5 Temmuz 2011 Salı

Vay canına

Sinemaya gitmeyi çok severim. Kocam her ne kadar evde DVD izlemeyi tercih etse de film sinemada izlenir diyenlerdenim. (Sinemada mısır yemeyi sevmemin bununla bir ilgisi yok çünkü diyetisyene gittiğim dönemde mısır yiyemiyor ama yine de zevkle sinemaya gidiyordum.)

Her hafta vizyona giren filmleri takip ederdim, sinema-film sitelerinde gelecek filmlerin fragmanlarını izlerdim. Kısacası ilgili bir seyirciydim. Ama herşey değişti tabii. Hamileyken Twilight'a gittiğimi hatırlıyorum. Bebeklerim doğduktan sonra ise kocamla bir filme gittik galiba ama ne olduğunu hatırlayamıyorum bile. Harry Potter ben doğum yaptıktan kısa süre sonra gelmişti, ben toparlanıp gidebilecek hale geldiğimde ise yakınımızdaki AFM sinemaları kapanarak beni üzüntülere gark etmişve aynı zamanda evden kısa süreyle (şehrin başka bir yerindeki sinemaya gitmeyle karşılaştırıldığında) ayrılarak sinemaya gitme zevkimi ve imkanımı elimden almıştı.

Neden mi yazıyorum bunları? AFM'den bana gelen bir mail yüzünden. Harry Potter biletlerinin önsatışta olduğunu belirten bir mail aldığımda kafam karıştı. Hangisiydi? Serinin son filmiymiş, peki bir önceki filmi ben izlemedim mi? Ne zamandı, niye gitmedim derken hatırladım herşeyi. Son kitabın ilk filmi geçen Kasım'da vizyona girip benim gidemediğim filmdi ve zaman ne çabuk geçmişti ki 12 Temmuz'da 2. ve son film vizyona girecekti. Vay canına dedim kendi kendime.

Sinemaya gidemiyorum diye üzülüyor muyum? Pek değil. Takip ettiğim filmleri önce sinemada sonra DVD'de izlesem daha memnun olurum ama o kadar da sorun değil. Evdeki iki meleğime bakınca herşeyi unutuyorum çünkü. Hem ileride minik meleklerimin ellerinden tutup sinemaya gideceğimiz günler de gelecek. İşte o zaman aradaki açığı kapatacağız :)

30 Haziran 2011 Perşembe

Kocamdan seçmeler

Kocam uzun zamandır kendi bloguyla ilgilenmiyor. Madem öyle diyerek ben de onun özlü bir sözünü kendi bloguma taşıyorum.

Mekan: Şu anda oturma odası ama çok kısa bir süre sonra bebek odası olacak olan oda.
Bebekler yere serdiğim çift battaniye + bir yorgan üzerinde, kenarlara koyulan yastıklar ve araya konulan ancak pek işe yaramayan barikatın varlığında debelenmekte, emekleyerek oradan oraya geçmekte, kah barikatı aşmakta kah kenarlardan taşmaktadırlar.

Bu manzarayı gören koca der ki:

"Etraf vıgır vıgır çocuk kaynıyor".

:)

29 Haziran 2011 Çarşamba

Tükürdüğünü yalamak

Daha önce pek çok kez 118'li reklamlara olan nefretimi dile getirmiştim. Özellikle 118 80'in gıcık tiplerine ve reklamlarına tahammül edemiyordum. Ancak ne zaman o gummy bear funny bear denen yaratık çıkmaya başladı, reklamları hasretle bekler oldum. Neden mi? Tabii ki bebeklerim yüzünden. O reklama bayılıyorlar. Sesi duyduklarında ne yaparlarsa yapsınlar durup arkaları bile dönükse dönüp televizyona bakıyorlar. İnternette orijinal funnybear klibini bulduk ama ilgilenmediler, varsa yoksa o reklam.

Böylece tükürdüğümü yalamış oldum. Ama anlamadığım birşey var, neden bir şirket bebekleri hedeflesin? "Anneciğim, 118 80'i ara" diyecek halleri yok ki, daha anne baba bile diyemiyorlar :)

28 Haziran 2011 Salı

Uyku hallerimiz

Daha küçükken aman yüzüstü dönmesinler, nefesleri kesilmesin, aman yan yatsınlar ki yediklerini kusarlarsa boğulmasınlar derdik. Bir de şimdi bakın nasıl yatıyorlar.

Kızım:
Oğlum:

Ayrıca garip huylar edindiler artık. Kızım mesela, elinde tülbent olmadan uyumuyor. Her yere elinde mendiliyle gittiği için kocamla Mustafa Keser diyoruz ona :)

Oğlum ise eline geçen herhangi bir şeyle ya kendisini boğmaya ya da ce-e oynamaya çalışıyor. Park yatağında kenardaki kafasını çarpmamaları için koyduğumuz elyaf dolu kenarlığın arkasına geçmiş ya da battaniyelerle yüzünü örtmüş halde buluyoruz çoğu zaman. Bu yatağındaki hali.
Bu da artık kendilerini bağlasak bile oradan oraya atmaya çalışarak yüreklerimizi ağzımıza getirdikleri için kulanmadığımı ana kucağında ce-e oynarkenki hali:





Ce -





eeeeeee





Her anları şaşırtıcı, her anları güzel :)





(İtiraf edeyim hala nefes alıp almadıklarını kontrol ediyorum. Böyle yatan bebekleriniz varsa isterseniz etmeyin :)) )

27 Haziran 2011 Pazartesi

İşbölümü

Bebeklerimin arasında bir işbölümü anlaşması var sanıyorum bizden gizli yaptıkları. Gelişme aşamalarına bakıyorum da, kızım yüzükoyun yatarken başını kaldırmaya başladığında oğlum konuşur gibi birşeyler söylemeye başlamıştı. Kızım yattığı yerde sağa sola dönerken oğlum kollarından tutup yere bastırdığımızda adım atar gibi hafif sıçramaya başlamıştı (sonradan kızım da katıldı ama hoppalada hoplama zıplama açısından oğlum hep daha hareketliydi, kızım balerin gibi parmakucunda dönüp dururdu). Şimdi de kızım ikinci alt dişini de çıkarmışken oğlum emeklemeye çalışır gibi bacaklarının - dizlerinin üzerinde yaylanmaya, bugünlerde de kendi başına ayakta durmaya çalışmaya başladı (park yatağını hemen alt konuma indirdik elbette).


Tüm ikizlerde böyle mi bilmiyorum ama bizimkiler net bir işbölümü yapmış gibi görünüyor. Kızım 24 Mayıs'ta çıkardı ilk dişini, bakalım oğlumun dişi ne zaman çıkacak.

25 Haziran 2011 Cumartesi

Yazmadıkça birikiyor

Uzun süredir düzenli yazamadım bloguma. Bu arada bir sürü şey oldu bitti. Zamanla unutuluyor olanlar, o yüzden mutlaka yazmam lazım. Sırayla, kısa kısa da olsa yazmaya çalışacağım bundan sonra. Ama şimdi değil, biraz yorgunum, önce depolarımı doldurmam lazım.

Yakında...

24 Haziran 2011 Cuma

Annelik

Uzun zaman önce ne zaman anne olunur diye bir yazı yazmıştım. Artık anne olduğuma göre bilirim herhalde diye tekrar okudum taaa 2009 Ocağında yazdığım bu yazıyı. Nereden aklına düştü bu, zaten anne oldun ya diyeceksiniz belki. Düştü işte.

Bebeklerimi doğdukları anda kısacık bir süreyle görmüştüm ben. Annenin emzirmesi için göğsüme koyulmadılar, doğumhaneye fotoğraf makinesi bile sokamadım, o ilk temastan mahrum kaldım. Alıp küvöze koydular. Sonrasında ilk gün kalkamadığım için göremedim onları. 2. günün akşamında camın arkasından yarım saat süreyle görebildim ancak. Asıl buluşmamız 2 gün sonra emzirme periyotlarında olmuştu. Sırayla vermişlerdir bebeklerimi bana. Önce oğlumu, sonra da kızımı. (Bebeklerimden uzak kaldım ama bu sayede iyi bakıldıkları için sarılık olmadı bebeklerim, hastane uygulamasından genel olarak memnunum yani, bir debebeklerim doğumda kucağıma verilseydi keşke, neyse).

Oğlumu kucağıma ilk verdiklerinde hüngür hüngür ağlamıştım. O zaman mı anne oldum ben acaba? Yoksa bebeklerimle evde doya doya vakit geçirmeye başladığımda mı? Bebeklerimi çok çok seviyorum ama bazı anneler gibi "aman içime sokayım, kurban olayım size" tarzı bir anne değilim. Ne bileyim, belki normal doğum yapıp saatlerce sancı çekseydim, sezaryendeki gibi kolay kavuşmasaydım olur muydum? Dedim ya bilmiyorum. Bebeklerim büyüyüp paylaştığımız şeyler arttıkça onlara olan sevgim de artıyor bu bir gerçek. Anne olduğumun pek çok göstergesi var, mesela en basiti bebeklerimin altını açtığımda "burası ne biçim kokmuş" dendiğinde "ne kokusu" diyebiliyorsam anneyim demektir. Ama hala ne zaman anne olunur bilmiyorum.