride kalanlara sabır versin.
12 Ekim 2009 Pazartesi
Farmville çılgınlığı
Facebook'ta Farmville diye sanal çiftçilik uygulaması var biliyorsunuz. Arkadaşlarımın pek çoğu bana davet gönderip duruyor, hepsini de şık bir mouse hareketiyle reddediyorum. Çilek toplamak için koştura koştura eve gidenleri, internet peşinde koşanları görüyor, gördükçe de hallerine üzülüyorum. Slayer, Vampir vs. var bende ama oynamazsan efendi efendi duruyorlar bir kenarda. Bunun gibi ürünü toplamadın, çürüdü, yandı bitti kül oldu olmuyor.
Geçenlerde aldığım bir daveti tam otomatik olarak silecekken kocamdan geldiğini şaşkınlıkla gördüm. Bilgisayar oyunlarına pek pas vermeyen kocam da artık bir farmville bağımlısı olmuştu. Yıldönümümüzde fotoğraf çektirdikten sonra koşturarak kabaklarımı toplamam lazım diye beni salonda öylece bırakıp gittiğini yazmıştım geçen gün. Kabakları topladı, önce pamuk ekmeye niyetliydi ama sonra dolmalık bibere geçti. "2 günde olgunlaşırsa şu saatte toplar, şunları ekerim, sonra da şunu yaparım" vs. gibi planlar içinde sürekli olarak. İşin garibi, atları ne yapacak ben de onu merak ediyorum şimdi.
Sanal alemde pek çok kişi kendini bu çılgınlığa kaptırmış durumda. Ben aralarına karışmak istemiyorum. Aslında kocamla birşey daha paylaşmak "adına" (nefret ediyorum bu kelimeden, özellikle yazdım :) ) gireyim mi diye düşünüyorum zaman zaman ama hemen sonra vazgeçiyorum. Hayatıma bir de çilek toplama-toplamama stresini sokamam.
Oynayanlara benden selam olsun ama ben şimdilik almayayım. Yıllar önce Tamaguchi'ler vardı hatırlar mısınız? Benim yoktu ama bir arkadaşımın vardı ve bir süreliğine bana vermişti. Asistanlığımın ilk yılındaydım. Köpeği besle, eğlendir, uyut vs. alarm verip duruyordu o minicik alet. Hocalarla beraber sınav kağıdı okurken birden bir yerlerde alarm ötmeye başlıyor ve ben hayvana süt falan içiriyorum. Hocalar sağolsunlar ilgilendiler o ne falan filan diye ama eminim ki "asistan olarak nasıl bir manyak aldık biz" diye hayıflanmışlardır. Neyseki geldi, geçti, kendimi kurtardım o çılgınlıktan. Bir de furby diye birşeyler vardı galiba. Sekreterlerden birinde de o vardı. Vay canına, ne manyak şeyler çıkarıyor bu oyun-oyuncak sektörü.
Eski bir Tamaguchi bağımlısı olarak Farmville'e bulaşmayı düşünmüyorum. Ama never say never demişler, yine de büyük konuşmasam iyi olur.
Geçenlerde aldığım bir daveti tam otomatik olarak silecekken kocamdan geldiğini şaşkınlıkla gördüm. Bilgisayar oyunlarına pek pas vermeyen kocam da artık bir farmville bağımlısı olmuştu. Yıldönümümüzde fotoğraf çektirdikten sonra koşturarak kabaklarımı toplamam lazım diye beni salonda öylece bırakıp gittiğini yazmıştım geçen gün. Kabakları topladı, önce pamuk ekmeye niyetliydi ama sonra dolmalık bibere geçti. "2 günde olgunlaşırsa şu saatte toplar, şunları ekerim, sonra da şunu yaparım" vs. gibi planlar içinde sürekli olarak. İşin garibi, atları ne yapacak ben de onu merak ediyorum şimdi.
Sanal alemde pek çok kişi kendini bu çılgınlığa kaptırmış durumda. Ben aralarına karışmak istemiyorum. Aslında kocamla birşey daha paylaşmak "adına" (nefret ediyorum bu kelimeden, özellikle yazdım :) ) gireyim mi diye düşünüyorum zaman zaman ama hemen sonra vazgeçiyorum. Hayatıma bir de çilek toplama-toplamama stresini sokamam.
Oynayanlara benden selam olsun ama ben şimdilik almayayım. Yıllar önce Tamaguchi'ler vardı hatırlar mısınız? Benim yoktu ama bir arkadaşımın vardı ve bir süreliğine bana vermişti. Asistanlığımın ilk yılındaydım. Köpeği besle, eğlendir, uyut vs. alarm verip duruyordu o minicik alet. Hocalarla beraber sınav kağıdı okurken birden bir yerlerde alarm ötmeye başlıyor ve ben hayvana süt falan içiriyorum. Hocalar sağolsunlar ilgilendiler o ne falan filan diye ama eminim ki "asistan olarak nasıl bir manyak aldık biz" diye hayıflanmışlardır. Neyseki geldi, geçti, kendimi kurtardım o çılgınlıktan. Bir de furby diye birşeyler vardı galiba. Sekreterlerden birinde de o vardı. Vay canına, ne manyak şeyler çıkarıyor bu oyun-oyuncak sektörü.
Eski bir Tamaguchi bağımlısı olarak Farmville'e bulaşmayı düşünmüyorum. Ama never say never demişler, yine de büyük konuşmasam iyi olur.
11 Ekim 2009 Pazar
Hani artık olmayacaktı?
Az önce gazetede gördüğüm haber beni feci halde hayal kırıklığına uğrattı. Saatler 25 Ekim' 2009 tarihinde saat 4'te geri alınacakmış. Aylar önce birileri çıkıp artık saatler ileri geri alınmayacak dememiş miydi? Araştırıp ona göre karar verilecek denmemiş miydi? Ben mi yanlış hatırlıyorum? Ben mi uyduruyorum?
Saatlerle oynanmasından hiç hoşlanmıyorum. Kışın zaten erkenden hava kararıyor, bunu daha da erkene çekmenin anlamı ne? Elektrik tasarrufu yapılıyormuş, nasıl yapılıyor biri bana açıklasın. Erkenden yakıyoruz lambaları, sabahları desen öyle, ne anladım ben bu işten?
Şimdiden içim karardı. Benim saatimi şimdiden geri aldılar :(
Saatlerle oynanmasından hiç hoşlanmıyorum. Kışın zaten erkenden hava kararıyor, bunu daha da erkene çekmenin anlamı ne? Elektrik tasarrufu yapılıyormuş, nasıl yapılıyor biri bana açıklasın. Erkenden yakıyoruz lambaları, sabahları desen öyle, ne anladım ben bu işten?
Şimdiden içim karardı. Benim saatimi şimdiden geri aldılar :(
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)