12 Eylül 2010 Pazar

12 Dev Adam


Bizimkiler gerçekten de devleşti bu turnuvada. Reklamlar ilk çıkmaya başladığında "yine şişiniyoruz, havamızı almasak bari" diye konuşmuştuk kocamla. NTV reklamlarındaki oyuncuların konuşmalarından yapılan ama maalesef NBA'dan aparma olan şarkıya da gıcık olmuştuk ama zamanla ona bile kulağımız alıştı. İlk maçtan itibaren her maçı seyrettik ama bu geceki gibi bir heyecan hiç yaşamamıştık. Aradaki fark 8 olunca bu iş bitti, buraya kadarmış diye üzüldük, bizimkiler arayı kapadığında haydi aslanlar diye yerimizde duramadık. Son dakikaları Sırp takımı atak yaptığında bakamayıp kanalı değiştirerek geçirdik. Kanalı değiştirdik ama dayanamadık hemen sonra yine açtık. Hele o son 4 saniye yok mu? Kimsenin oturarak seyredebildiğini sanmıyorum. Bebeklerime zarar verecek olmasam yerimde duramayıp zıp zıp zıplayacaktım. 4 saniye bitip de hakemler son 0.50 saniye da oynatınca korktuk, maç bitip de finale çıkınca resmen ağladık. Herhalde fazla heyecandan bunum kanadı. Bu durumda yarınki maçı nasıl seyredeceğim hiç bilmiyorum. Şu anda dünyanın en iyi 2 takımından biriyiz, inanıyorum ki yarın da en iyi takımı olacağız. Olamasak bile sorun değil, yurtdışındaki yankılarımız yeter.

Diyorum ki, "Macera dolu Amerikaaaaaaaaaaa, Amerikaaaaa, maceraaaaaaaaaaaaaaaaaa".

10 Eylül 2010 Cuma

Bayram, kocam ve bebeklerim

Konu başlığındaki kelimeler birbiriyle alakasız gibi görünse de hepsini birbirine bağlayacağım merak etmeyin. Hatta ufak bir DIY bile olacak içinde.

Bayram kutlaması için biraz geç kaldım biliyorum. Biraz gecikmeli olsa da herkesin bayramının şeker gibi geçmesini diliyorum. Sonrasındaki referandumu da lütfen unutmayalım.

Bayram denince öncelikle akla gelen şeyler bayram temizliği ve bayramlık elbette. Bu sene bayramlık hususunda ne giyeyim derdim olmadı, giyebileceklerim sınırlı olduğu ve hamileliğimin son 2 ayını yaşadığım için yeni kıyafet almayı düşünmedim bile. Elbiselerimden birini giymeyi ve ve etrafta yürüyen çadır gibi dolanmayı planladım.

Giysi hususunu hallettik, sıra geldi temizliğe. İşte burada kocam devreye giriyor. Ben prensesler gibi otururken, sadece getir götür işlerini yaparken kocam bütün evi temizledi, sildi, süpürdü, inanmazsınız ama mutfak halısını bile sildi. O çalıştı ben yoruldum, o çalıştı benim uykum geldi resmen. Bu hamilelik döneminde bir kez daha aşık oldum kocama. Bu kadar şanslı bir kadın olduğum için bir kez daha şükrettim. Daha önce de yazdım ama bir kez daha yazacağım. Kocanın karısına ne kadar aşık olduğu hiç önemli değil, eğer içinden gelmezse yapmıyor kardeşim. Pek çok arkadaşım var hamile kaldıklarında kendilerine körkütük aşık olan kocaları hiçbir işin ucundan tutmayan.
Evlenmeden önce hiç iş yapmayan, yapsa da bir miktar söylenen kocam zamanla alıştı bu duruma ve hamileliğim süresince (önceki de dahil) prensesler gibi elimi sıcak sudan soğuk suya sokturmadı desem yeridir. Kullanmayı pek sevdiğim "hayat müşterektir" lafını o kullanır oldu artık. Market dönüşü torbaların bir kısmını taşımak istesem "senin taşıdığın yük daha fazla ve önemli" diyor, evde gizli gizli ütü yapmaya vs. kalkışsam "senin yaptığın iş daha yorucu ve önemli, dinlen" diyor. Ben bu adama bir kez daha aşık olmayayım da ne yapayım. Bebeklerim de çok şanslı böyle bir babaları olduğu için. Şimdiden onları birlikte oyunlar oynarken, bebeklere mama yedirirken, altlarını temizlerken, banyo yaptırırken görür gibiyim. İlgili bir koca ve ilgili bir baba herkesin başına diyorum.

Bebeklerimizin hareketlerini hergün hayranlıkla ve şaşkınlıkla izliyoruz, karnımın üzerindeki dalgalanmaların, çıkıntıların ellere mi ayaklara mı ait olduğunu tahmin etmeye çalışıyoruz. Bebeklerimiz hareketlenmeye başladıktan sonra mümkün mertebe birlikte olabildik, böylece kocam da bu güzelliklerden mahrum kalmadı. Artık izin alma dönemim yaklaşıyor, ilk zamanlarda mümkün olduğunca çalışmaya devam edip iznimin büyük kısmını doğum sonrasına aktarmak istiyordum ama kocamın yanında olup dinlenmek daha iyi olacak galiba. Bebeklerimizi riske atamam.

Artık bebeklerin son hazırlıklarını yapmamız lazım. Çoğu şeyi tamamladık zaten, birkaç parça birşey kaldı sayılır. Bir de bebek şekeri var tabii. İşte tatlı kocamla anlaşamadığımız yegane husus bu. Şekerlerimizi kendim hazırlamak, bebeklerimiz için birşeyler yapmak istemiştim. Ne bileyim, anneniz sizi çok seviyor demenin bir yolu olarak görüyorum bunu sanırım. Kocam ise hem uğraşmamı istemiyor hem de "bebeklerimize cicili bicili şeker alamayacak mıyız ne yani" diye bana sitem ediyor. İkimizin de hayalleri ve istekleri bu konuda farklı anlayacağınız. Bebekleri ben taşıyorum diye herşey benim istediğim gibi olacak diye düşünüp prenseslik işini biraz abartttım, onun bu konuda bir fikri olabileceğini düşünmemiştim. Hepinizin huzurunda özür diliyorum kocamdan.

Sorunu şimdilik şöyle çözdük. Biliyorsunuz Eskişehir-Ankara arasında süren bir yaşamımız var. Ben Ankara ayağı için istediğim şekerleri hazırlayacağım, Eskişehir ayağında ise kocamın istediği olacak. Güzel bir anlaşma değil mi. Böylece işe koyuldum.

Önce organze kumaştan veya tülden minik keseler ya da kare kumaştan kurdeleyle büzülen bohçalar yapayım, içine şeker, çikolatalı drajeler koyayım, üstüne de silikon tabancasıyla aldığım minik pembe ve mavi şemsiyeleri yapıştırayım diye düşünmüştüm. Sonra çok basit geldi gözüme. Sonra aklıma geçen yıl bir blogda gördüğü DIY kutular geldi. Kimin yazdığını hatırlayamadığım için internetten araştırmaya başladım ve bir sürü kutu şablonu buldum. Ne değişik şekiller var inanmazsınız. Kapaklı bir kutu yapmaya karar verip malzemelerimi aldım. Malzemelerim resimde gördüğünüz gibi pembenin ve mavinin değişik tonlarındaki kartonlar, yine aynı şekilde ama desenli defter kapları, pembe ve mavi kurdela, makas, uhu idi. Önce denemeler yaparak uygun boyutları tespit ettim ve kapaklar 10 cm'lik, kutu tabanları 9 cm'lik kareler olacak şekilde kartonlarımı kestim ve minik kutularımı hazırladım. Üzerlerine kartonun tonuna uygun defter kaplarından ince şeritler kesip yapıştırdım. Böylece kutularım hazır oldu.






Kutuları organze kumaştan kestiğim karelerin içine koyayım, kurdeleyle büzeyim dedim ama olmadı. Kumaşın kenarları çok kötü tirfillendi, kenarlarına sürfile yapsam çirkin duracaktı, ayrıca ne kadar ince kumaş olsa da içindeki kutular pek iyi görünmüyordu. Kumaşları bebekler için başka yerlerde kullanılmak üzere kaldırım ve kutuları kurdeleyle bağlamaya karar verdim. Oldu olacak isimlerini de yazayım üstlerine dedim ve minik kartonlara isimlerini bastırıp delgeçle uçlarından delik açıp kurdeleye geçirdim. Sonuçta ortaya çıkan şey şunlar oldu (İsimleri karaladım, kusura bakmayın, sadece baş harfleri bıraktım :) ). Yaklaşık 100 tane kutum hazır. İçlerine koymak için şeffaf jelatin de aldım ki çikolatalar kutuyla temas etmesin. Döndüğümde drajeleri içlerine yerleştirip kurdelelerle bağlayacağım.
Sadece akşamları yapabildiğim için tamamlanmaları biraz uzun sürdü ama büyük zevk alarak yaptım. Tek başlarına birşeye benzetemezseniz de bir sepet içine koyduğumda bir arada çok hoş duracaklarına inanıyorum. Bana ilham veren blogger arkadaşıma çok teşekkür ederim bu vesileyle. İsimlerinin altında doğum tarihlerini de yazmak isterdim (nikah şekerlerinde olduğu gibi) ama bilemediğim için yazamadım, sadece Ekim 2010 veya Kasım 2010 yazmak da saçma olacaktı. Olmazsa kendime birer tane ayırır, onların altına yazarım tarihleri bebeklerim doğduktan sonra.
Çok uzun bir post oldu, sabredip okuyan herkese teşekkür ederim.

7 Eylül 2010 Salı

Ücretsiz mi? Peh

Televizyonlarda bir süredir Gülse Birsel'li Turkcell reklamları var biliyorsunuz. Biz kocamla pek hoşlanmadık, tiplemelerini itici bulduk herhalde ondandır. En son reklamında ücretsiz servislerden bahsediliyordu. Herhalde diğer operatörlerle yarışabilmek için Turkcell böyle bir ücretsiz servis koymuş dedik (yoksa hayatta yapmaz biliyoruz). Hamileler için olan bebek paketini görünce abone olmak istedim.

Önce eşim abone oldu, ona hitap eden yegane paket NTV Haber paketiydi. Mesaj atıldı, gelen mesaja cevap olarak istenen paket seçildi ve beklenmeye başlandı. Ben sanıyorum ki sms olarak o günkü önemli haberler konu başlıkları olarak gelecek. İlk mesaj U2'nun konseriyle ilgiliydi ama haber vermekten ziyade bir link veriyordu. Linke tıkladığımızda internet aracılığıyla video haber içeren siteye bağlanmaya başladı telefon. Kocamın telefonu wi-fi ile de bağlanabildiği için sorun değil dedik ama kısa bir süre sonra wi-fi ile bağlanamadığımızı, 3G ile Turkcell internet üzerinden bağlanmamızın gerektiğini belirten bir mesaj aldık. Diğer paketler de böyle midir bilmiyorum ama muhtemelen öyledir diye kendi aboneliğimi başlatmaktan vazgeçtim. Yani Turkcell ücretsiz servis sunduğunu söyleyerek bir kez daha insanları kandırıyor. Ücretsiz olan bu hizmete ancak internet bağlantısı için çatır çatır para vererek ulaşabiliyorsunuz. Ne diyeyim bravo.

En komiğime giden de şu. Turkcell'de indirimli 30 mesaj paketine üyeyim. 3 liraya ayda 30 mesaj atıyoum. Çok mesaj atmadığım için bana yetiyor. Bir süredir bana "bu paket yerine 11 liraya 300 mesaja geçin" diye mesajlar yolluyor Turkcell. Avea'nın ayda 9 liraya Avea içi 10000, Avea dışı 1000 mesaj verdiği bir paket varken bunlar benimle dalga mı geçiyor, salak yerine mi koyuyor? İnsan hiç mi diğer operatörler ne yapıyor diye bakmaz, kendi paketini hiç mi diğerlerine göre ayarlamaz? Halen müşterimizken kazıklayalım zihniyeti herhalde.

6 Eylül 2010 Pazartesi

Eylül'e de girdik

Sonbahara resmen girmiş bulunuyoruz. Yapraklar sararmaya ve dökülmeye başladı. Kısa süre sonra havalar iyice serinleyecek. Havanın serinlemesini sıcaktan bunalıp geceleri uyuyamadığım dönemlerde herkes gibi ben de çok istiyordum ama gerçekleşmeye başlayınca o kadar da iyi bir şey olmadığını farkettim. Ayaklarımın şişlikleri biraz ineceği için memnunum, kendimi Shrek'in karısı Fiona gibi hissediyorum resmen Ama havanın soğumasıyla birlikte tüm yaz boyunca hayatımı kurtaran terliklerimi giyememeye başlayacağım. Giymeye devam etsem ayaklarım üşüyecek, yağmurda ıslanacak. Yerlerine ne giyeceğim diye kara kara düşünmeye başladım şimdiden. Eski ayakkabılarım kesinlikle olmaz. Yeni bir şey alsam ne alacağım? Rahat giyilebilen ve çıkartılabilen birşey olmalı. Babet türü bir şey kesinlikle giymem, giyemem, nefret ediyorum babetten. Belki bağcıklarını çözmeden spor ayakkabısı giyip çıkartabilirim. Bir ara deneyeyim.

Sonbaharın gelmesi fakültenin de açılması demek. Ben ortalarda olmayacağım bir süre ama yine de yeni öğrenciler, yeni heyecanlar demek. Gerçi bu sene üniversite sınavı sonuçlarının da sms aracılığıyla dağıtıldığı ortaya çıkmış. İyice laçkalaştı bu işler, kimse hakkına razı değil. Bakalım daha neler göreceğiz.

Sonbaharın gelmesi ayrıca saatlerle ileri geri oynama vaktinin de gelmesi demek benim için. Hava yine erkenden kararak ruhumu karartacak. Öff.

Ama sonbaharın gelişinin bir de güzel yanı var ki, o da bebeklerimi kucağıma alacak olmam. O yüzden bu sonbaharı diğerlerinden daha çok seviyorum :)

4 Eylül 2010 Cumartesi

U2 da kimmiş?

Bugünkü Milliyet gazetesinde U2 hakkında bir haber vardı, belki okuyanlarınız olmuştur. Konserin yapılacağı stadın çevresindeki esnafla konuşup görüşlerini alalım demişler. Görülen o ki milletin haberi yok. Haydi diyelim ilgilenmiyorlar bu tarz bir müzikle, yine de insan böyle büyük bir organizasyonun oradan yapılacağından haberdar olmaz mı? İlgi ve zevk meselesi diye çok fazla yorum yapmayarak gazetedeki görüşleri sizlerle paylaşıyorum.

Sokak Pilavcısı: Ben böyle bir konser duymadım ama madem çok kişi gelecek 6 Eylül'de oradayım. İyi ki söylediniz, üç kilo daha pirinç alayım öyleyse.

Telefon bayii: 6 Eylül'de büyük bir konser olacak burada. Duyduğuma göre Shakira gelecekmiş. Uzun zamandır burada bir konser verileceği konuşuluyordu. U2 diye bir isim duymadım. Ben Shakira'yı bilirim. Konsere gidenlerin bize bir faydası yok. (En azından birşey olacağından haberi var. Kıllı kıllı adamları ne yapsın, Sharika'yı bekliyor).

Emlakçı kadın: Belediyenin düzenlediği bir etkinlik diye tahmin ediyorum. Statta toplu iftar yemeği var sanırım Ben hiç U2 diye bir isim duymadım. Büyük bir konser olsaydı mutlaka haberimiz olurdu. (Ay dayanamayacağım, daha büyük ne olabilir merak ettim şimdi.)

Tekel bayii: Konserden filan anlamam. Ben ahiret işleriyle uğraşıyorum. Ayrıca ben şimdi konser günü birşeyler satmak için stada girsem beni orada barındırmazlar. Artık her taaf mafyalaşmış. Hiçbir şey satamam orada. O yüzden konserin bana hiçbir yararı yok. (Bu amca Tekel bayii olarak nasıl ahiret işleriyle uğraşıyor merak ettim. Bira, rakı alan cehenneme gidecek, benim de bu işe katkım var mı demek istiyor, çözemedim bir türlü).

Dediğim gibi herkesin ilgi konusu farklıdır, herkes benim gibi konsere gidemediği için üzülecek değil ya.

2 Eylül 2010 Perşembe

Söylemeyi unuttum

Muhteşem diyetisyenim ve arkadaşım Banu (Topalakçı) her çarşamba Ankara'daki Max FM'de radyo programına başladı. Ankara'dakiler 98.5 frekansından takip edebilir, Ankara'da değilim diye üzülenler www.maxfm.com.tr adresine girerek internet üzerinden dinleyebilir. Her çarşamba 8:30-9 arasında radyo-internet başına.

Gerçi ilk programı saati yanlış hatırlayarak kaçırmış bulunan bir kişi olarak utanç içindeyim şu anda. O saatte fakültede olmama rağmen lab.a git gel derken odama geçip internet radyosunu 9'da açınca progamı kaçırmış oldum.

Ben unuttum siz unutmayın!

1 Eylül 2010 Çarşamba

Geçen günden kalan konu başlıkları

Geçen günden kalan konu başlıklarına geri dönelim. Balkondaki çirkin şeyler büyümüş, uçmayı ne arada öğrendilerse öğrenmiş ve anne-babalarıyla beraber uçup gitmişler. Kocam gitmeden önce son 1-2 fotoğraflarını çekmiş. Gördüğünüz gibi gayet güzel genç birer güvercin olmuşlar. Anneye benzediklerini de eklemeliyim, baba alacalı, koyu renkliydi, bunlar benden değil dese yeridir yani. :)

Haftasonu eve gittiğimde belki gelmişlerdir diye bakındım ama pazar gününe kadar gelen giden olmadı. Pazar günü balkonda dolanan 1-2 kuş gördüm. O zaman fotoğraflarını görmemiştim, yumurtlamak için yer bakan başka kuşlar diye düşündüm, kovaladım. Az sonra babalarını yanlarında görünce tamam dedim, bizimkiler el öpmeye gelmişler. Bir daha da görüşmedik zaten. Hemen balkonu toparlamaya giriştim. Mahvolmuş durumdaki saksıları direkt çöpe yolladım. Kurtarma ihtimalim yoktu çünkü, bunların pisliklerinden midir nedir saksılar minik minik böceklerle kaynıyordu resmen. Hemen çöpe yolladım, kendimi fazla zorlamadan kaba pislikleri attım ve gerisini kocama bıraktım. O da önce neden uğraştın diye bana fırça attıktan sonra güzelce bir yıkadı balkonu, tertemiz, pırıl pırıl, oturulacak hale getirdi. Bir güvercin maceramız daha böyle sona erdi. Bir daha olmasın ama lütfen, yeterince hevesimizi aldık.


Gelelim Ankara Arena'ya. Yolumun üzerinde olduğu için inşaatın her aşamasını görmüştüm, yetişeceğinden pek emin değildim ama yaptılar, yetiştirdiler. Fotoğraf pek iyi değil, trene giderken etrafa çaktırmamaya çalışarak çektim, bir de gelen geçen arabaların engel olması derken ancak bu görüntü çıktı ortaya. Elektrik direklerine ellerinde top olan oyuncu maketleri yerleştirmişler. Kızılay'da bile var hatta. Hoşuma gitti benim. Yakından da çekmiştim ama bulanık olmuş, kusura bakmayın. Ayrıca ana güzergahlarda 3 yüzü olan panolar hazırlamışlar. Aşağıdaki fotoda panoların bir yüzündeki maskotumuz "Bascat"i görüyorsunuz. Pek yaratıcı bir isim değil ama uymuş işte bir şekilde. İlk maçta bomboş salonu görünce diğer illere oranla Ankara seyircisi adına utanmıştım, neyse ki sonraki maçlarda tam olarak dolunca milletin Fildişi Sahili maçına önem vermediği için gitmediğini anlamış bulundum. Dün akşamki Yunanistan galibiyeti için helal olsun çocuklara. Darısı Porto Riko maçına.


Son başlığımıza gelelim: U2

5 gün sonra konserleri var İstanbul'da, gidebilecekleri öyle kıskanıyorum ki. Yıllardır severek izlediğim bir grup taa buralara kadar geliyor da ben gidemiyorum, kötü bir durum aslında ama çok önemli mazeretlerim var ne de olsa. Gelecekleri haberi ilk çıktığında hamile değildim, ama umudum vardı. Biletler satışa sunuldu dendiğinde "hamile olurum belki o zaman, bilet almamalı" diye düşünmüştüm. İleride çocuklarıma "onlar konsere geldiğinde ben size 7 aylık hamileydim" diye anlatırım artık. 3D konserlerini seyretmiştim sinemada, onunla idare edeyim artık.