9 Nisan 2011 Cumartesi

Kitap okuyamıyorum, çok şikayetçiyim

Eskiden çok güzel kitap okurdum ben. Ankara'da Dost Kitapevi (Yüksel Caddesi'ndeki) favori kitapçımdı. Ara sıra, özellikle de fakültede bunaldıkça gider kendimi kitapların içinde kaybederdim. Takip ettiğim yazarlar yeni bir şeyler yayınlamış mı diye bakar, diğer yeni çıkmış kitapları gözden geçirir, uzun uzun vakit geçirir, sonunda da okumayı planladığım kitaplarla çıkardım. Evde bir sürü okumayı bekleyen kitabım olurdu. Fakülteye gidip gelirken oturma fırsatım varsa eğer otobüste okurdum, otobüsü beklerken okurdum, eve geldiğimde de mutlaka biraz göz atardım. Sonra cumaları Eskişehir'e evime giderken yanımda hep bir kitabım olurdu, dönüş yolunda da mutlaka ya aynı kitap ya da bir başkası. Ya şimdi? Eski ben gitti, yerine sadece okunmayı bekleyen kitaplarına bakan başka bir ben geldi. Siyah Süt'ü 13 Ağustos 2008 tarihinde almışım mesela. Hamile kalınca okuyayım, düşükten sonra okuyayım, doğumdan sonra okuyayım derken 5 ay oldu doğum yapalı ama kapağını açmaktan öteye gidemedim. Diğer kitaplarım da aynı şekilde maalesef. Arada Alacakaranlık serisini okudum, Harry Potter'ları tekrar elden geçirdim, merak ettiğim başka kitapları da okudum, o kadar dramatik değil durum ama istediğim seviyede olmadı bir türlü. Hamilelikle birlikte ilgim anne-bebek-hamilelik kitaplarına kaydı. Doçentlik için çalışmam gerekirken onları okumaya başladım ve maalesef şimdi onları bile okumuyorum. Sürekli bir koşuşturma, gözlerin acıması, uykunun gelmesi vs. vs. Hep bir bahanem var. Ama anlaşılan çok özlemişim okumayı ki bebeklerime okuduğum, çok iyi bildiğim masalları kendimin de inanmadığı bir şevkle okuyorum. Aslında bebeklerimin ilgisini bu aralar sadece ses tonum çekiyor, ne okuduğum değil, onlara okuyor süsü vererek kendi okumak istediğim kitaplarımı okusam mı acaba? Yeni okunacak ve eskiden okunmuş ama tekrar okumak istediğim o kadar çok kitap var ki, böyle bir çözüm en iyisi olacak galiba. Yoksa doçentliğe iyice çalışmam gereken bu günlerde okunmayı bekleyen kitaplar başka bahara kalacak (ama hangisine, işte bütün mesele de bu). :(

8 Nisan 2011 Cuma

Zaman, gözler, saçlar

Zaman hızla geçiyor. 35'ten sonra daha hızlanır demişlerdi, fark etmedim. Çocuk olduktan sonra hızlanır şeklinde düzeltilmeli bu laf. Gün öyle hızlı geçiyor ve bebekler öyle çabuk büyüyorlar ki inanılmaz. Yarın miniklerim 5 aylarını bitirmiş olacaklar. Artık kocaman bebek oldular. Her gün ne kadar değiştiklerini görmek, onlarla birlikte olmak harika bir şey. Allah tüm isteyenlere versin. Bebeklerimiz doğmadan önce kime benzeyecekler, nasıl olacaklar diye merak eder dururduk. Doğduktan sonra da gözleri ne renk olacak, saçları anneye mi babaya mı benzeyecek diye merak etmeye başladık. Oğlumun gözlerinin kahverengi olacağı belliydi. Kızımınkilerin açık olma ihtimali vardı sanki. Babaanne mavi, hala ela gözlü olunca bir ihtimal var demiştik. Ama artık kesinleşti gibi. Oğlumun koyu kahverengi gözleri olacak, üstelik babasının ve annesinin kahverengi gözlerinden de koyu. Siyaha yakın, beyaz tenle harika duran gözleri olacak maşaallah. Kızımın ise annesi gibi orta koyulukta kahverengi gözleri olacak anlaşılan. Açık kumral saçlarına uygun, çok güzel gözleri olacak. Saçlara gelince. Pırasa gibi saçlarından bunalarak 10 yılda bir perma yaptıran sonra da bir daha perma yaptırmayacağım diye sözler veren ben bebeklerimin (en azından kızımın) hep babası gibi kıvırcık saçlı olmasını isterdim. Hafif dalgalı da olabilirdi mümkünse. Eğer ileride değişmezse (bilmiyorum artık değişir mi) oğlum annesi gibi pırasa saçlı olacak. Kızımın sarı pırıltıları olan kahverengi saçları ise galiba kıvrılıyor. Nasıl bir dalgası olacağını merakla bekliyorum. Çenelerde babalarınınki gibi çukur yok, keşke olsaydı, babalarının çenesine bayılıyorum çünkü. Çenede ben baskın çıkmışım anlaşılan, ikisi de benden almış. Şu genetik ne menem birşey böyle, insanı hayretlere gark ediyor :)

3 Nisan 2011 Pazar

Çok mu erken?

Geçen hafta kocamla hastaneye gidip doktorumuzla konuştuk yine. Daha önce kızımın kakasının mukuslu ve kanlı olduğunu, tahlilde birşey çıkmadığını, inek sütü proteinine alerji olabileceğinden keçi sütü içeren mamaya geçtiğimizi yazmıştım. Kızım son kontrolünde beklenen kilonun biraz altında kaldığı için doktorumuz Milupa'nın Pregomin AS mamasını kullanmamızı önerdi. Bu mama için rapor çıkarılabiliyormuş, "bir tane deneyin, eğer beğenir de yerse ona göre rapor hazırlayalım" dedi. Rapor çıkınca belli bir miktarı devlet karşılıyormuş. Hemen bir tane aldık (mamanın kutusu 120 lira civarında, Allah almak zorunda kalıp da alamayanlara yardımcı olsun). Kokusu korkunç, tadı ekşi, zavallı kızım benim, baktı ki başka şey vermiyorlar yemeye başladı. Ben olsam içmezdim doğrusu. 1-2 gün daha deneyip sonra da rapor için doktorumuza uğradık. Aslında keçi mamasına devam edebilirdik, çok fazla kilo almamasının nedeni bana göre kızımı en azından geceleri emzirmek istememdi. Kızım iki kez kalkıp meme emiyordu ama sanıyorum ancak 50-60 ml süt geliyordu (Oysa her seferinde 120-135 ml kadar mama içebiliyordu.) Sağıp versem ne kadar içtiğini kesin olarak bilebilirdim. Yine de doktorumuzun tavsiyesine uyalım dedik ve diğer mamaya başladık. İnek sütü proteini alerjisinde kanamanın neden olduğunu öğrendim. Bağırsaklarda villuslarda minik sivilceler olulurmuş ve onlar kanarmış. Ayrıca bebeklerin kafasında da konak olurmuş. Gerçekten de önceleri kızımda çok az konak vardı, oğlumda daha çoktu. Ama son zamanlarda zeytinyağı-karbonat yapa yapa oğlumda iyice azalırken (artık tamamen geçti), kızımda bu bakıma rağmen artmaya başlamıştı. Bakalım bir sonraki kontrolde doktorumuz ne diyecek, şimdiden merakla bekliyorum. Hastane dönüşü yakındaki alışveriş merkezine uğradık kocamla yine. Oradaki bir kitapçıya takıldık. Hemen girişte 3 tanesi 5 liraya ingilizce kitaplar satılıyordu. Satage 1'den 6'ya kadar masallar ve klasikler ardı, inanamadık. Yavrularıma Cinderella, Tom Sawyer, Hansel ve Gretel, Pinokyo'nun Maceraları, Peter Pan, Küçük Kirbitçi Kız, Kırmızı Başlıklı Kız ve daha hatırlayamadığım pek çok kitap aldık. Yatırdığımda birer birer okumaya başladım. Oğlum daha meraklı, neşeyle dinliyor beni. Ya da onunla konuştuğumu sanıyor bir de kitabın arkasındaki resim ilgisini çekiyor (Ben ilkine inanmayı tercih ediyorum). Çok erken diyebilirsiniz, hatta neden İngilizce diye de sorabilirsiniz. Dil merkezleri küçük yaşta öğrenilen, duyulan şeylere ileride yatkınlık gösteriyor diye düşündüğüm için. Bebeklerim İngilizceye de aşina olsunlar, ileride çabuk öğrensinler diye. Arasıra da konuşuyorum onlarla. Bir süre sonra da arkamda "Would you?" diyerek benimle dalga geçen kocamı buluyorum. İkimiz de kahkahayı basıyoruz sonrasında.

29 Mart 2011 Salı

Cumartesi gezisi

Geçenlerde ablam (görümcem) kendi çocuğu için yıllar önce aldıkları ancak kullanamadıkları kanguruyu verdi bize. Kanguru çok pratik olsa da bazı bebeklerin pek hoşlanmadığını okumuştum bir yerlerde. Bir deneyelim bakalım ne olacak dedik. Bizim oğlan bayıldı. Babasıyla evin içinde saatlerce o halde dolaştılar, aynalara bakılıp kahkalar atıldı. Kızımızı da koyduk sonra içine, oğlan kadar tezahürat yapmasa da kenarını yalamaya çalışarak sevdiğini göstermiş oldu. Perşembe günü doktor kontrolümüze giderken kanguruyu da aldık yanımıza. Amacım hastanenin yakınındaki alışveriş merkezine gidip kendime bir kot pantalon almaktı. Kanguruyla gezeriz diye düşündük. (Bu aralar bebekleri teker teker farklı tarihlerde kontrole götürüyoruz, gayet rahat oluyor, artık içim ilk seferkindeki gibi de burulmuyor). Artık hamilelik pantalonlarımın iyice üstümden döküldüğü, eski kotlarımın ise göbek nedeniyle kapanmadığı bir dönemde olduğum için yeni bir pantalon almak zorunlu hale gelmişti. Kızımını kanguruya oturrttuk, ben mağazada pantalon denerken babasının kucağında uyumuştu bile yavrum. Alışverişimizi yaptık, hatta madem çok sevdiler, gelmişken bir tane daha alalım dedik bir kanguru daha aldık. Haftasonu havalar güzel olursa biraz dışarı çıkarız diye konuşarak eve geldik. Cumartesi hava çok güzeldi. Planımızı uygulamaya koyduk. Bebeklerimiz uykularını aldılar, yemeklerini yedirdik, altlarını temizledik, sıkıca giydirdik, kangurulara oturttuk ve kendimizi önce karşıdaki parka attık, sonra da şöyle bir dolaştık. Güneşten rahatsız olup gözlerini kısmaları haricinde sıkıntıları olmadı. Kucağımızda birer çocukla biz de çocuklar gibi şendik. Yoldan geçenler ikiz görmeye alışık olmayınca bize bakıp durdular, bebeğini arabayla gezdirmeye çıkan anneler durdurup kolay gelsin dediler, görmemiş ebeveynler olarak birbirimizin fotoğrafını çektik. 45 dakika kadar dolanıp eve döndük. Çocuklarım da vitamin karışımında aldıkları D vitaminini ilk defa direkt olarak güneşten almış oldular. Darısı haftaya umarım. :)

28 Mart 2011 Pazartesi

Oynamayın şu saatlerle

Yine saatlerle oynadılar. Bir daha olmayacak dediler, yine yaptılar. Ne kadar tasarruf ediliyor, ne karımız oluyor anlamıyorum. Bir gün de deseler ki, "kardeşim karımız-zararımız şu, o yüzden saatlerle oynayıp duruyoruz". Dediler de ben mi kaçırdım yoksa? Oynamayın kardeşim, 1 günlük tasarruf olacak diye milyonlarca insanın iç dengesini bozmanın ne anlamı var? O tasarrufu yapmanın başka yollarını bulalım. Haydi biz alışırız, adapte oluruz kısa sürede, peki ben bebeklerime nasıl anlatacağım bu durumu? "Doktor randevumuz sabah erkenden ama saatleri ileri aldığımız için siz bir saat az uyuyacaksınız" desem anlar mı onlar? Sonrasındaki huysuzluğu, uyumamak için direnmeyi vs. nasıl aşacağım? Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı yetkilileri mi gelip uyutacak bebeklerimi. Yapmayın kardeşim ya, oynamayın şu saatlerle. Haydi ben kendi açımdan düşünen bencil biriyim, kabul. Ama yukarıdaki karikatürü ararken (telif hakkı nedeniyle sonradan kaldırdım sanatçıya ayıp olmasın diye) gördüğüm yazılara ne diyeceksiniz? Özellikle saatlerin ileri alındığı günün ertesinde araba kazalarının arttığından bahsediyorlar, rakamlar veriyorlar, daha pek çok örnek vs. Yapmayın kardeşim ya, iç saatimiz alt üst oldu yine.

25 Mart 2011 Cuma

Özel bölüm

Hani dizilerde o haftaki bölümü çekemediklerinde veya karşısında milli maç falan olduğunda özel bölüm adı altında eski bölümlerden bir derleme sunuyorlar ya, bloglarda da böyle olsa ne güzel olurdu. Mesela ne zamandır girip yazmak istiyorum ama ya fırsatım olmuyor ya da fırsat bulduğumda hala tam kaldırılamayan yasak yüzünden bloguma giriş yapamıyorum. İşte böyle zamanlarda blogspot önceki yazılardan rastgele olarak otomatik bir blog postu hazırlayıp yayınlasa fena olmaz mı? :)

19 Mart 2011 Cumartesi

Dönüşüm muhteşem olacak

Bloglarımıza döndük galiba, daha doğrusu bloglarımız bize geri döndü. Bu seferki uzun ömürlü olur umarım. Bloglar geri döndüğüne göre bir geri dönüş de ben patlatayım bari. 67 kilo ile başladığım hamilelik maceramı 82 kilo ile bitirmiştim. İkiz gebelik için gayet iyi bir rakam. Doğumdan hemen sonra 10 kilosu şak diye gitmiş, aralarda 70 küsürleri bile görmüştüm. Karnım sanki içeride bir bebek unutulmuş gibi şişti gerçi, hala da şişlik var (eskisi kadar olmasa da) ve kilom biraz daha artıp 73'e dayandı. Emzirmek kalori kaybettiriyor ama ben oğlumu emziremiyorum, kızım da sadece gece emiyor, gündüz çok denedim, suratıma bakıp gülüyor tatlı kızım. Emziremedim, sütüm azaldı. Pompam bozuldu sağamadım, sütüm azaldı. En önemlisi de su içemedim sütüm azaldı. Oysa ne hayallerim vardı, neyse.

Şimdi amacım süt üretimimi artırmak. Still Tee, tahin, malt içeceği, ayva hoşafı, bilimum şey deniyorum ama en önemli bileşen olan su olmayınca olmuyor. Su içmeyi artırmalı ve kilo vermeliyim. Hamilelik boyunca ağrımayan dizim ve belim (biraz oldu ama o kadar sayılmaz) bugünlerde kendilerini hissettirmeye başladılar.

O zaman eski kotlara, giysilere, ağrısız diz ve bele geri dönmeli, bebeklere de süt vermeli :)