Fox'ta oynayan bir dizi bu. Her gün yayınlanan, Ankara'da çekilen bir gençlik dizisi diyebiliriz. Gossip Girl'in Türkler için olanı gibi bir nevi. Hiç seyretmemiştim, sadece ara sıra kanal geçişleri sırasında görüyordum. Ankara'da daha önceleri Ferhunde Hanım ve Kızları ve sonrasında da ona çok benzeyen Bizim Evin Halleri dizileri çekiliyordu. İksini de çok severdim. O zamanlar diziler sadece İstanbul ile sınırlıydı, şimdiki gibi Mardin'e, Antep'e, Eskişehir'e gidip çekim yapmıyorlardı. O yüzden pek severdim. Dış çekimlerde etrafa bakıp nerelerde olduklarını anlamaya çalışırdım. Sonunda diziler bitti, hatta BEH oldukça saçmaladı ve bitmeyi hak etti. vs. (BEH'teki Rüzgar bu dizide de var ve oradaki temiz aile çocuğuna tamamen zıt bir karakteri oynuyor, ve yılların BEH izleyicisi beni bile inandırıyor, aferin ona).
Denizyıldızı'nın tanıtımlarını görüyordum ama bizim burada çekildiğini bilmiyordum. Bir asistan arkadaşım haftasonları çekim yaptıklarını söyleyince şaşırmıştım hatta. Evlendiğimden beri haftasonu okula gelmiyorum tabii, nereden bileceğim. Çekimler burada yapılıyor ama fakülte olarak Tıp Fakültesi diyorlar, Eczacılık değil. 1-2 akşam eve giderken kapının önünde çekim yaptıklarını görünce (hatta yanlarından geçip keşfedilmeyi beklemiştim ama olmadı) haydi seyredeyim dedim. İnternetten ilk bölümlere baktım. Fakülte çekimleri buraları bilmeyen birisi için çok normal olabilir ama benim için çok ilginç oluyor (ben de İstanbul'daki yerleri mekanları bilmiyorum, Galata kulesi Havaalanına bitişik gibi çekim yapılsa yutarım mesela - yok artık, o kadar da değil ama anladınız herhalde demek istediğimi). Çünkü:
1- Fakülte hesapta Tıp ama çekimlerdeki bina Eczacılık.
2- Hastane olarak Cebeci'deki ana giriş gösteriliyor ama hastanenin bahçesi, binası falan dedikleri yer Fen Fakültesi.
3- Yurt kayıtları için gidilen öğrenci işleri Rektörlüğün içinde (oysa ek binada).
4- Fakülte içi çekimlerde hocaların katına geçildiğinde koridorlar, odalar vs. bambaşka bir binaya ait, bizimkiler değil.
5- Eczacılık'ın park yeri girişi farklı, öğrencilerse arabalarıyla nedense hep Rektörlük girişinden giriyorlar.
Sonuç olarak kendi okulumu farklı isimler altında bol bol gördüğüm bir dizi. Kendim artist olamasam da Fakültem oldu (ama takma isimle).
Akşamki bölümü seyredeyim bakayım neler oluyormuş ileriki bölümlerde.
9 Aralık 2009 Çarşamba
8 Aralık 2009 Salı
Karabatak gibiyim, bazen yokum bazen varım
Gerçi karabataklar bile benden çok ortalıkta dolaşıyordur, bu aralar blogumu biraz ihmal ettim farkındayım. Bu ara çok yoğunum desem yalan olmaz ama fırsat bulduğumda çiftliğime kaçıyorum, asıl neden bu. Kusuruma bakmayın, ilerleme hırsım azalsın biraz yine full time burada olacağım. Aslında bir nevi iyi de oldu, daha önce bloglar güncellendi mi, neden kimse yazmıyor diye meraklanırken artık eskisi kadar az yazı yazılıyor gibi gelmiyor çünkü blog güncellemesi kontrolüne ayırdığım zamanı çiftlikte geçiriyorum.
Neyse. Kocamla Made of Honour filmini seyrettik geçen akşam. Sinemada gidememiştik, DVD olarak uygun fiyata bulunca kaçırmadık. Kocam da romantik komedilerden hoşlanmaya başladı iyice, neşeli vakit geçirdik böylece. Önceki haftalarda da Proposal'ı seyretmiştik, o da güzeldi. Etrafta bu kadar romantik komedi olunca acaba en sevdiğim hangisi diye düşünmeye başladım ve buldum. "Only You". Marisa Tomei ve Robert Downey Jr'ın oynadığı film. Hani esas kız küçükken ruh eşinin Damon Bradley diye biri olduğunu öğrenir ama elbette ki bulamaz. Ümidini kaybeder ve bir doktorla evlenmesine 10 gün kala böyle birinin yaşadığını öğrenir. Gerisini anlatmayayım,
seyretmemiş olanlar vardır belki. Marisa Tomei'yi pek severim, gülünce gözleri ışıldayan, çok tatlı, zarif bir kadındır. Robert Downey Jr'ı da severim. Muhteşem bir oyuncudur bence, ayrıca yakışıklı ve sevimli de tabii ki. Oyuncular şeker, film şeker, daha ne olsun. Muhteşem İtalya manzaraları da cabası. Bir kez daha seyredeyim haftaya eve gidince.
Bu sabah yolda nerden aklıma geldiyse Endless Love şarkısı geldi aklıma, söyleye söyleye fakülteye gitmeye başladım. Şarkıyı Lionel Richie ve Diana Ross birlikte söylüyorlardı. Yılar öncesine ait ama hala zevkle dinlediğim bir şarkıdır. Endless Love filminin şarkısıydı, yaşı müsait olanlar hatırlar. Brooke Shields'in gençken oynadığı filmlerden biriydi. Bir erkek arkadaşı vardı, çocuk kızın ailesine kendisini sevdirmek için evde minik bir yangın çıkartıp sonra da söndürüp kahramanları olmayı planlıyordu ama evi komple yakıyor ailenin hayatını darmadağın ediyordu. İlginç bir filmdi, bir yerlerden bulmalı. Filmde çok şaşırdığım bir sahne vardı. Çocuk gece Brooke'un odasında kalıyordu ve babası da tek kelime etmiyordu. O sıralarda ben de küçüktüm ve bu nasıl baba vay canına diye ağzım açık kalmıştı. Hatta şimdi imdb'den baktım, film 1981 yapımıymış. Ben bunu televizyonda seyrettiğime göre haydi 1990 olsun. Vay canına diyorum bir kez daha, zaman ne çabuk geçmiş.
Neyse. Kocamla Made of Honour filmini seyrettik geçen akşam. Sinemada gidememiştik, DVD olarak uygun fiyata bulunca kaçırmadık. Kocam da romantik komedilerden hoşlanmaya başladı iyice, neşeli vakit geçirdik böylece. Önceki haftalarda da Proposal'ı seyretmiştik, o da güzeldi. Etrafta bu kadar romantik komedi olunca acaba en sevdiğim hangisi diye düşünmeye başladım ve buldum. "Only You". Marisa Tomei ve Robert Downey Jr'ın oynadığı film. Hani esas kız küçükken ruh eşinin Damon Bradley diye biri olduğunu öğrenir ama elbette ki bulamaz. Ümidini kaybeder ve bir doktorla evlenmesine 10 gün kala böyle birinin yaşadığını öğrenir. Gerisini anlatmayayım,
Bu sabah yolda nerden aklıma geldiyse Endless Love şarkısı geldi aklıma, söyleye söyleye fakülteye gitmeye başladım. Şarkıyı Lionel Richie ve Diana Ross birlikte söylüyorlardı. Yılar öncesine ait ama hala zevkle dinlediğim bir şarkıdır. Endless Love filminin şarkısıydı, yaşı müsait olanlar hatırlar. Brooke Shields'in gençken oynadığı filmlerden biriydi. Bir erkek arkadaşı vardı, çocuk kızın ailesine kendisini sevdirmek için evde minik bir yangın çıkartıp sonra da söndürüp kahramanları olmayı planlıyordu ama evi komple yakıyor ailenin hayatını darmadağın ediyordu. İlginç bir filmdi, bir yerlerden bulmalı. Filmde çok şaşırdığım bir sahne vardı. Çocuk gece Brooke'un odasında kalıyordu ve babası da tek kelime etmiyordu. O sıralarda ben de küçüktüm ve bu nasıl baba vay canına diye ağzım açık kalmıştı. Hatta şimdi imdb'den baktım, film 1981 yapımıymış. Ben bunu televizyonda seyrettiğime göre haydi 1990 olsun. Vay canına diyorum bir kez daha, zaman ne çabuk geçmiş.
Haydi ben yine ortalıktan kaybolayım. Geleceğim :)
5 Aralık 2009 Cumartesi
Banu Avar konferansı ve hızsız tren
Dün bizim Fakülte'de Banu Avar'ın bir konuşması vardı. Atatürkçü Düşünce Topluluğu düzenlemiş, o da kırmamış gelmiş sağolsun. 1 ay önceden belli olduğu için kocamdan geç gelmek için izin aldım, her zamanki 3 treni yerine 6 treniyle eve doğru yola çıktım. Ben salondan çıkarken soru-cevap kısmı bitmemişti hala, kaçırdığım için üzüldüm ama eve gitmem gerekiyordu.
Banu Avar'ı televizyonda görmüşsünüzdür sanıyorum. Bilmeyenler kim olduğunu internetten araştırabilir. Salon hınca hınç doluydu dün, pek çok fakülteden gelenler vardı, zor yer bulduk kendimize. Pek çok şeyden bahsetti, uyuyanları uyandırmaya çalıştı. Umarım uyananlar tekrar uykuya dalmaz. Kitaplarını da almıştık ama ben imza kısmına kalamadım dediğim gibi.
Trene yetişeyim diye yağmurlu bir Ankara akşamında düştüm gar yoluna. Biletimi aldım, yerime yerleştim, derken hayal kırıklıkları başladı. Bu sefer business class'ta gidiyordum ve internet çalışmıyordu. Anamın karnından bilgisayar ve internetle çıkmadım, olmasa da incilerim dökülmez tabii, economy sınıfında halk arasında gidip geliyorum normalde, peki ne bu internet tatavası diyebilirsiniz. Demeyin. Eğer business'a fazla ücret vermemizin nedenlerinden birisi de internet bağlantısıysa o zaman bu hizmet sunulacak kardeşim. Yemek paketimden sandviç yerine kek ve çizi kraker çıkması da ayrıca bir hayal kırıklığıydı, haydi bunu da geçtim. Ama en kötüsü normalde 1.5 saat olması gereken yolculuğun 2 saat 5 dakika sürmesiydi. "Yüksek Hızlı Tren" geçen ayki kazadan beri rötar yapmaya başladı. Geçenlerde geldiğimde 15 dakika olmuştu rötar ama bu sefer 35 dakika. Haydi yavaş gidiyor, hava yağmurlu diye bahane bulalım, peki. O zaman bilmem nerede 15-20 dakika durup beklelemize ne demeli? Gerçi bu gecikme için anons yaptılar. Dediler ki "Karşı yönden gelen treni beklediğimiz için durmuş bulunuyoruz". İyi de hızlı tren rayları zaten çift hatlı. Karşı yönden gelen tren yandaki raylardan geçip gidecek. Konvansiyonel hat denen eski raylara geçmemize de daha çok vardı, biz yola devam etsek bile karşılaşmazdık. Trenden indiğimde sinir küpü bir koca buldum karşımda. Biz tren yolculuğu 55 dakikaya inecek hayalleri kurarken 1.5 saatte bile sabit tutamıyorlar. Olmadı hızlı tren, olmadı. Bir an önce kendine çeki düzen ver.
Banu Avar'ı televizyonda görmüşsünüzdür sanıyorum. Bilmeyenler kim olduğunu internetten araştırabilir. Salon hınca hınç doluydu dün, pek çok fakülteden gelenler vardı, zor yer bulduk kendimize. Pek çok şeyden bahsetti, uyuyanları uyandırmaya çalıştı. Umarım uyananlar tekrar uykuya dalmaz. Kitaplarını da almıştık ama ben imza kısmına kalamadım dediğim gibi.
Trene yetişeyim diye yağmurlu bir Ankara akşamında düştüm gar yoluna. Biletimi aldım, yerime yerleştim, derken hayal kırıklıkları başladı. Bu sefer business class'ta gidiyordum ve internet çalışmıyordu. Anamın karnından bilgisayar ve internetle çıkmadım, olmasa da incilerim dökülmez tabii, economy sınıfında halk arasında gidip geliyorum normalde, peki ne bu internet tatavası diyebilirsiniz. Demeyin. Eğer business'a fazla ücret vermemizin nedenlerinden birisi de internet bağlantısıysa o zaman bu hizmet sunulacak kardeşim. Yemek paketimden sandviç yerine kek ve çizi kraker çıkması da ayrıca bir hayal kırıklığıydı, haydi bunu da geçtim. Ama en kötüsü normalde 1.5 saat olması gereken yolculuğun 2 saat 5 dakika sürmesiydi. "Yüksek Hızlı Tren" geçen ayki kazadan beri rötar yapmaya başladı. Geçenlerde geldiğimde 15 dakika olmuştu rötar ama bu sefer 35 dakika. Haydi yavaş gidiyor, hava yağmurlu diye bahane bulalım, peki. O zaman bilmem nerede 15-20 dakika durup beklelemize ne demeli? Gerçi bu gecikme için anons yaptılar. Dediler ki "Karşı yönden gelen treni beklediğimiz için durmuş bulunuyoruz". İyi de hızlı tren rayları zaten çift hatlı. Karşı yönden gelen tren yandaki raylardan geçip gidecek. Konvansiyonel hat denen eski raylara geçmemize de daha çok vardı, biz yola devam etsek bile karşılaşmazdık. Trenden indiğimde sinir küpü bir koca buldum karşımda. Biz tren yolculuğu 55 dakikaya inecek hayalleri kurarken 1.5 saatte bile sabit tutamıyorlar. Olmadı hızlı tren, olmadı. Bir an önce kendine çeki düzen ver.
3 Aralık 2009 Perşembe
Yağmur
Hava feci halde kapalı. Hava kapandıkça benim de içim kararıyor. Az önce şemsiyemi evde unuttuğumu farkettim. Zaten ne zaman evde unutsam yağmur yağıyor ama ben de akıllandım artık, işyerinde mutlaka yedek bir şemsiye bulunduruyorum.
Şemsiye demişken, geçenlerde Tiglon'dan şemsiye kazandım. Bir DVD almıştık (hangi film hatırlamıyorum), içinden Tiglon'un Up filmi için yaptığı hediye çekilişine ilişkin bir kupon çıktı. Beleş şeyler kazanmayı çok seven ben hemen mail yolladım (bir ara Radyoodtü'yü haraca kesmiştim resmen, sonra beni kara listeye aldılar. Cidden almışlar ama, yayına çıkan bir arkadaşım adımı gördüğünü söylemişti stüdyoda. Şansıma karışmayın kardeşim, şansımla kazanıyorum işte size ne.) Neyse. Kuponu görüp hediyelere göz attığımda şemsiyeyi gözüme kestirmiştim. İşte şu
şemsiye. Dışı bulutlu bir gökyüzü, içi renk renk balon. Bu çıksın bana dedim, 30. veya 60. kişi olmuşum ki kazandım. Önce Tiglon mail attı bana adresinizi bildirin diye, 1 hafta geçmeden de şemsiye geldi. Gerçi bu resimdeki biraz küçük galiba çünkü bana gelen devasa. Altına ben ve 3 kişi daha girsek ıslanmayız, o derece büyük. Taşıması zor oluyor biraz ama bayıldım ben ona. Tiglon utandı belki de böyle affettiriyor kendini :)
(hatırlarsanız Indiana Jones DVD'sinin içinden Serdar Ortaç cd'si çıkmıştı).
Şemsiye demişken, geçenlerde Tiglon'dan şemsiye kazandım. Bir DVD almıştık (hangi film hatırlamıyorum), içinden Tiglon'un Up filmi için yaptığı hediye çekilişine ilişkin bir kupon çıktı. Beleş şeyler kazanmayı çok seven ben hemen mail yolladım (bir ara Radyoodtü'yü haraca kesmiştim resmen, sonra beni kara listeye aldılar. Cidden almışlar ama, yayına çıkan bir arkadaşım adımı gördüğünü söylemişti stüdyoda. Şansıma karışmayın kardeşim, şansımla kazanıyorum işte size ne.) Neyse. Kuponu görüp hediyelere göz attığımda şemsiyeyi gözüme kestirmiştim. İşte şu
(hatırlarsanız Indiana Jones DVD'sinin içinden Serdar Ortaç cd'si çıkmıştı).
2 Aralık 2009 Çarşamba
Bende mi yapsam acaba?
Bayram güncellemesi
Bir bayram ve orta uzunlukta tatil daha geçirdik. Umarım herkesinki iyi geçmiştir. Benimki her seferinde olduğu gibi telaşlı başladı. Geçen Ramazan Bayramı'nda proje alımlarını yapmış, avansı kapatmak için koşturup duruyordum. Arife günü tamamlayabilmiştim herşeyi. Bu sefer de projenin 1. geliştirme raporunu teslim etme telaşım vardı. Neyse ki bitirdim, ferahladım.
Sonra eve gitme telaşım devreye girdi. Arife günü izin aldığım için çarşamba akşamdan yola çıkacaktım. Bildiniz, genel grevin olduğu gün. Hani gece 12'de trenler Sakarya'da durmuş, makinistler grevdeyiz demişti de insanlar o soğukta saatlerce bekleyip perişan olmuşlardır. Hızlı trende grev yoktu ama Eskişehir'den sonrasına gitmek mümkün değildi. Yolcular gece perişan olunca otobüs şirketleriyle anlaşmışlar, Eskişehir'den sonra yola otobüslerle devam ediliyordu. Neyse, geçti gitti. Umarım bir faydası olur da bu kadar insan boş yere perişan olmamış olur.
Bayram aile ziyaretleri ve dinlenmekle geçti. Bir de günlerin birbirine girmesiyle tabii. Çarşambayı cuma sanıyordum, cumayı ve pazar gününü ise pazartesi. Upuzun sandığım tatil birdenbire bitiverdi. Şimdi de salı gününü pazartesi bugünü ise salı sanıyorum. Herkes de benim gibidir sanıyorum.
FarvmVille'de ektik, biçtik kocamla. Çiftliğimizde hayvanlarımız vardı ama hiçbirini kesmedik. Eski Bayramları andık. Uluorta kurban kesiminin yasaklanmasının ne kadar doğru olduğundan dem vurduk. Lisedeyken hatırlarım, askeri lojmanlarda oturuyorduk da kantine gitmek için evden çıktığımda kurban kesenlerle karşılaşmamak için yolumu değiştire değiştire bir türlü gidemezdim de en sonunda gözlerimi kapatarak giderdim. Hoş, kurban kesim yerlerinde durum o kadar iyi değil. Birbirini görmemesi gereken kurbanlar bir kenarda bekleşirken hemen yanlarında kesim yapıyorlar, boynu kesilen hayvanlar kanları aksın diye o gariplerin önünde yan yana yatırılıyor. Hayvanların çektiği eziyete bakın. Sevap neredesinde peki bu işin ben anlamıyorum. Bu yüzden tek başıma 1 kez kurban kestim hayatımda. Bir kez de evlendikten sonra kocamla beraber. O 2 hayvan zamanı geldiğinde bizi sırat köprüsünden geçirir herhalde. Daha fazlasına ben dayanamayacağım çünkü. Kesenlere Allah kabul etsin diyorum ama bu şekilde toplu halde kesilen hayvanlara da acıyorum. O zaman et yeme sen de diyebilirsiniz tabii, en doğal hakkınız. Maalesef et yemeyi seviyorum. Mezbahalardaki kesim koşullarını gördüm mü? Hayır görmedim ama daha farklı şartlar altında olduğunu umuyorum.
Geçmiş bayramınız kutlu olsun.
Sonra eve gitme telaşım devreye girdi. Arife günü izin aldığım için çarşamba akşamdan yola çıkacaktım. Bildiniz, genel grevin olduğu gün. Hani gece 12'de trenler Sakarya'da durmuş, makinistler grevdeyiz demişti de insanlar o soğukta saatlerce bekleyip perişan olmuşlardır. Hızlı trende grev yoktu ama Eskişehir'den sonrasına gitmek mümkün değildi. Yolcular gece perişan olunca otobüs şirketleriyle anlaşmışlar, Eskişehir'den sonra yola otobüslerle devam ediliyordu. Neyse, geçti gitti. Umarım bir faydası olur da bu kadar insan boş yere perişan olmamış olur.
Bayram aile ziyaretleri ve dinlenmekle geçti. Bir de günlerin birbirine girmesiyle tabii. Çarşambayı cuma sanıyordum, cumayı ve pazar gününü ise pazartesi. Upuzun sandığım tatil birdenbire bitiverdi. Şimdi de salı gününü pazartesi bugünü ise salı sanıyorum. Herkes de benim gibidir sanıyorum.
FarvmVille'de ektik, biçtik kocamla. Çiftliğimizde hayvanlarımız vardı ama hiçbirini kesmedik. Eski Bayramları andık. Uluorta kurban kesiminin yasaklanmasının ne kadar doğru olduğundan dem vurduk. Lisedeyken hatırlarım, askeri lojmanlarda oturuyorduk da kantine gitmek için evden çıktığımda kurban kesenlerle karşılaşmamak için yolumu değiştire değiştire bir türlü gidemezdim de en sonunda gözlerimi kapatarak giderdim. Hoş, kurban kesim yerlerinde durum o kadar iyi değil. Birbirini görmemesi gereken kurbanlar bir kenarda bekleşirken hemen yanlarında kesim yapıyorlar, boynu kesilen hayvanlar kanları aksın diye o gariplerin önünde yan yana yatırılıyor. Hayvanların çektiği eziyete bakın. Sevap neredesinde peki bu işin ben anlamıyorum. Bu yüzden tek başıma 1 kez kurban kestim hayatımda. Bir kez de evlendikten sonra kocamla beraber. O 2 hayvan zamanı geldiğinde bizi sırat köprüsünden geçirir herhalde. Daha fazlasına ben dayanamayacağım çünkü. Kesenlere Allah kabul etsin diyorum ama bu şekilde toplu halde kesilen hayvanlara da acıyorum. O zaman et yeme sen de diyebilirsiniz tabii, en doğal hakkınız. Maalesef et yemeyi seviyorum. Mezbahalardaki kesim koşullarını gördüm mü? Hayır görmedim ama daha farklı şartlar altında olduğunu umuyorum.
Geçmiş bayramınız kutlu olsun.
1 Aralık 2009 Salı
Değişiklikler
Hayat sürekli olarak değişikliklere gebe. Bazılarını mutlulukla karşılıyoruz, bazılarını da üzüntüyle. Neyse ki çoğu insan ortam şartlarına kolay adapte olabiliyor. Hayatımın Ankara ayağında değişiklik var bir miktar. Çoktan adapte oldum bile, sadece dağınıklık var toparlamam gereken. Umarım kötü bir haberle başlayan bu değişikliğin gerisi güzel gelir. Detay? Detay yok. Yazmak istedim sadece detay veremesem de. Sormayın siz de.
Herşey güzel olacak (umuyorum).
Bu ne biçimmmmm hikayeeeee böyleeeeeeeee...
Herşey güzel olacak (umuyorum).
Bu ne biçimmmmm hikayeeeee böyleeeeeeeee...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)