Akşam geç çıktım fakülteden. Migros'a uğra birşeyler al derken saat 6'yı geçti. Acaba önceki ekspresi kaçırdım mı yoksa geçmedi mi diye bakınırken önümdeki otobüsün ön kapısından bir genç indi. Otobüs daha kalkmamıştı. Otobüsün içinde bu inen gence ters ters bakan biri vardı, sonra otobüste tüm yolculara hitap ederek birşeyler söyledi, o arada da otobüs yola koyuldu. Gayri ihtiyari o inen gence baktım, acaba sorun ne diye düşündüm. Biraz pejmürde bir tipti, yakınlarında da onun gibi kirli sakallı bir başkası vardı. Biraz izleyince bunların aslında 4 kişilik bir grup olduğunu farkettim. Diğer ikisi daha temiz yüzlü (sakalsız anlamında söylüyorum), kıyafetleri daha düzgün tiplerdi. Birisinin elinde sanki işten çıkmış da otobüs bekliyormuş gibi minik bir torba bile vardı. Acaba günahlarını mı alıyorum diye çaktırmadan izledim bunları. Durak aşırı kalabalık değildi o saatlerde, ama insanlar bazı otobüslere binmek için yığılıyorlardı. Bunlar gördüğüm kadarıyla etrafı kolaçan ediyor, sonra plan yapıyorlar. Otobüslere binecek gibi yanaşıyorlar ama sonra binmeden kenara çekiliyorlar. Bir tanesi bir ara sağ tarafıma geçti. Keşif yapıyor gibi geldi bana. Sanki diğerlerinin yanına gittiğinde "elinde market poşeti var, altında da bilgisayar çantası taşıyor" der gibiydi. Kol çantam da kocaman birşey, bir bilseler içinde sadece defterler, bere, eldivenler ve bir sürü ıvır zıvırın olduğunu, kaydadeğer birşey olmadığını.
Otobüsün de iyice gecikeceği tuttu. Ben çantalarıma sıkı sıkı sarıldım. Benden başka farkeden oldu mu bilmiyorum ama çok rahatsız ediciydi. Etrafta trafik polisi bile yoktu o saatlerde. 155'i arayıp durakta şüpheli şahıslar var demeyi düşündüm ama telefonu çantamdan çıkarmakla uğraşırken çantama hakim olamayacağım, elimden kapacaklar diye korktum ne yalan söyleyeyim. Çok rahatsız edici bir durumdu. Otobüsümün gelmesinden az önce bunların sistemi iyice çözmüştüm. En pejmürde olanı otobüs gelir gelmez binecek gibi içeri giriyor, şoföre birşeyler soruyor. O geçişi tıkadığı için insanlar kapı önünde yığılıyor, diğer 3 kişi de bunların arasında tabii. Kartını cüzdanından çıkarıp cebine koyanları mı hedefliyorlar ne yapıyorlar bilmiyorum ama çok gerildim ben. Hemen sonra otobüsüm gelince hemen atladım. Otobüs biraz ileri gidip sonra kapıyı açtığı için uygun pozisyon yakalayamadılar sanıyorum. Ama ben acaba binecekler mi otobüse diye pür dikkat binenlere baktım hareket edene kadar.
Ne günlere kaldık ya, inanamıyorum. Bir de bu ülke şartlarında GSM operatörleri "bizim modemimizle her yerden internete bağlanabilirsiniz" diyor. Otobüs durağında geri gerim gerilen ben vapurda, otobüste, yol üstündeki bir kafede ya da orada burada merdivenlerde otururken bir yandan da bilgisayarla internete gireceğim. Haydi oradan. Kolaysa sen yap.
12 Ocak 2010 Salı
11 Ocak 2010 Pazartesi
Yine mi sen?
Bütün haftasonu savaştığım soğuk algınlığının bu akşam baş ağrısı eşliğinde tekrar işgale yeltenmesi nedeniyle eve biraz erken geldim. Yattığım yerden televizyon seyredeyim derken yemekteyiz programına rastladım. Uzun zamandır seyretmemiştim. Bu arada halk oylaması saçmalığını kaldırmışlar. Çok da iyi olmuş. Elalem sms atacak, sonra pazar günü canlı yayında insanlar kapıştırılacak, saçma sapan bir şeydi. Neyse ki kaldırmışlar bu uygulamayı.
Ne diyordum. Bugünkü programda yine eski yarışmacıları bir araya toplamışlar. Karadenizli bir adam vardı, herşeye türkü söyler gibi karşılık veriyordu, sanırsınız operet izliyorsunuz. Ama adını bilmediğim toparlak bir yarışmacı var ki, bu Karadenizli hiphop yıldızını sollayıp geçiyor. Restoran işletmecisi veya sahibiymiş galiba. Geçen sefer de içim bayıldığı için fazla seyredememiştim kendisini. Bir insan herşeyi mi bilir, herşey hakkında mı fikir sahibidir anlamadım ki ben. Herşeyi biliyor ve kimse sormadan uzun uzadıya açıklamalarda bulunuyor. Bir de evsahibi gibi gittiği heryerde baş köşeye oturuyor nedense. Adam içimi baydı. Ben o grubun içinde olsaydım herhalde saçını başını yolardım sinirden. Bu kadar mı itici bir insan olur. Birşeyler biliyorsan susarsın, birisi sorduğunda fikir beyan edip engin bilgini ortaya koyarsın da insanlar seni hayranlıkla dinler.
Ayyyy, içim bayıldı çeviriyorum kanalı. Bir daha da gelmem yemekteyize :)
Ne diyordum. Bugünkü programda yine eski yarışmacıları bir araya toplamışlar. Karadenizli bir adam vardı, herşeye türkü söyler gibi karşılık veriyordu, sanırsınız operet izliyorsunuz. Ama adını bilmediğim toparlak bir yarışmacı var ki, bu Karadenizli hiphop yıldızını sollayıp geçiyor. Restoran işletmecisi veya sahibiymiş galiba. Geçen sefer de içim bayıldığı için fazla seyredememiştim kendisini. Bir insan herşeyi mi bilir, herşey hakkında mı fikir sahibidir anlamadım ki ben. Herşeyi biliyor ve kimse sormadan uzun uzadıya açıklamalarda bulunuyor. Bir de evsahibi gibi gittiği heryerde baş köşeye oturuyor nedense. Adam içimi baydı. Ben o grubun içinde olsaydım herhalde saçını başını yolardım sinirden. Bu kadar mı itici bir insan olur. Birşeyler biliyorsan susarsın, birisi sorduğunda fikir beyan edip engin bilgini ortaya koyarsın da insanlar seni hayranlıkla dinler.
Ayyyy, içim bayıldı çeviriyorum kanalı. Bir daha da gelmem yemekteyize :)
10 Ocak 2010 Pazar
Bir daha mı? Asla!
Aslında "never say never" demişler, büyük konuşmasam iyi olacak belki de ama bu sefer gönül rahatlığıyla söyleyebilirim sanıyorum:
Bir daha asla ıspanak almayacağım.
Herşey geçen hafta başladı. Buzdolabında hep ıspanak bulundururum, kah böreği, kah zeytinyağlı yemeği, kah kıymalı yemeğine bayılırız. Buzlukta donuk halde bulunması bu yüzden benim için büyük rahatlık. Pişirince hemen yerine yenisini alır zulama koyarım. Böyle de yedekli çalışırım. Yakinimizdaki marketlerde hazır ayıklanmış, yıkanmış, paketlenmiş ıspanak oluyor, pazara yetişemediğim için normalinden alamıyorum. Ama bu yüzden müsriflik veya tembellikle suçlandım (direkt yüzüme denmedi ama anladım ben). Marketlerden aldığım daha pahalıya geliyor olabilir ama bugünün sonunda kazın ayağının öyle olmadığını anladım.
Geçenlerde pazara denk geldim ve 1 liraya 1 kg ıspanak aldım. Oh ne ala, çok da ucuzmuş, tralla la diyerek eve gittim. Saplarından da babamın yaptığı ıspanak salatasından yaparım ne güzel dedim. Ancak ıspanaklar nasıl çamurluysa yıka yıka geçmiyor, sürekli kum çıkıyor. İllallah dedim. Günlerdir ıspanak yıkıyorum, suda bekletiyorum, deli oluyorum. Annem tuzlu suya atarsın, kumu çamuru dibe çöker dedi. Çöküyor ama bitmiyor ki, sürekli çöküyor. Yıkıyorum, suyunu değiştiriyorum, bir türlü bitmiyor. Bulaşık makineleri ilk çıktığında ıspanak yıkardı kadınlar, parlatıcı dolu olmasa onu da yapacaktım. Hatta parlatıcı nasıl olsa kap kacağın üstünde kalıyor, çok fazla zararı olmasa gerek diye gözüm dönüyordu ama "bu kadar dayandın, bir su daha yıka" dedim.
Sonuç olarak bir tencere yemeğim var ocakta ama ya diğer sonuçlar?
- Suda beklet, yıka derken telef olan, yumuşayıp çürüyen bir sürü yaprak oldu. O 1 kg ıspanak ne kadar azaldı bilemem.
- Feci su harcadım, elin Afrikalısı su diye inim inim inlerken ben ıspanak yiyeceğiz diye sudaki ayak izimi feci halde artırdım. Su israf ettikçe içim gitmedi değil.
- Çok fazla vakit harcadım. Ben çalışan kadınım, vakit nakit demek benim için. Herkes çalışıyor diyebilirsiniz. O zaman şunu diyeyim, benim mesaim 5'te 6'da bitmiyor, evde de çalışmak zorundayım çoğu zaman. Ben de öyleyim derseniz eğer son bir koz var elimde, bakalım buna ne diyeceksiniz: Ben evime sadece haftasonları gelebiliyorum. Kocamla ya da Farmville başında (manyak oldum iyice) geçireceğim zamanı defalarca ıspanak yıkayarak harcadım.
Sonuç olarak marketten aldığım hazır ıspanak çok daha ucuza geliyor, elalem ne derse desin, ondan alıp pişireceğim arkadaş. Bundan sonra kendi bahçemde yetiştirmedikçe normal ıspanak giremez bu eve.
Bir de yapmam gereken bir şey var, bunu da araya sıkıştırayım. Eve gelir gelmez mutlaka ellerimi yıkarım, yıkamazsam içim bir tuhaf oluyor çünkü. Domuz gribinden önce de böyleydim. Ama yapmam gereken en önemli şeyi erteliyorum, sonra da üşendiğim için yapmıyorum. Artık buna da bir dur demeliyim ve eve gelir gelmez ellerimi yıkadıktan sonra makyajımı da çıkarmalıyım. Haydi yemekten sonra, şunu seyredeyim ondan sonra, şu yazıya bakayım, şu makaleyi inceleyeyim derken uykum geliyor ve "bir seferlik bir şey olmaz" diye makyajla uyuyakalıyorum. O bir sefer oluyor 2, 3, 4, sonra gelsin siyah noktalar, gitsin sivilceler.
Sonuç olarak neymiş?
- Hazır ıspanaklara tapılacak,
- Makyaj temizlenmeden uyunmayacak.
Bir daha asla ıspanak almayacağım.
Herşey geçen hafta başladı. Buzdolabında hep ıspanak bulundururum, kah böreği, kah zeytinyağlı yemeği, kah kıymalı yemeğine bayılırız. Buzlukta donuk halde bulunması bu yüzden benim için büyük rahatlık. Pişirince hemen yerine yenisini alır zulama koyarım. Böyle de yedekli çalışırım. Yakinimizdaki marketlerde hazır ayıklanmış, yıkanmış, paketlenmiş ıspanak oluyor, pazara yetişemediğim için normalinden alamıyorum. Ama bu yüzden müsriflik veya tembellikle suçlandım (direkt yüzüme denmedi ama anladım ben). Marketlerden aldığım daha pahalıya geliyor olabilir ama bugünün sonunda kazın ayağının öyle olmadığını anladım.
Geçenlerde pazara denk geldim ve 1 liraya 1 kg ıspanak aldım. Oh ne ala, çok da ucuzmuş, tralla la diyerek eve gittim. Saplarından da babamın yaptığı ıspanak salatasından yaparım ne güzel dedim. Ancak ıspanaklar nasıl çamurluysa yıka yıka geçmiyor, sürekli kum çıkıyor. İllallah dedim. Günlerdir ıspanak yıkıyorum, suda bekletiyorum, deli oluyorum. Annem tuzlu suya atarsın, kumu çamuru dibe çöker dedi. Çöküyor ama bitmiyor ki, sürekli çöküyor. Yıkıyorum, suyunu değiştiriyorum, bir türlü bitmiyor. Bulaşık makineleri ilk çıktığında ıspanak yıkardı kadınlar, parlatıcı dolu olmasa onu da yapacaktım. Hatta parlatıcı nasıl olsa kap kacağın üstünde kalıyor, çok fazla zararı olmasa gerek diye gözüm dönüyordu ama "bu kadar dayandın, bir su daha yıka" dedim.
Sonuç olarak bir tencere yemeğim var ocakta ama ya diğer sonuçlar?
- Suda beklet, yıka derken telef olan, yumuşayıp çürüyen bir sürü yaprak oldu. O 1 kg ıspanak ne kadar azaldı bilemem.
- Feci su harcadım, elin Afrikalısı su diye inim inim inlerken ben ıspanak yiyeceğiz diye sudaki ayak izimi feci halde artırdım. Su israf ettikçe içim gitmedi değil.
- Çok fazla vakit harcadım. Ben çalışan kadınım, vakit nakit demek benim için. Herkes çalışıyor diyebilirsiniz. O zaman şunu diyeyim, benim mesaim 5'te 6'da bitmiyor, evde de çalışmak zorundayım çoğu zaman. Ben de öyleyim derseniz eğer son bir koz var elimde, bakalım buna ne diyeceksiniz: Ben evime sadece haftasonları gelebiliyorum. Kocamla ya da Farmville başında (manyak oldum iyice) geçireceğim zamanı defalarca ıspanak yıkayarak harcadım.
Sonuç olarak marketten aldığım hazır ıspanak çok daha ucuza geliyor, elalem ne derse desin, ondan alıp pişireceğim arkadaş. Bundan sonra kendi bahçemde yetiştirmedikçe normal ıspanak giremez bu eve.
Bir de yapmam gereken bir şey var, bunu da araya sıkıştırayım. Eve gelir gelmez mutlaka ellerimi yıkarım, yıkamazsam içim bir tuhaf oluyor çünkü. Domuz gribinden önce de böyleydim. Ama yapmam gereken en önemli şeyi erteliyorum, sonra da üşendiğim için yapmıyorum. Artık buna da bir dur demeliyim ve eve gelir gelmez ellerimi yıkadıktan sonra makyajımı da çıkarmalıyım. Haydi yemekten sonra, şunu seyredeyim ondan sonra, şu yazıya bakayım, şu makaleyi inceleyeyim derken uykum geliyor ve "bir seferlik bir şey olmaz" diye makyajla uyuyakalıyorum. O bir sefer oluyor 2, 3, 4, sonra gelsin siyah noktalar, gitsin sivilceler.
Sonuç olarak neymiş?
- Hazır ıspanaklara tapılacak,
- Makyaj temizlenmeden uyunmayacak.
7 Ocak 2010 Perşembe
Yine haberler, hep haberler
Sabah yine yollardayım, bir yandan da gazete okuyorum, gözüme şöyle bir haber çarptı. Kadının birinin saçına yolda yürürken evlerden birinden atılan bir sigara izmariti düşmüş, etraftaki esnaf montlarla söndürmeye çalışmış, sonra da kafasına su boşaltmışlar. Kadın canının yandığına mı yansın yoksa bu soğukta buz gibi soğuk suyu kafasına yediğine mi. Öyle çok öküz var ki bu memlekette. Geçen cuma akşamı Tandoğan'dan tren garına doğru yürüyordum. Bavulum biraz ağır olduğu için Tandoğan alt geçidinden geçmeyeyim, bir sürü merdiven var, düz ayak yoldan gideyim demiştim. Tren raylarının geçtiği bir üst geçit vardır, onun altından yürürken soldan geçen arabalardaki öküzün birisi izmarit fırlattı, tam önüme düştü. Biraz hızlı yürüsem ya da ao hödük fren yapsa belki de aynen üstüme gelecekti o yanan izmarit. Artık paltomu mu yakardı, yüzüme mi gelirdi bilemem. Arabasında sigara içen ama küllüğünü kirletmeye kıyamayan bir sürü öküz var memlekette. (Araba küllüğünü sokağa boşaltan öküzlerden bahsetmiştim daha önce, onlar apayrı bir fenomen zaten). O zavallı kadın benim kadar şanslı olamamış, yanmış güzelim saçları ve kafa derisi. Etrafta bu kadar öküz varken yaşamamız mucize valla.
6 Ocak 2010 Çarşamba
Haberler, haberler ...
Yılın 6. günü gelmiş de ben henüz bir yazı yazabilmişim. Bak şu terbiyesiz bana. Daha fazla yazmalıyım, daha çok vakit ayırmalıyım biliyorum. Dün yazacaklarım bugüne kaldı mesela, bir türlü fırsat bulamadım. Başımı kaşıyacak vaktim yoktu yerine Farmville'e bile bakamadım desem herhalde ne kadar yoğun olduğumu anlarsınız :).
Dün sabahtan yine proje avansı işlerim vardı. Nihayet bitirdim, darısı yeni çekeceğimiz avansı kapatmaya umarım. Daha sonra da final sınavlarımız başladı, onlar için soru yaz,kağıt bastır, sınava gir derken vakit geçti gitti. Oysa dün sabah haberlerde duyduğum bir haberden bahsedecektim.
Gerçi bahsetmesem daha iyi belki de, içim kalktı çünkü. Herhalde İstanbul'daydı, çöpten gelen sesler üzerine baktıklarında bir bebek bulmuşlar. Fakat bebeğin boğazı kesilmiş olduğu için maalesef kurtarılamamış. Bebeğin bileğindeki hastane bileziğinden anneyi bulmuşlar. Be kadın, ben dahil bir sürü kadının ve kocalarının bebek bebeeeeekkkkk diye inim inlediği bir dünyada sen nasıl doğurduğun çocuğun boğazını kesip çöpe atarsın. Boğazını kesmedin diyelim, bu soğukta dışarıya atmak zaten öldürmekle eşdeğer. Muhtemelen yasak bir aşkın veya kimbilir neyin ürünü olan bu bebeği madem istemiyordun o zaman yasal süresi içinde, o daha embriyoyken aldırsaydın bari, yuh sana. Bunu yapan kadının anaokul öğretmeni olduğunu duyunca şaşkınlığım daha da arttı. Bela okumayı hiç sevmem ama Allah belasını versin o kadının ne diyeyim.
Ankara'da ulaşıma garip bir zam yapılmış. Eskiden 139 kuruşa bastığımız biletler artık 150 kuruşa çıkmış. Haydi bu normal diyelim. Eskiden 45 dakika olan aktarma süresi (45 dakika için de aynı biletle 3 taşıta binebiliyordunuz) 75 dakikaya çıkmış. Güzel değil mi, hayır değil. Çünkü sonraki tüm bilet basımları için 50 kuruş ekstra para düşecekmiş. Böylece 150 yerine 250 kuruş çıkacak cebimizden. Diyelim 1 basımlık para kaldı biletimde, o zaman ne olacak? Aktarma yaptığımda elim böğrümde kalacak. Gökçek yiine yapacağını yaptı. Bol keseden dağıttı ücretsiz kartlar, bayramlarda yaptığı beleş otobüsler işte böyle çıkıyor cebimizden. Bayramlarda çoluk çocuk otobüslere doluşup "sağolasın Gökçek, sayesinde tüm Ankara'yı geziyoruz" diyenler şimdi ceplerinde bilet parası kalmayınca ne yapacak bakalım. Madem öyle bana da yıllık kart sat yaşlılara yaptığın gibi. Vereyim yıllık 50-60 TL, ondan sonra istediğim kadar bineyim otobüse, sen de sürümden kazan. Sinir oluyorum sana.
Bugünlerde oldukça hareketli ve yorucu geçecek bir haftaya girmiş bulunuyorum. Emeklerimin karşılığını alabilsem keşke.
İşte aklıma takılan haberler bunlardı. Bakalım yarına neler bozacak sinirimi.
Dün sabahtan yine proje avansı işlerim vardı. Nihayet bitirdim, darısı yeni çekeceğimiz avansı kapatmaya umarım. Daha sonra da final sınavlarımız başladı, onlar için soru yaz,kağıt bastır, sınava gir derken vakit geçti gitti. Oysa dün sabah haberlerde duyduğum bir haberden bahsedecektim.
Gerçi bahsetmesem daha iyi belki de, içim kalktı çünkü. Herhalde İstanbul'daydı, çöpten gelen sesler üzerine baktıklarında bir bebek bulmuşlar. Fakat bebeğin boğazı kesilmiş olduğu için maalesef kurtarılamamış. Bebeğin bileğindeki hastane bileziğinden anneyi bulmuşlar. Be kadın, ben dahil bir sürü kadının ve kocalarının bebek bebeeeeekkkkk diye inim inlediği bir dünyada sen nasıl doğurduğun çocuğun boğazını kesip çöpe atarsın. Boğazını kesmedin diyelim, bu soğukta dışarıya atmak zaten öldürmekle eşdeğer. Muhtemelen yasak bir aşkın veya kimbilir neyin ürünü olan bu bebeği madem istemiyordun o zaman yasal süresi içinde, o daha embriyoyken aldırsaydın bari, yuh sana. Bunu yapan kadının anaokul öğretmeni olduğunu duyunca şaşkınlığım daha da arttı. Bela okumayı hiç sevmem ama Allah belasını versin o kadının ne diyeyim.
Ankara'da ulaşıma garip bir zam yapılmış. Eskiden 139 kuruşa bastığımız biletler artık 150 kuruşa çıkmış. Haydi bu normal diyelim. Eskiden 45 dakika olan aktarma süresi (45 dakika için de aynı biletle 3 taşıta binebiliyordunuz) 75 dakikaya çıkmış. Güzel değil mi, hayır değil. Çünkü sonraki tüm bilet basımları için 50 kuruş ekstra para düşecekmiş. Böylece 150 yerine 250 kuruş çıkacak cebimizden. Diyelim 1 basımlık para kaldı biletimde, o zaman ne olacak? Aktarma yaptığımda elim böğrümde kalacak. Gökçek yiine yapacağını yaptı. Bol keseden dağıttı ücretsiz kartlar, bayramlarda yaptığı beleş otobüsler işte böyle çıkıyor cebimizden. Bayramlarda çoluk çocuk otobüslere doluşup "sağolasın Gökçek, sayesinde tüm Ankara'yı geziyoruz" diyenler şimdi ceplerinde bilet parası kalmayınca ne yapacak bakalım. Madem öyle bana da yıllık kart sat yaşlılara yaptığın gibi. Vereyim yıllık 50-60 TL, ondan sonra istediğim kadar bineyim otobüse, sen de sürümden kazan. Sinir oluyorum sana.
Bugünlerde oldukça hareketli ve yorucu geçecek bir haftaya girmiş bulunuyorum. Emeklerimin karşılığını alabilsem keşke.
İşte aklıma takılan haberler bunlardı. Bakalım yarına neler bozacak sinirimi.
4 Ocak 2010 Pazartesi
Yeni yılın ilk yazısı
Bir yılbaşı daha geldi geçti. Bu yıl büyük bir değişiklik oldu benim için, 12'ye doğru sızıp kalmadım. Hatta inanmazsınız yattığımda saat neredeyse 1:30 idi. Ben de inanamadım ama oldu gerçekten. Yemek hazırla, yemek ye, televizyona bak, izleyecek birşey bulama, müzik kanallarından birinde Bedük bul, kalk biraz danset, 12'de kocayla sarıl, yeni yılı kutla, Victoria's Secret defilesini izle derken bir yılbaşı daha bitti işte.
Yine karsız ama soğuk bir yıla başladık. Soğuk demişken, alt kat komşularımız yine bir yerlere kaçtılar. Onlar olmayınca kombiyi ne kadar yaksak da yerden gelen soğuğa engel olamıyoruz. Isıtmalı zeminimiz yok ne de olsa. Özellikle pazar günü yere bastıkça sanki terliksiz, çorapsız basıyormuşum gibi üşüdüm. Biraz da psikolojik herhalde ama sonuçta şu naçizane fikri geliştirdim (Kocam tek kelimeyle "manyak" dedi, bakalım siz nasıl bulacaksınız): Kombili apartmanlarda oturanlar kışın herhangi bir yere gitmesin kardeşim. Ne o her bayram seyranda bir yerlere gidiyorlar. Üst kattakilerin veya yandakilerin gitmesi bu kadar etkilemiyor insanı ama alt kattakiler direkt etkiliyor (sıcak hava yukarı çıkıyor ne de olsa). Onun için işte fikrim: Alt katta oturanlar kışın tatile vs. gitmesin. Hatta komşular aralarında centilmenlik anlaşması imzalasın, bir yere gidecek olsalar bile kombiyi en düşük seviyede açık bırakıp gitsinler. Üst katımızdakilere sorun mesela, bir yerlere gittik mi onları bırakıp, asla. Yazın nereye isterlerse gidebilir alttakiler ama kışın ı-ıh.
Yılbaşının ardından yılın ilk ütüsünü yaptım, ilk ütü kısmını düşündüğüm ve bunu ilk bulaşık, ilk toz alma gibi çeşitlendirme eğiliminde olduğum farketttiğim için bu sefer de ben kendime manyak dedim.
Cnbc-e Star Wars serisini göstermeye başlayacakmış bu ay. Nasıl olsa dvd'lerimiz var, erken davranalım hemen seyredelim dedik ve başladık seriyi izlemeye. Dışarıda hava soğuk olunca insanın canı dışarı çıkmak istemiyor, battaniye altına girip film seyretmek pek hoş oluyor doğrusu. Sıcağın etkisiyle bir süre sonra insanın içi geçiyor, azıcık kestirelim sonra devam edelim derken ancak 5. filme gelebildik.
Neyse, George Lucas'a bir kez daha hayran kaldık. Sen ilk filmi ben 5 yaşındayken çek, ben hala zevkle izleyeyim, sonra aradan neredeyse 20 yıl geçsin diğer 3 filmi de çek. Ne zaman planladın, neden 3'ten başladın, ölümlü dünya adam gibi sırayla çekeyim diye hiç mi düşünmedin? Bravo diyorum sana. 1977'deki görsel efektleri şimdi bile seyrettiriyorsun ya, pes (gerçi ilk 3 filmden sonra 1977'ye geri dönünce aradaki fark anlaşılıyor ama olsun, hala seyrettiriyor ya kendini, daha ne olsun). Kalan 1.5 filmi de haftasonu bitiririz artık.
Bu arada yeni yılın ilk gribine yakalanmak üzereyim, hastalanmamam lazım (manyak).
Yine karsız ama soğuk bir yıla başladık. Soğuk demişken, alt kat komşularımız yine bir yerlere kaçtılar. Onlar olmayınca kombiyi ne kadar yaksak da yerden gelen soğuğa engel olamıyoruz. Isıtmalı zeminimiz yok ne de olsa. Özellikle pazar günü yere bastıkça sanki terliksiz, çorapsız basıyormuşum gibi üşüdüm. Biraz da psikolojik herhalde ama sonuçta şu naçizane fikri geliştirdim (Kocam tek kelimeyle "manyak" dedi, bakalım siz nasıl bulacaksınız): Kombili apartmanlarda oturanlar kışın herhangi bir yere gitmesin kardeşim. Ne o her bayram seyranda bir yerlere gidiyorlar. Üst kattakilerin veya yandakilerin gitmesi bu kadar etkilemiyor insanı ama alt kattakiler direkt etkiliyor (sıcak hava yukarı çıkıyor ne de olsa). Onun için işte fikrim: Alt katta oturanlar kışın tatile vs. gitmesin. Hatta komşular aralarında centilmenlik anlaşması imzalasın, bir yere gidecek olsalar bile kombiyi en düşük seviyede açık bırakıp gitsinler. Üst katımızdakilere sorun mesela, bir yerlere gittik mi onları bırakıp, asla. Yazın nereye isterlerse gidebilir alttakiler ama kışın ı-ıh.
Yılbaşının ardından yılın ilk ütüsünü yaptım, ilk ütü kısmını düşündüğüm ve bunu ilk bulaşık, ilk toz alma gibi çeşitlendirme eğiliminde olduğum farketttiğim için bu sefer de ben kendime manyak dedim.
Cnbc-e Star Wars serisini göstermeye başlayacakmış bu ay. Nasıl olsa dvd'lerimiz var, erken davranalım hemen seyredelim dedik ve başladık seriyi izlemeye. Dışarıda hava soğuk olunca insanın canı dışarı çıkmak istemiyor, battaniye altına girip film seyretmek pek hoş oluyor doğrusu. Sıcağın etkisiyle bir süre sonra insanın içi geçiyor, azıcık kestirelim sonra devam edelim derken ancak 5. filme gelebildik.
Neyse, George Lucas'a bir kez daha hayran kaldık. Sen ilk filmi ben 5 yaşındayken çek, ben hala zevkle izleyeyim, sonra aradan neredeyse 20 yıl geçsin diğer 3 filmi de çek. Ne zaman planladın, neden 3'ten başladın, ölümlü dünya adam gibi sırayla çekeyim diye hiç mi düşünmedin? Bravo diyorum sana. 1977'deki görsel efektleri şimdi bile seyrettiriyorsun ya, pes (gerçi ilk 3 filmden sonra 1977'ye geri dönünce aradaki fark anlaşılıyor ama olsun, hala seyrettiriyor ya kendini, daha ne olsun). Kalan 1.5 filmi de haftasonu bitiririz artık.
Bu arada yeni yılın ilk gribine yakalanmak üzereyim, hastalanmamam lazım (manyak).
31 Aralık 2009 Perşembe
Muhasebe 101
Yılın son günü muhasebe yapalım bakalım 2009 nasıl geçmiş, neler olmuş.
Her yıl alınan ama tutulmayan kararlar vardır ya, ben bu yıl unutkanlığımla başa çıkmayı hedeflemiştim. Hatta kendime çantamda taşıyacağım boyda bir ajanda alarak daha düzenli bir insan olmaya karar vermiştim. Uydum, uyamadım ama ajandanın faydasını gördüm. Bu yıl için aldığım ajandamı ise Ankara'da unuttuğumu farkedince hedefime fazla ulaşamadığımı anladım. Neyse.
2009 benim için güzel başlamıştı ancak böyle devam etmedi. Şubat ayında hamile olduğumu öğrendim. Kocamla mutlu mesut dolanmaya başladık etrafta. Ama Nisan ayında kaybettik bebeğimizi. Daha da bir sürü olumsuzluk oldu bu yıl içinde. Oysa ne umutlarla başlamıştık 2009'a, hem iş hem aile açısından çok güzel geçeceğine inandırmıştık kendimizi. İlk zamanlarda ağzımıza çaldığı bir parmak balla kandırdı bizi, acısını sonradan çıkardı.
Herşeyde bir hayır vardır dedik ve tüm olumsuzluklara katlandık, olsun, daha güzel günler gelecek dedik. Yaz sonunda çok yakın bir arkadaşım çok büyük rahatsızlıklar geçirdi. Bu da olunca 2009'dan iyice nefret ettim. Çok şükür toparladı artık arkadaşım.
Daha bir sürü tatsızlık, üzüntü yaşadık. Yine de yüzümden gülümsememi eksik etmemeye çalışıyorum, sorunlar hakkında fazla düşünmemeye çalışıyorum. Sanmayın ki gamsızım. Tamam biraz öyleyim, ne kadar sorunum olsa da gece yatınca fosur fosur uyuyabiliyorum ama bunun nedeni daha önce de pek çok kez yazdığım gibi şu düşünceye inanıyor olmam: Üzüntü üzüntüyü çeker.
2010'un daha güzel geçeceğine inanıyorum. Bu tombik yıl güzellikler getirmeli hepimize, ülkemize. Sürekli kötü haberler almaktan, gazeteyi açtığımda kötü haberler görmekten bıktım artık. İlaçlar markette satılacak, o bunu kesti, şu bunu vurdu, yeter artık, bu haberleri görmek istemiyorum. Herşey güllük gülistanlık olsun, ortada sorun falan kalmasın, insanlarda gelecek korkusu olmasın, öğrencilerimize mezun olduklarında marketlerde çalışmak zorunda kalmayacakları umudunu verelim istiyorum.
2010'dan çok şey bekliyorum, o da bu sorumluluğunun farkında olsun, çok çalışsın, iyi şeyler yaşatsın bize.
Hepinize mutlu, sağlıklı ve huzurlu bir yıl dilerim...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)