Soğuk ve karanlık bir sabah içimi nasıl da sıktı anlatamam. Dışarıya baktığımda gördüğüm tek şey boş sokaklar, rüzgarda sallanan yapraklar, ara sıra geçen arabalar ve gri bir gökyüzü. İnsanlar evlerine kapanmış, dışarıda çalışmak zorunda olanlara kolaylık diliyorum, işleri çok zor ve daha da zorlaşacak.
Yarın 6. evlililik yıldönümümüz. Bu sefer nedense pek heyecanlı değiliz. Artık eskiyoruz biliyorum ama ondan değil, içimizde daha büyük bir heyecan olduğu için. O yüzden birbirimize hediye falan da almadık bu yıl. 3-4 hafta içinde en büyük hediyelerimiz (biraz klişe olacak ama) aşkımızın meyveleri geleceği için ayrıca hediyeye gerek duymadık. Yine de güzel bir yemek hazırlayacak, pastamızı alacağız ve 6 adet mumumuzu üfleyeceğiz. Gelecek seneki kutlamada yavrularımızın da yanımızda olacağını düşünüp mutlu olacağız, onlarla geçecek bir yıldönümünün hayallerini kuracağız.
Bu soğuk günde tüm bunları düşünmek içimi ısıttı. Kalkıp kocama çikolatalı muffin yapayım böylece ev de biraz ısınsın, odalara çikolatalı kek kokusu sinsin. Belki biraz güneş de çıkar, belli mi olur :)
8 Ekim 2010 Cuma
7 Ekim 2010 Perşembe
Bu nasıl iş böyle
Havalar nasıl bu kadar soğudu anlamadım. Yağmurlu, ılık bir sonbahar yaşayamadan soğuklarla karşılaştık iyice. Hatta Balkanlardan kar geliyormuş, şaştım kaldım. Sabah yan apartmandan iki kadının balkondan balkona konuşmasına şahit oldum. Çamaşır yıkamak istediğini ama kurumayacak diye korktuğundan, dışarıya asamadığından bahsediyordu birisi. Diğeri de kaloriferleri yaksınlar artık, çok soğuk oluyor diyordu. Ankara'da 15 Ekim'de yakılır kaloriferler, Eskişehir'de de farklı olduğunu sanmıyorum. Zaten bu gidişle gerçekten de daha erken yakılacak ya da insanlar battaniyeler altında oturup elektrik sobası yakacaklar. Bizim apartman kombili olduğu için herkes kafasına göre takılacak. Herkes anlaşsa da aynı anda yaksak aslında, böylece herkesin sıcaklığı kendine yarar, alt üst katı ısıtmaya çalışmayız.
Benim için havaların soğuması daha dramatik oluyor tabii. Haydi kocamın spor ayakkabılarını giyerek ayakkabı sorununu çözdüm, ama ya giysi sorunu? Evde otururken ne giysem diye dolabımı karıştırdım geçenlerde. Bir sürü, kalın kalın ev giysim var ama tahmin edeceğiniz üzere hiçbiri üzerime uymuyor. Ya altların beli çok sıkı lastikli oluyor ya da çok fazla kilo almamama rağmen dar olduğu için girmiyor. Göbeğimin altında kalsın, az rahatsız etsin desem göbeğim üşüyor. Böyle garip bir dönemdeyim işte. Şimdilik uyan bir pijamam var, onunla dolanıyorum etrafta ve havaların bu halini gördükçe doğum öncesi iznimde olduğum, dışarı çıkmak zorunda olmadığım için de şükrediyorum.
Anne babalar hep sen de anne ol, sen de baba ol anlarsın derler ya, yavaş yavaş anlamaya başlıyorum. Daha şimdiden minik bebeklerimi düşünüyorum. Yazın çok sıcaktı, iyi ki o zaman doğup pişik olmadılar derken şimdi de acaba üşüyecekler mi diye endişe ediyorum. Daha doğmadan böyle yapıyorlarsa insanı kimbilir doğduktan sonra na hale geliniyor. Anne-babaların o müthiş sevgisi büyütüyor çocukları, Peki ya çocuklar? Bunu hak ediyorlar mı? Dün bir haber vardı siz de görmüşsünüzdür. Kocamla küfürü bastık. Yaşlı bir adam trafik kazasında ölüyor ve oğlunu aradıklarında işim var, bilmem neredeyim gelemem diye bir cevap alıyorlar. Bir daha aradıklarında da telefonu açmıyor şerefsiz. Bu evlat da doğduğunda anne-babasına mutluluk verdi, büyütürken üzerine titrediler ve şimdi gelinen duruma bak. Aralarında ne geçtiğini bilemeyiz elbette ama kavgalı, küs bile olsalar insan bir polis arayıp babanız kaza geçirdiği dediğinde iki eli kanda olsa bırakır gelir.
Zamanında doktora çalışmam için 3 aylığına Japonya'da bulunurken babama prostat ca teşhisiyle biyopsi yapılmış, ameliyata girmiş (şükür kurtuldu) ve benim tüm bunlardan ancak döndükten sonra haberim olmuştu. Anne ve babam çalışmamı yarıda bırakır apar topar döner gelirim diye söylememişlerdi bana. Bilmem kaç bin kilometre öteden kızları kalkıp gelmesin (ki gelirdim) diye benden saklamışlardı. Bu adam ise İstanbul içinden gelemiyor olunca bende şafak attı. İnşallah hayırlı evlatlarımız olur ve daha da önemlisi biz onları hayırlı evlatlar olacak şekilde yetiştirebiliriz.
Benim için havaların soğuması daha dramatik oluyor tabii. Haydi kocamın spor ayakkabılarını giyerek ayakkabı sorununu çözdüm, ama ya giysi sorunu? Evde otururken ne giysem diye dolabımı karıştırdım geçenlerde. Bir sürü, kalın kalın ev giysim var ama tahmin edeceğiniz üzere hiçbiri üzerime uymuyor. Ya altların beli çok sıkı lastikli oluyor ya da çok fazla kilo almamama rağmen dar olduğu için girmiyor. Göbeğimin altında kalsın, az rahatsız etsin desem göbeğim üşüyor. Böyle garip bir dönemdeyim işte. Şimdilik uyan bir pijamam var, onunla dolanıyorum etrafta ve havaların bu halini gördükçe doğum öncesi iznimde olduğum, dışarı çıkmak zorunda olmadığım için de şükrediyorum.
Anne babalar hep sen de anne ol, sen de baba ol anlarsın derler ya, yavaş yavaş anlamaya başlıyorum. Daha şimdiden minik bebeklerimi düşünüyorum. Yazın çok sıcaktı, iyi ki o zaman doğup pişik olmadılar derken şimdi de acaba üşüyecekler mi diye endişe ediyorum. Daha doğmadan böyle yapıyorlarsa insanı kimbilir doğduktan sonra na hale geliniyor. Anne-babaların o müthiş sevgisi büyütüyor çocukları, Peki ya çocuklar? Bunu hak ediyorlar mı? Dün bir haber vardı siz de görmüşsünüzdür. Kocamla küfürü bastık. Yaşlı bir adam trafik kazasında ölüyor ve oğlunu aradıklarında işim var, bilmem neredeyim gelemem diye bir cevap alıyorlar. Bir daha aradıklarında da telefonu açmıyor şerefsiz. Bu evlat da doğduğunda anne-babasına mutluluk verdi, büyütürken üzerine titrediler ve şimdi gelinen duruma bak. Aralarında ne geçtiğini bilemeyiz elbette ama kavgalı, küs bile olsalar insan bir polis arayıp babanız kaza geçirdiği dediğinde iki eli kanda olsa bırakır gelir.
Zamanında doktora çalışmam için 3 aylığına Japonya'da bulunurken babama prostat ca teşhisiyle biyopsi yapılmış, ameliyata girmiş (şükür kurtuldu) ve benim tüm bunlardan ancak döndükten sonra haberim olmuştu. Anne ve babam çalışmamı yarıda bırakır apar topar döner gelirim diye söylememişlerdi bana. Bilmem kaç bin kilometre öteden kızları kalkıp gelmesin (ki gelirdim) diye benden saklamışlardı. Bu adam ise İstanbul içinden gelemiyor olunca bende şafak attı. İnşallah hayırlı evlatlarımız olur ve daha da önemlisi biz onları hayırlı evlatlar olacak şekilde yetiştirebiliriz.
6 Ekim 2010 Çarşamba
33+2 ve 100. izleyici
100. izleyicim dünkü yazımı yazdıktan kısa bir süre sonra geldi. Bilges'e hoşgeldin diyorum. Bir ödülüm yok maalesef, sadece teşekkürlerimi sunabilirim. :)
33. haftayı işlemeye başladık. Yaklaşık 3-4 haftamız kaldı bebeklerimizi kucağımıza almak için. Hep derlerdi ki son ay geçmek bilmezmiş. Hakikaten de öyle. Hem bebeklere kavuşma heyecanı var hem de ağırlaşınca ve evde oturmaya başlayınca zamanın bir türlü geçmek bilmemesi. Fakültedeyken işlere yetişemezdim ve bir çırpıda akşam oluverirdi. Şimdiyse evdeyim ve yapacak iş bulamıyorum kendime. Biraz ıvır zıvır iş yapsam da yoruluyorum zaten. Aslında şu an ders çalışmak için ideal bir dönem benim için ama onu da yapamıyorum. Artık oturamıyorum, yatamıyorum, eskaza yere falan oturduysam ayağa kalkabilmek için ters dönmüş bir kaplumbağa gibi debelenip duruyorum. Ders çalışmama için bir sürü de bahanem var yani, bu gidişle Doçentlik sınavında ne yapacağım bilemiyorum. Neyse.
Bu ay bende 1-2 değişiklik oldu. Doymamaya başladım. Sürekli birşeyler yemek istiyorum. Özellikle geceleri uyandığımda yediğim bir adet muz ve içtiğim bir bardak süt beni kesmemeye başladı. Minik bir sandviç ekmeğinin içine zeytin doldurup afiyetle mideye indiriyorum mesela. Bu son 1 ayda bebekler doğum ağırlıklarının yarısı kadar kilo alırlarmış, herhalde o yüzden sürekli birşeyler yemek istiyorum. Havalar soğuduğundan olsa gerek tatlı yemek istiyorum ayrıca ama yiyemiyorum tabii.
Ayaklarımın şişleri hava soğuyunca o kadar rahatsız etmemeye başladı ama bu sefer de ellerim şişiyor. Sadece şişse neyse, eklemlerim de ağrımaya başladı. Özellikle başparmaklarımı kullanamamaya başladım. Ödem nedeniyle sinirlerin sıkışması neden olurmuş, normalmiş. Bu sayede bir şeyi tutarken veya kaldırırken başparmaklarının ne kadar önemli olduğunu anlamış bulunuyorum.
Bir diğer değişiklik de tırnaklarımla ilgili. Tırnaklarım lise bittikten bu yana uzundur. Cadı tırnağı gibi uzun değiller, yanlış anlamayın. Hafif uzatırım, bilgisayar klavyesindeki tuşlara rahat basamamaya başladığımda törpüler kısaltırım. Üniversitede voleybol oynarken bile kesmediğim, hafif esnek olmaları nedeniyle rahatlıkla halı bile silebildiğim ve birisi bile kırılsa iş yaparken sudan çıkmış balığa döndüğüm tırnaklarımı bebeklerim için kesmek zorundayım. Annem de aynen benim gibidir. Bir ara bana "hiçbir kuvvet tırnaklarımı kestiremedi bana ama ağabeyin ve senin için 2 kez kestim tırnaklarımı, senin bebeklerin için de 3 olacak" demişti.
Artık hamileliğimin ilk 3 ayında oje kokusundan rahatsız olduğum zamanlardan bu yana ojesiz olan tırnaklarım kısacık. Ve ben hemen alışıverdim bu hallerine nedense. Ah annelik, sen neler kadirsin :)
33. haftayı işlemeye başladık. Yaklaşık 3-4 haftamız kaldı bebeklerimizi kucağımıza almak için. Hep derlerdi ki son ay geçmek bilmezmiş. Hakikaten de öyle. Hem bebeklere kavuşma heyecanı var hem de ağırlaşınca ve evde oturmaya başlayınca zamanın bir türlü geçmek bilmemesi. Fakültedeyken işlere yetişemezdim ve bir çırpıda akşam oluverirdi. Şimdiyse evdeyim ve yapacak iş bulamıyorum kendime. Biraz ıvır zıvır iş yapsam da yoruluyorum zaten. Aslında şu an ders çalışmak için ideal bir dönem benim için ama onu da yapamıyorum. Artık oturamıyorum, yatamıyorum, eskaza yere falan oturduysam ayağa kalkabilmek için ters dönmüş bir kaplumbağa gibi debelenip duruyorum. Ders çalışmama için bir sürü de bahanem var yani, bu gidişle Doçentlik sınavında ne yapacağım bilemiyorum. Neyse.
Bu ay bende 1-2 değişiklik oldu. Doymamaya başladım. Sürekli birşeyler yemek istiyorum. Özellikle geceleri uyandığımda yediğim bir adet muz ve içtiğim bir bardak süt beni kesmemeye başladı. Minik bir sandviç ekmeğinin içine zeytin doldurup afiyetle mideye indiriyorum mesela. Bu son 1 ayda bebekler doğum ağırlıklarının yarısı kadar kilo alırlarmış, herhalde o yüzden sürekli birşeyler yemek istiyorum. Havalar soğuduğundan olsa gerek tatlı yemek istiyorum ayrıca ama yiyemiyorum tabii.
Ayaklarımın şişleri hava soğuyunca o kadar rahatsız etmemeye başladı ama bu sefer de ellerim şişiyor. Sadece şişse neyse, eklemlerim de ağrımaya başladı. Özellikle başparmaklarımı kullanamamaya başladım. Ödem nedeniyle sinirlerin sıkışması neden olurmuş, normalmiş. Bu sayede bir şeyi tutarken veya kaldırırken başparmaklarının ne kadar önemli olduğunu anlamış bulunuyorum.
Bir diğer değişiklik de tırnaklarımla ilgili. Tırnaklarım lise bittikten bu yana uzundur. Cadı tırnağı gibi uzun değiller, yanlış anlamayın. Hafif uzatırım, bilgisayar klavyesindeki tuşlara rahat basamamaya başladığımda törpüler kısaltırım. Üniversitede voleybol oynarken bile kesmediğim, hafif esnek olmaları nedeniyle rahatlıkla halı bile silebildiğim ve birisi bile kırılsa iş yaparken sudan çıkmış balığa döndüğüm tırnaklarımı bebeklerim için kesmek zorundayım. Annem de aynen benim gibidir. Bir ara bana "hiçbir kuvvet tırnaklarımı kestiremedi bana ama ağabeyin ve senin için 2 kez kestim tırnaklarımı, senin bebeklerin için de 3 olacak" demişti.
Artık hamileliğimin ilk 3 ayında oje kokusundan rahatsız olduğum zamanlardan bu yana ojesiz olan tırnaklarım kısacık. Ve ben hemen alışıverdim bu hallerine nedense. Ah annelik, sen neler kadirsin :)
5 Ekim 2010 Salı
Blogumda yeni bir 100
Bu blogu açtığımda bu kadar çok şey yazacağımı düşünmemiştim açıkçası. Ama gerekli ama gereksiz bu yazı dahil 466 yazım olmuş. Bir sürü şey paylaşmışım. Gördüklerimi, yaşadıklarımı, hissettiklerimi anlatmışım, hamileliğimden ve sonrasındaki düşüğümden bahsetmişim. Toparlanmaya çalışmamı anlatmış sonraki hamileliğimle iyice hamile bloguna çevirmişim. Nice acılarımı ve ne mutlu bana ki nice mutluluğumu paylaşmışım. "Kendime yazayım" düşüncem daha sonra "bebeklerime anı olsun"a dönüşmüş, bazen günlerce yazmamışım bazen günde 1-2 post girmişim ama hep yazmışım.
Sonuç olarak yazmış da yazmışım. Yazmaya başlarken bu kadar izleyicim olacağı aklıma gelmemişti. Yorum yazan, yazmayan blog arkadaşlarımla birlikte tam 99 izleyicim olmuş. Hepsi sürekli takip ediyor mu bilmiyorum açıkçası. Belki izleyici olup sonra da bakmaktan vazgeçmişlerdir, belki sürekli takip ediyorlardır benim de diğer blogları takip ettiğim gibi. Sonuç olarak 100. izleyicime 1 kişi kaldı. Bakalım kim olacak ya da daha doğrusu 100. izleyicim olacak mı :)
Sonuç olarak yazmış da yazmışım. Yazmaya başlarken bu kadar izleyicim olacağı aklıma gelmemişti. Yorum yazan, yazmayan blog arkadaşlarımla birlikte tam 99 izleyicim olmuş. Hepsi sürekli takip ediyor mu bilmiyorum açıkçası. Belki izleyici olup sonra da bakmaktan vazgeçmişlerdir, belki sürekli takip ediyorlardır benim de diğer blogları takip ettiğim gibi. Sonuç olarak 100. izleyicime 1 kişi kaldı. Bakalım kim olacak ya da daha doğrusu 100. izleyicim olacak mı :)
4 Ekim 2010 Pazartesi
Kocamın cebindeki aşk notu :)
Dün kocamla eşyaları, giysileri didikledik. 6 yılda ne çok şey biriktirmişiz ki daha önce de torba torba şey atmıştık. Yine atılacak bir sürü ıvır zıvır çıktı. Daha da çok var ama kocamın hafif grip olması benim de çabuk yorulmam nedeniyle fazla birşey yapamadık. Yine de kışlıkları çıkardık, yazlıkları kaldırdık, bu arada giyilmeyen ama dolapta duran 2 torba giysi ayıkladık. Bugün hepsini kapıcıya vereceğim. İster kendi giyer, ister başkasına verir, ister eskiciye satar, ona kalmış. Neyse, konu bu değil zaten.
Dolapta duran bir çeket-yelek takımı vardı kocamın. Sarar'dan almış zamanında, gayet güzel bir takım ama artık üzerine uymadığı için evlendiğimizden beri dolapta bekliyordu. Yani atılma zamanı çoktan gelmişti. Ceplerinde birşey var mı diye baktığımızda iç cepinde ikiye katlanmış minik bir kağıt bulduk. Bir ajandadan kopartılmış ufak bir kağıt üzerinde pembe renkli bir kalemle "Seni çok seviyorum" yazıyordu. Kimbilir ne zamandan kalmış bir nottu. Kocam ceketi en son üniversitede okurken giydiğini söylemişti. Kimin yazdığını da hatırlayamadı aradan çok fazla zaman geçince. Yazık, üzüldüm kıza. Biz kızlar oraya buraya böyle minik notlar koymayı pek severiz, sevgilimizin notu bulunca mutlu olacağını düşünürüz. O kız da kimbilir neler hayal ederek koydu o notu. Ne bileyim, kocam notu bulunca telefon edecek ya da kıza koşacaktı falan filan. Bunun yerine yaklaşık 20 yıl sonra bulunan bir not oldu ve bir anlamı da olamadı maalesef. Kimdi o kız ve şu anda kimbilir nerede, kiminle evli :)
Dolapta duran bir çeket-yelek takımı vardı kocamın. Sarar'dan almış zamanında, gayet güzel bir takım ama artık üzerine uymadığı için evlendiğimizden beri dolapta bekliyordu. Yani atılma zamanı çoktan gelmişti. Ceplerinde birşey var mı diye baktığımızda iç cepinde ikiye katlanmış minik bir kağıt bulduk. Bir ajandadan kopartılmış ufak bir kağıt üzerinde pembe renkli bir kalemle "Seni çok seviyorum" yazıyordu. Kimbilir ne zamandan kalmış bir nottu. Kocam ceketi en son üniversitede okurken giydiğini söylemişti. Kimin yazdığını da hatırlayamadı aradan çok fazla zaman geçince. Yazık, üzüldüm kıza. Biz kızlar oraya buraya böyle minik notlar koymayı pek severiz, sevgilimizin notu bulunca mutlu olacağını düşünürüz. O kız da kimbilir neler hayal ederek koydu o notu. Ne bileyim, kocam notu bulunca telefon edecek ya da kıza koşacaktı falan filan. Bunun yerine yaklaşık 20 yıl sonra bulunan bir not oldu ve bir anlamı da olamadı maalesef. Kimdi o kız ve şu anda kimbilir nerede, kiminle evli :)
3 Ekim 2010 Pazar
Walk in one's shoes
İngilizcede birini eleştirmeden önce anlamaya çalışmak için kullanılan bu deyim artık benim için deyimden öte bir gerçek oldu. Havaların soğumasıyla birlikte bütün yaz hayatımı kurtaran 38 ve 39 numaralı terliklerimi giyemez oldum. Hamilelik öncesindeki hiçbir ayakkabım ayağıma girmeyince ve kendimi sinderellanın cam pabuca ayaklarını zorla sokmaya çalışan ablaları gibi hissedince ve tüm ümidimi bağladığım spor ayakkabılarım da beni yarı yolda bırakınca son 1 ayım için bir çözüm bulmak şart oldu. Önümde annemin botlarını giymek ya da kocamın spor ayakkabılarına göz koyma seçeneklerim vardı. Henüz bot giyilecek kadar soğuk olmadığı ve botlar da çok ağır olduğu için kocamın muhtelif spor ayakkabılarına sarmış durumdayım. Eğer sabahları gazete vs. almak için dışarı çıkmış, ayağında kendisine büyük geldiği belli olan spor ayakkabılar olan hafif paytak yürüyüşlü bir kadın görürseniz o benim işte :)
I am walking in my husband's shoes and feeling like a clown but don't give a damn :)
I am walking in my husband's shoes and feeling like a clown but don't give a damn :)
1 Ekim 2010 Cuma
Zohan'a ayıp etmişim
You Don't Mess with Zohan filmini izledikten sonra ne saçma şey bu demiştim. Ama Digitürk'te her gösterildiğinde de oturup seyretmeye devam etmiştim. Oyunculardan mı yoksa filmin saçma olmasına rağmen kendini seyrettirmesinden mi yoksa benim salaklığımdan mı bilmiyorum. Hatta bir ara kocamla Disco Disco Good Good diye ortalarda dolanıyorduk. (Bak buna bayılıyorum işte).
O zaman bundan saçma film olmaz herhalde demiştim ama haksızlık ettiğimi anladım. Dün akşam Zoolander vardı Digitürk'ün kanallarından birinde. Allahım nasıl saçma salak bir filmdi, Zohan'da en azından eh işte diyebileceğiniz bir konu vardı (var mıydı), bu ise tamamen garip bir filmdi. Filmin adını önceden biliyordum ama konusunu bilmiyordum. Ağzım açık seyrettim. Sonunu getirdim mi? Elbette. Bir daha olsa seyreder miyim? Kesinlikle. Adamlar nasıl oluyor da saçma ama bir o kadar da kendini seyrettiren filmler yapıyor anlamıyorum doğrusu. Hele oyuncular? Nasıl oluyor da o kadro böyle bir film için biraraya gelebiliyor? Konuk oyunculardan hiç bahsetmeyeyim bile. Kah David Bowie fırlıyor filmin bir yerinden kah Donald Trump ve karısı Melanie ve daha niceleri.
Sonuçta filmi oturdum seyrettim, hatta ilk 10 dakikasını kaçırmıştım, onu da diğer kanalda başlayınca izledim. Bende bir gariplik var diye düşünerek filmin box office'ine baktım. 28 milyon dolara çekilmiş, herhalde batmıştır diye düşünüyor insan ama 45 milyon dolar ABD'de, 15 milyon dolar yurtdışında olmak üzere toplam 60 milyon dolar hasılat yapmış. Demek yalnız değilmişim.
Bir ara kocamla "en saçma filmler best of"u yapmalıyız. Şimdiden 4 filmimiz var bile. 10'a tamamlanınca yazarım artık.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)