25 Eylül 2010 Cumartesi

Yeni başlangıçlara doğru...

Artık evimdeyim. Geçen pazartesiden itibaren geçerli olan doğum öncesi iznime nihayet dün 3 itibariyle başlamış bulunuyorum. Herhalde izin aldığı halde işe gidip gelen pek az kişiden biriyimdir. İşlerimi, eşyalarımı toparladım, fakültedeki arkadaşlarımla, odamla, annemlerin eviyle vedalaştım. Bundan sonra hayatım bambaşka olacak. Bebeklerimin gelişiyle zaten tamamen değişecek olan hayatım böyle değişikliklerle birlikte yeni bir hayat sunacak bana. 6 yıl önce evlenmeme rağmen tam olarak çıkamadığım ailemin evinden bebeklerim vesilesiyle çıkmış bulunuyorum. Bizim hayatımızın her anı bir değişik zaten, bu da istisna değildir herhalde.

Sözün kısası, bu sabah yeni hayatımızın ilk gününe uyanmış buluyorum. Gerisini merakla ve heyacanla bekliyorum.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Meğer toparlanmak ne kadar zormuş


Fakültedeki toparlanmam daha zor oldu sanmıştım. Meğer en kolayı oymuş, sadece biraz yorulmuşum. Evdeki toparlanmaymış asıl zor olan ve bol zaman isteyen.
Dün akşam annemle gidecekleri ayırmaya başladık. Tek başıma altından kalkabileceğim bir iş değilmiş, onu da anladım bu arada. Her ne kadar kendi evime daha önceden götürdüğüm pek çok şeyim olsa da aslında onlar buzdağının suyun üstünde kalan kısmıymış. Bu vesileyle pek çok şeyi elden geçirdim, giysilerden acil olarak giyeceklerimi aldım, artık giymediğim ama nedense dolapta yer işgal eden pek çok şeyden kurtuldum, kutular içinde biriktirdiğim ıvır zıvırı elden geçirip bayağı bir ayıklama yaptım. Ama hala bakmam gereken şeyler var. Pek çok şeyi de daha sonra alırım diye geride bıraktım. Sonuç olarak bir çok şeyimi yanıma aldım ama bir o kadarını da, hatta daha fazlasını da geride bıraktım.

Eskiden bir komşumuz vardı, evini her yıl elden geçirir, kullanmadığı herşeyi atardı. Bizse aman şurada lazım olur atmayalım zihniyetine sahip olduğumuz için çoğu kez müsriflik diye bakardık bu işe çünkü yepyeni leğenleri, bulaşıklıkları bile atardı. Bunlar evde olması gereken elzem şeyler olduğu için neden attığını anlamazdık. Herhalde böyle yeniliyordu kendini.

Ama her yıl, ya da en azından 2 yılda bir böyle birşey yapmak lazım. Genelde ne kadar gereksiz ıvır zıvırımız olduğunu ev taşırken farkederiz ve bir daha gereksiz şeyleri biriktirmeme telkininde bulunuruz kendimize. Sonrasında eve iyice yerleşince eski huyumuza geri döner onu saklamaya, bunu bilmem nereye sıkıştırmaya devam eder, evlerimizi yine gereksiz eşya deposu yaparız. Maalesef ben de istisna değilim. Burayı kolaylayıp kendi evimi elden geçirmem gerekecek anlaşılan. Dolapta duran ve sadece yazlık kışlık değişimlerinde göze çarpan ve "zayıflayınca giyerim, balık kavağa çıkınca lazım olur" tarzı bahanelerle yine bir bavula veya hurca tıkıştırılan giysilerle artık vedalaşmalı, belki lazım olur diye çekmecelere tıktığım ama asla lazım olmayan şeyleri bebeklerim gelmeden önce atmalıyım. Ne de olsa evdeki kişi sayımız yakında 4'e çıkacak ve kendileri ne kadar küçük olsalar da bir sürü eşyaları olacak ve zaman geçtikçe daha da artacak. İpin ucunu yine kaçırırsam herhalde bu sefer hiç toparlayamam.

21 Eylül 2010 Salı

31+0

31. haftaya girdik, yoksa 31 bitti de 32'yi mi işlemeye başladık? Kocam benden iyi takip ediyor bunu. Bebeklerim yandaki sticker'da yazdığı üzere 43 cm ve 1.8 kg olmuş. Tek bebek için hazırlanan bir sticker olduğunu düşünürsek gayet iyi durumdayım, maşaallah bebeklerime.

Bebek odası hazırlayıp hazırladığımı soruyorlar. Hayır diyorum. Bebekleri ilk etapta yatak odamızda yatırmayı, bir süre sonra odaları ayırmayı planlıyoruz. Oda olarak da cicili bicili bebek odası yapmayacağız. Konuştuğum herkes bebek odalarının fuzuli masraf olduğundan dem vurdu hep. Dinlediklerim, duyduklarım, okuduklarım sonucunda öncelikle park yatak alıp bebekleri içinde yatırmaya karar vermiştik zaten. Park yatak gördüğüm, anladığım kadarıyla çok kullanılışlı. Tekerlekli, istediğin yere al götür. Demonte edilebildiği için sök götür, gittiğin yerde tekrar monte et, böylece bebekler nerede yatıyoruz diye şaşırmasın. İlk zamanlar birlikte yatıracağım bebeklerimi zaten, bir süre sonra 2. yatağa geçeriz sanıyorum. Uzmanlar da 9 ay aynı karnı paylaştıkları için ilk zamanlarda birlikte yatmalarının daha sağlıklı olacağını söylüyor zaten. Biraz daha büyüdükçe direkt genç odasına geçmekte fayda var, gördüğüm örnekler hep bu yönde.

Aslında bebekler için oda düzenlemesi de yapamıyorum şu etapta. Evde pek çok eşya var, neyi nereye koymalı bilemiyorum. Bebekler bir gelsin de ondan sonra bakarız. Çekmeceli bir giysi dolapları var nasıl olsa, en önemli bileşenler mevcut yani. Daha buradan götüreceklerimi yerleştirmeli, düzenimi kurmalıyım ki bebeklerime de yer ayırabileyim. Çok işim var bu dönemde. Ama bu da iyi bir şey, böylece evde geçireceğim zamanlarda sıkılmamış olurum.

20 Eylül 2010 Pazartesi

Bugün başladı gidişim

Bugün resmen doğum iznime ayrılmış bulunuyorum. 10 hafta olan iznim 1 hafta gecikmeli olarak başlıyor, hatta bu hafta da fakültede olacağım. İzni mümkün olduğunca kullanıp doğum sonrasına aktarma planı ikiz gebeliklerde pek olası değilmiş onu anladım. İyice ağırlaşmaya başladım çünkü. Bir de artık hemoglobin değerlerim bu ay ilk defa normal seviyenin altına düştü. 31. haftaya kadar yine iyi dayandım galiba. Doktorum demir hapı kullanmamı önerdi. Aneminin de yorgunluk üzerinde etkisi var tabii ki, belki haplarla birlikte enerjim de biraz yerine gelir.
Bugünümü tahliller, rapor işleri ve odamı toparlamakla geçirdim. Evime götüreceğim kitapları ayırdım, sonra çok fazla olduklarını görüp bir elemeden daha geçirdim hepsini. Nasıl olsa hepsini çalışacak vaktim olmaz dedim ama yine de acaba şunu da alsam mı bunu da alsam mı diye kararsız kaldım. Sonuçta masamı, çekmecelerimi güzelce elden geçirdim, atılacakları attım, müsvedde kağıtlarımı ayırdım, gider ayak pırıl pırıl yaptım odamı. Sırada evden gidecekleri ayarlamak var ama hiç enerjim kalmadı bugün. Bu da yarına kalsın artık.


Bu arada daha proje işleriyle uğraşmam, 1-2 analiz daha yapmam ve yöntemin çalıştığını garantilemem ve yavaş yavaş veda turlarına çıkmam lazım. Hepsi yetişir umarım gidene kadar.

19 Eylül 2010 Pazar

Bir devrin sonu

Bu cuma yavrularımızla buluştuk yine. Maşaallah gayet iyiler, toplam 3.5 kg olmuşlar. Yani yaklaşık 9 aylık bir tek gebelik boyutundayım. Tevekkeli yavaş yavaş zorlanmaya başladım. Daha da büyüyeceğimizi düşünürsek herhalde yakında oturmam kalkmam iyice zorlaşacak. Olsun varsın, onlar sağlıklı olsun da. Doktorum 5 hafta kalaya kadar çalışabileceğimi söyledi ama kocam bu hafta ayrılmamı istiyor. İlk zamanlarda ben de iznimi mümkün olduğunca doğum sonrasına aktarmak istiyordum ama artık çabuk yorulmaya başladım, çok ayakta kalmamaya çalışsam da hafta içi fakülteden geldikten sonra erkenden uyuyakalıyorum. Evde oturup dinlensem iyi olacak. Hem bebeklerimi riske atmaya da gerek yok. Oturur son hazırlıklarımı yaparım, yıkanmayan bebek giysilerini yıkar ütülerim. Oyalanacak iş bulurum nasıl olsa.

Bebeklerimin şekerleri bitti. Haftasonu kocam ve annemle beraber oturduk, kutuların içlerini doldurmaya başladık. Kutuların içlrine jelatin almıştım, yerlerinden oynamasınlar diye onları da silikon tabancasıyla kutu diplerine yerleştirdik, içlerine badem şekeri ve çikolata kaplı drajeler yerleştirdim. Kendim yaptığım için bana çok güzel geliyorlar. El emeğim göz nurum diye belki de. Bloga koymuştum resimlerini, bilmem beğenen oldu mu. 3 kişi birden çalışırken seri üretime mi geçsem acaba diye de düşündüm. Kuzguna yavrusu şahin görünür ya, kutularım da bana göre pek güzel.

Haftaya gidecek herşeyimi ayarlamam lazım. Giysiler, kitaplar, ıvır zıvırlar, gidecek pek çok şey var. Bu benim için bir devrin sonu demek. Evlendiğimden beri kadro problemi nedeniyle kendi evim ve ailemin evinde ikili bir hayat sürüyordum, bundan sonra kendi evimde olacağım. O yüzden ilk etapta pek çok şeyin kendi evime gitmesi gerekecek. Bir daha buraya gelmem ancak çocuklarla birlikte annemleri ziyaret etmek için olacak. İşte benim için bir devrin sonu dediğim şey bu. Kocamla çekirdek ailemizi oluşturmuş olacağız. Tüm bunları da düşündükçe çok heyecanlanıyorum. Bizim için çok güzel bir dönem başlıyor.

16 Eylül 2010 Perşembe

12-13 Eylül

Bu iki tarihin kimbilir kimler için ne önemi vardır. İlki herkes için oldukça kötü bir döneme ait, sonrasında da referandum yapılan zaman olarak tarihtekini yerini alacak mutlaka. Benim içinse bu iki tarihin bambaşka bir önemi var.

12 Eylül doktoramı verdiğim tarih. 13 Eylül ise doktoramın ertesi akşamı kafam rahat halde gittiğim Tarkan konserinin tarihi. Biletini hala fakültedeki odamda saklarım hatta. Ama artık bir anlamı daha var benim için 13 Eylül'ün, o da yardımcı doçentliğe atanma tarihim. Doktoramdan tam 7 yıl ve 1 gün sonra atamam yapıldı nihayet. Bebeklerim annelerine şans getirdi, bunun başka açıklaması yok. İnşallah babalarına da şans getirirler de o da benim gibi 7 yıl beklemek zorunda kalmaz.

(GeCeciğim, darısı sana aynı zamanda).

15 Eylül 2010 Çarşamba

30+1

30 haftalık hamileyim, inanasım gelmiyor bazen ama kocaman karnıma bakınca hemen inanıyorum. İyice büyüdüm artık. Fazla kilo almadığım için henüz burnum, yüzüm, kollarım şiş değil. Hala iyi göründüğümü söylüyor arkadaşlarım ama karnım aldı başını gidiyor.

Bebeklerim artık iyice hareketli oldular. Eskiden minik minik hissettiğimiz hareketleri kendilerinin de büyüyüp ağırlaşmaları nedeniyle daha şiddetli olmaya başladı. Ara sıra iç organlarıma bastırıyorlar, ay uy derken buluyorum kendimi. Çok güzel bir his ama, dileyen herkes yaşasın, tadını çıkarsın :)

Artık ağırlaşmaya başladım. Zaten dün itibariyle doğum iznine de hak kazandım. Eskişehir'deki doktorum hemen ayıracak beni, bakalım buradaki ne diyecek. Bu haftasonu öğreniriz herhalde. 1.5 hafta sürem var kendime ayırdığım, işlerimi toparlamam lazım kafamın rahat olması için. Maalesef iş açısından biraz sorunum var. Güzel giden bir projemiz vardı ancak bursiyer öğrencimiz yüksek lisansı bırakmaya karar verdi. Kalan 1.5 haftada yeni öğrenci bulup işi öğretmem lazım. Bakalım nasıl olacak.

Ne olursa olsun şu anda en önemli şey bebeklerim, öncelik onlara ait.

Bebeklerim artık sesleri iyice duyuyorlarmış. Klasik müzik, özellikle Mozart dinletmenin IQ üzerinde etkisi olduğundan bahsediliyor uzun zamandan beri. Ancak buna karşı anti-tez de var. Okuduğum bir kaç makalede Mozart etkisi diye birşey olmadığından bahsediliyordu. Hiç olmadı bebeği sakinleştirir klasik müzik diyorlar. O yüzden zorla dinlemeye çalışıyorum ama bir yandan da annelerinin daha mutlu olduğu müziği dinlemesinin bebekler üzerinde daha iyi etki oluşturacağını düşünüyorum. Nitekim bir doktorun görüşünü dinledim geçenlerde. "Klasik müziğin öyle bir etkisi yoktur" diyordu adam. "Suya dalın, dışarıdan size müzik dinletsinler, siz ne ne duyarsanız bebekler de amniyon sıvısı içinde ancak onu duyabilir" dedi. Benim de içim rahatladı böylece. Artık istediğim kadar rock, metal dinleyebilirim. Sonuçta bebeğin glob glob gibi anlaşılmaz şeyler duymasından ziyade annenin mutlu olması ve ona göre hormon salgılaması amniyon sıvısı bileşiminde daha etkili bence de. İlle de klasik müzik mi diyorsunuz? O zaman ben de Apocalyptica diyerek karşılık veriyorum. Yapabileceğimin en iyisi bu :)