21 Kasım 2008 Cuma

Benim garipliklerim mi? İşte bunlar

İlkaycığım mimledi beni. Garipliklerimi yazmam gerekiyor şimdi. Başkalarına garip gelebilir ama benim için öyle değiller, o yüzden yazarken zorlandım aslında. Belki de kocama, annemlere sormalıyım. Ne de olsa sizi iyi tanıyan biri daha objektif düşünebilir. Bir de dediğim gibi bana garip gelmiyor ama onlara kesinlikle garip geliyordur. Aklıma geldikçe bir kenara yazayım dedim ve sonunda işte bu liste çıktı ortaya:

- Bebeklere bebiş denmesinden nefret ederim. Bebiş nasıl? sorusu bence kesinlikle sevimli değil. O yüzden lütfen bebeklerim olduğunda bebiş demeyin.

- Birşeyin bitmiş olmasına ve yerine yenisinin konulmamasına gıcık olurum. Bu husustaki ilk üç (top three): Sürahideki suyun bitmesi ve damacanadan doldurulmaması, çöp kabındaki torbanın yenilenmemesi, tuvalet kağıdı da aynı şekilde. Hatta tuvalet kağıdı bitmeye yakınsa mutlaka yan tarafa yenisi konmalı. Elimi attığımda elim boşta kalırsa deliriyorum.

- Kitapların asla sayfalarını kıvırmam, kitap ayracım yoksa gazete parçası, not defteri kağıdı da mı yok? Asla yapmam.

-Dürtülmekten hiç hoşlanmam.

- Her yıl mutlaka bir vesikalık çektirip değişimimi görmeye çalışırım. (Bazen yılda 2 kez).

- Arabaya bindiğimde elimde yüküm varsa (çantamın haricindeki torbalar, kitaplar vs) arka koltuğa veya bagaja koymam, hepsini kucağımda taşımalıyım (otobüs alışkanlığı sanıyorum).

- Marketten penguen, uykusuz dergilerini alırken en öndekini almam, aralardan birilerini alırım. En önde duranları genelde açıp okuyorlar, benim dergimi ilk ben okumalıyım.

- Bazı konularda sabit fikirliyim. Şu anda aklıma bir örnek gelmiyor. Sizin önerinizi dinlerim ama kendi bildiğim daha mantıklı gelirse (ki gelir) onu yaparım.

- Evde giydiğim eşofman vs ile yatağa girmem. Pijamalarımla da yere, halıya oturmam, oturmak zorunda kaldıysam da bir daha yatakta giymem, yıkamaya atarım.

- Uçları açık bir makas görürsem mutlaka kapatırım.

- Kullandığım herşeyin mutlaka bir yedeği olmalı. Şampuan, lavabo açıcı, pop-up mendil, tuvalet kokusu, makyaj temizleme pamuğu, otobüs kartı ilk aklıma gelenler. Eğer bittiyse ve yedeği kullanıma soktuysam hemen yenisi alınıp konmalı.

- Nohut, bezelye, fasulye, mantı gibi taneli yemekleri mutlaka çatalla yerim. Tek tek çatalın ucuna geçirmeye çalışırım, sadece yemeğin suyu kaldığında kaşık kullanmaya geçerim.

- Ters duran terlikleri, ayakkabıları ben de düzeltirim. Hatta sol-sağ olarak bile ters olmamalılar.

- Saatsiz dışarı çıkmam, çıktıysam bütün gün birşey eksik gibi gelir.

- Migros'a falan gittiğimde çorap reyonuna mutlaka uğrar kışlık çoraplara bakarım. Almasam da bakarım ama genellikle alırım. Ev o yüzden çorap dolu.

- Yukarıdakiyle bağlantılı olarak çorap rengi mutlaka giyilen kıyafetle uyumlu olmalı. Kot pantalon ve botun içinde görülmeyebilir ama uyumlu olacak.

- Burnu gitmeye başlayan çoraplar hemen ev çorabı yapılır, bir daha dışarıda asla giyilmez.

- Yere çöp atamam. Bir çöp kutusu bulana kadar cebimde, çantamda gezdiririm.

- Siyah tükenmez kullanmayı sevmem. Favori rengim mavidir.

- Çantamda mutlaka selpak, sakız olmalıdır.

- Hiç kullanmasam da mutlaka ankesörlü telefon kartı taşırım. Ne olur ne olmaz.

- Takvim sayfalarını asla zamanı gelmeden çevirmem. Mesela Kasım ayı bitmeden o aya ait sayfayı koparmam. Gün kısmının kutucuk halinde kaydırıldığı bir duvar takviminde ise saat gece 12'yi geçmeden kesinlikle kaydırmam.

- Kedi veya köpek sevdikten sonra elimi mutlaka yıkamalı veya kolonyalı mendille silmeliyim. Yıkayana/silene kadar o elimi kullanmam, üstünde birşey var veya yanıyor gibi gelir sanki.

- Çantamı yere koymamaya çalışırım.

- Migros dönüşü vs poşetleri yere koymam, kollarım kopar ama hiç yere indirmem. İndirmek zorunda kaldıysam (kahrolarak) eve girer girmez çöp torbası olarak ayırırım, evle temas ettirmem.

Aklıma gelenler bunlar şimdilik. Eminim kocam okuyunca yorum yazacaktır, o zaman onları da eklerim.

Ben de kocamı mimleyeyim o zaman. Haydi bakalım RamirezK, kendi listeni yaz bakalım.

20 Kasım 2008 Perşembe

Bana mı çekmişler acaba?

Yavrularım da sağolsunlar anneleri gibi biraz cins. Direkt kan bağı olmasa da aramızda (yok artık) üzüm üzüme baka baka kararır misali hepimiz cinsiz. Onları size daha önce tanıtmıştım. Şimdi sıra geldi cinsliklerini yazmaya.

Şekerim benim, tatlı kuşum, bana pek düşkündür (mavi giydiği zamanlarda da kocama). Ben bilgisayar başından pek kalkamadığım için kuşcağız da bana yakın olmak için bilgisayarın üzerinde dolanıp duruyor. Resimdeki bana kaçamak bakışlar atarkenki hali. Bakıyor, sonra da ekranın arkasında kayboluyor sonra bir daha bakıyor. Belki de ce-e oynuyor kendince :) Cinsliği ise mutfağa gittiğimi görünce hemen peşimden gelmesi. Musluktan su içmeye bayılıyor hayvan. Bizi de eğitti helal olsun kuşa. O peşimden gelince murluğu açar, altına kolumu uzatırım, suyun sıcaklığını yaz-kışa göre ayarlarım ve o kolumun üzerinde yürüyerek kah su içer, kah suyun altından geçer (uçamayacak kadar ıslanmamaya özen göstererek). Aslında tam kameraya çekilecek bir sahne. İlk fırsatta çekmeliyim.

İkinci cinsimiz Çıtçıt. Kanadının yamukluğu yüzünden uçamayan bu hanım bakımına çok özen gösterir. Her gün mutlaka saçlarını yıkar :) Tepedeki tellere tutunarak tepeüstü aşağıya doğru sarkar ve kafasını suluktaki suyla ıslatır. (Kızım o suya beslen diye vitamin falan koyuyorum ben, kafanı yıka diye değil). Ama belki de hayvan vitaminli suyla tüylerinin parlaklığını artırıyor, ahenkle dans ettiriyor, olamaz mı? Ben de onu bunu sürmüyor muyum kafama bakım yapacağım diye? Aferin punk kızıma benim.



Üçüncü cinsimiz Kıtır. Aslında buna cinslik denmez sanıyorum, zaruret nedeniyle olduğuna inanıyorum. Kıtır'ın kafesindeki talaşları genelde haftada bir değiştiririz. Zaten daha uzun kalırsa iyice koku yapmaya başlıyor. Bir keresinde bir haftasonu Eskişehir'de olmayışımız nedeniyle değiştirememiştik. Bir akşam eve geldiğimizde hayvanı yemlerini koyduğumuz minik plastik kabının içinde yatarken bulduk, bir anlam veremedik önce. Fotoğrafını çekmeye çalıştığımda hep uyandı. Nihayet şu aşağıdaki pozları çekebildim. Neden böyle yapıyor acaba derken bir de baktık ki talaşın her yerinde pislikleri var. Eee, temiz hayvan ne de olsa, üstüme bulaşmasın diye kendini yemek kabının içine hapsetmiş. Kocam hemen temizledi de hayvancağız rahatça tertemiz talaşlarının arasına gömülebildi. Sen de bir köşeyi tuvalet yapsan da sadece oraya pislesen olmuyor değil mi Kıtırcığım.
Birinde uyuyor, diğerinde uyku mahmuru tatlım benim.

Hepsini çok seviyorum, onlarsız bir hayat düşünemiyorum. Kocam da aynı şekilde. Evimiz ve daha da önemlisi biz müsait olsak hemen bir köpek alacağız ama şu anda mümkün değil. Mini mini köpek yavruları dolaşsa evde, Kıtırla birlikte koştursalar (Kıtır şeffaf topunun içinde tabii), kuşlar da etrafta uçuşsa (pardon Çıtçıt, sen uçamıyordun) fena mı olur. Bilakis ne de güzel olurdu.

19 Kasım 2008 Çarşamba

Uyanıklara bak sen

Fakülteden biraz erken çıktım bugün. Aslında daha da erken çıkacaktım ama olmadı. 2 gündür bacağımda bir prolem var. Otururken hiç problem yok ama yürümeye başlayıp birkaç adım attıktan sonra diz çukurumdan başlayan bir kasılma aşağıya ve yukarıya doğru yayılıyor. Hele merdiven inmek tam bir işkence. O yüzden dün akşamdan beri bilimum jeli bacağıma sürüp sıcak sıcak sarıp oturuyorum. Tam diz bölgesi sarılı olduğu için yürüyüşüm de yarı zombi gibi oldu tabii. Bugün de sabahtan yapmam gereken işleri halledip eve gidip ayağımı uzatmak istemiştim. Ancak çıkışım yine 14:30'u buldu. Fazla yürümemek için fakültenin önünden kalkan ama Bakanlıklar-Kızılay üzerinden ring yapan bir otobüse attım kendimi. Otobüs gelene kadar (ki bu aralar neyi beklersem geç kalıyor. Oysa millet sigara yakar yakmaz otobüsleri geliyor. Ben de mi başlasam acaba?) duraktaki tabureye oturur yormam bacağımı demiştim ama aksilik buradan başladı bile. Tabureleri kaldırmışlar. Hafif çiseleyen yağmur nedeniyle hafif geciken otobüse atlayarak yolculuğuma başladım. Kızılay yakınlarında yolu kapatan bir trafik kazası yüzünden nispeten kısa sürecek otobüs yolculuğum koskoca otobüsün daracık sokaklara girmek zorunda kalması, oradan değişik yerlere çıkması nedeniyle kısa bir Kızılay-Bakanlıklar ve niceleri turuna dönüştü. İlkaycığım, al sana başka bir şık: Hafif çiseleyen yağmurda, en ön koltukta sol ayak ileri uzatılmış şekilde otururken etrafa bakınarak otobüsle dolaşma :)

Yolculuğumun bir yerinde Maltepe'den geçiyorduk. 2 dükkan çarptı gözüme, uyanıklar sizi dedim. Birisi koskocaman dövizler yazdırmış kapısına asmış: BOŞALTIYORUZ. Ama sol üst köşede minik bir "Rafları" kelimesi var. Küçük yazıya dikkat etmeyenler de sanıyor ki dükkan kapanıyor da indirim var, herşey ucuzdur. Al gitsin.

Diğeri de "Tadilat nedeniyle" yazmış. Günahlarını almayayım ama otobüs durakta dururken içeriye bakabildiğim kadarıyla bir tadilat göremedim. Ama dükkanın bulunduğu bina boyanıyordu, dışarıda boya iskelesi vardı. Eğer tadilat olarak bunu kastediyorlarsa bravo :)

Verimli bir yolculuk oldu benim için. Ve bir kez daha bugün erken çıkacağım dediğimde bir şekilde nazar değdirip çıkamadığıma, çıksam da eve ulaşamadığıma şahit oldum. Bundan sonra dillendirmeyeceğim önceden, çıkıp gideceğim.

Not: Otobüsle Malltepe Park'ın da yanından geçtik bir ara. Eski halini düşünüyorum da, çok güzel olmuş, en kısa zamanda gidip görmeli.

Unutulan bir gelinlik modeli

Geçenlerde bir blogda gelinlik modelleriyle ilgili bir yazı vardı hatta ben de yorum yazmıştım ama hangi blogdu unuttum. Bu kadar unutkanlık olur mu pes diyorum artık. Yıllar önce gördüğüm bir model vardı, evlenirsem buna benzer bir şey yaptırabilir miyim acaba diye düşünmüştüm. Işıl ışıl bir modeldi, çok beğenmiştim. Sonra aklımdan çıktı gitti, evlenirken de zerre kadar hatırlamadım. Modelin nasıl bir şey olduğu dediğim gibi, geçen gün yorum yazınca aklıma gelmişti. Yine de tam olarak hatırlayamamıştım. Ama az önce fakültede bir iş için disket lazım olduğunda eski disketleri karıştırırken o modelle karşılaştım . Hangi siteden bulmuştum, ne zaman görmüştüm hatırlamıyorum ama bence hala çok güzel. İleride nikah tazelemeyi falan düşünürsek aklımda olsun :)

18 Kasım 2008 Salı

Geçmişe bir yolculuk daha

Bugün geçmişe gitme günüm anlaşılan. Bugüne yetişemiyorum ama geçmişte dolanacak vakit bulabiliyorum, bravo bana. Ama ne yapayım, şu anda radyoda dinlemekte olduğum bir şarkı aldı götürdü beni. Radyoodtü dinlerim hep. Eskişehir'deyken de internet üzerinden dinliyorum. İnternet yayınları kesik olduğunda veya başka bir kanal dinlemek zorunda olduğumda içim bayılıyor, çok sevdiğim müzikten nefret ediyorum resmen. Cıs tak cıs tak garip garip şarkılar içimi bunaltıyor. O yüzden yıllardır Radyoodtü dinliyorum, kemikleşmiş bir hayranım yani. Ama nasıl sevmeyeyim ben bu radyoyu, baksanıza U2'dan en sevdiğim şarkıyı, With or Without You'yu çalıyorlar. Şarkı taaa lise dönemimden. Tam yılına bakmak için internete girmeli veya eve gittiğimde cd'ye bakmalıyım ama ben lise sonda almıştım bu kasedi. Yıllar sonra cd'sini de almıştım hatta. U2'nun bence en iyi albümüdür. Baksanıza şarkı neredeyse 20 yıllık ama hala zevkle çalınıyor, dinleniyor. Hatta dün de Erasure'dan bir şarkı çaldılar (Ship of Fools). Erasure ise lise yıllarımdan (belki de daha önce) sevdiğim bir grup. Eee, ben bu radyoyu dinlemeyeyim de ne dinleyeyim, cıs tak cıs tak şarkıları mı? Kalsın.

Bu arada 100. yazıya doğru yaklaşıyorum, pek heyecanlandım şimdi.

Not: Ekleme yapmam lazım. Az önce radyoda bir kızın isteğini çalıyorlardı. Issız ada konseptinde 3 şarkı seçiyor ve neden seçtiklerini de söylüyorlar eğer isterlerse. Bu kız dedi ki " Anastasia'dan "Left Outside Alone" şarkısını istiyorum çünkü benim çocukluğuma ait bir şarkı. Yuh dedim ben de. Bu kadar yaşlandım mı ben? Ne zaman yaşlandım peki?

Kısa kısa

Sabah diyetisyenimle olan randevuma gittim. Şehre birazcık yağmur düşünce trafik allak bullak olmuştu, biraz geciktim. Bu hafta zayıflamış olduğumdan emin şekilde tartıya çıktım. O da ne? Geçen haftayla aynı kilo. Ama nasıl olur. Diyetisyenim bile nasıl olur dedi hatta. Benim aklımda binbir düşünce, saçıma fazla mı köpük sürdüm, sabah taktığım yüzük mü ağır geldi? Ne oldu ne bitti derken yağ-kas analizimi verdi de cihaz rahat bir nefes alabildik. Tamam kilom geçen haftaya göre değişmemiş ama 1 kilo yağ kaybetmişim. Nasıl rahatladım anlatamam. Giydiğim kot da iyice bollaştı çünkü, var bir farklılık biliyorum ama yine de gözlerim faltaşı gibi açılmıştı. İkimiz de çok mutlu olduk, hoplaya zıplaya ayrıldım hastaneden.

Fakülteye gelirken metroda yanda oturanların konuşmasına şahit oldum. 3 adet genç, biri kız diğerileri erkek, bir de yaşlı, muhtemelen emekli bir amca birbirine bakan 4'lü koltuklarda oturuyorlardı.
Amca: Nerede okuyorsun evladım?
Öğrenci 1: Üniversite'de, İşletme
Amca: Aferin, tebrik ederim oğlum. Kaçıncı sınıftasın?
Öğrenci 1: 3. sınıftayım.
Amca: Az kalmış bitirmeye. (Karşıdaki çocuğa) Sen de mi üniversitede okuyorsun evladım?
Öğrenci 2: Ben de aynı fakültedeyim amca.
Amca: Mutlaka dil öğrenin, bu zamanlarınızı değerlendirin. İleride özel şirketlere girmek istediğinizde çok faydasını göreceksiniz
Amca: Ya sen kızım?
Öğrenci 3: (Kızların bunlarla ilgisi yokmuş) Ankara Üniversitesi Eczacılık. (Anaaa, bu bizim öğrenciymiş meğer)
Amca: Aferin evladım. O zaman senin dil öğrenmene gerek yok. (nasılsa eczane açacak ya)

Konuşma bu şekilde ilerledi. Durakta hepimiz birden indik, kız önden koşturarak uzaklaştı gitti. Amca iki çocukla birlikte merdivenlerden çıktı, çıkarken de nerelisin konulu konuşmalarına devam ettiler. Metrodan çıktıktan sonra amca çocukların ellerini sıktı, iyi günler diledi ve benimle aynı yöne doğru ilerledi. Çocuklar ise tam tersi istikamette ilerlediler. Arkamı dönüp bakmak istedim ama yapamadım, çünkü biliyordum ki "Amca da bizi buldu eheheh" konulu bir konuşma yapıyor, el kol hareketleriyle de destekliyor olacaklardı. O yüzden başımı çevirip bakamadım. Ama inşallah yanılmışımdır da öyle şeyler dememişlerdir adamın arkasından.

Adamcağız ne kadar da haklı aslında. Dil bilmek hatta 2 dil bilmek çok önemli artık. O çocukların dil düzeyi nasıl bilmiyorum ama öğrenciyken dil kursuna gidelim, dil öğrenelim diyen çok az öğrenci gördüm ben. Eczacılık okumama rağmen İngilizcemin yanına Almanca eklemek için kurslara gittim ben (Sonunda kullanmaya kullanmaya körelttim o ayrı). Hem de bizim müfredat şimdikine göre daha ağırken, şimdikiler kadar boş vaktimiz yokken. Ama bizimkilere bakıyorum da kimsenin ilgisi yok. O çocuklar umarım amcaya gülmemişlerdir. Sabah haberlerindeki "şu firma şu kadar çalışanı işten çıkardı" haberlerini duydularsa eğer herhalde gülmemişlerdir. Ekonomik kriz kapıda ama bizi teğet geceçek nasıl olsa , babalarımız nasıl olsa 2 yıl daha finanse edecek bizi diye düşündülerse gülmüşlerdir. Umarım ileride acı bir şekilde "o amca ne kadar da haklıymış" demezler ve bir 30 yıl sonra da onlar yolda gördükleri çocuklara "dil öğrenin" demezler.

Fakültede bir yandan çalışıp bir yandan çay içerken ağzımın yerini bulamadım ve üstüme, hem de krem rengi hırkamın önüne çay döktüm. Bravo bana. Hemen bavul çantamda bulunan ve geçenlerde fotoğrafını çektiğim kalem tipi leke çıkarıcımı aldım ve lekeyi çıkardım. Harika birşey, tavsiye ederim. Dokuya da zarar vermiyorsa eğer oh ne ala mualla.

Önemli bir site ve ondan bundan

Serrose'nin sayfasında önemli bir web sitesinden bahsedildiğini gördüm. Anne, baba olsun olmasın herkes mutlaka bakmalı. Çocuk istismarına son vermeli, verilmeli, verdirilmeli.

http://kampanya.annecocuk.com/

Sıra geldi ondan bundan yazıma.

Geçen gün eski takılarıma baktım durdum. Galiba benim de bir takı askısı almam veya daha da iyisi iyi bir ayıklama yapmam lazım diye düşündüm. Gümüş takılarımın durduğu kutuya gelince yıllardır takmadığım bir sürü küpemin, yüzüğümün, kolye ucumun ve zincirimin olduğunu gördüm. Yüzüklerin o zamanlar ne kadar küçük veya küçültülmüş olduğunu görüp şaşırdım, parmağıma hala uyanların olduğunu fark edince mutluluktan havalara uçtum (zayıflıyorum ya). Sonra da hiçbirine kıyamadım. Tamam, özellikle karardıkları için artık gümüş zincir takmıyorum, onun yerine beyaz altın bir zincirim var onu kullanıyorum ama yine de hiçbirini atmaya kıyamadım. İleride kızım olursa eğer ve yıllar sonra takılarımı kullanmak isterse diye kızıma haksızlık etmekten korktum. "Ama anne, hiç mi beni düşünmedin" der diye şimdiden içlendim. (Görüyor musun meripoint, 10 yıl sonrasına giysi alıyorsun ama üzülme daha manyakları var, ben doğmamış kızıma don biçiyorum :) )
Sonra da aşağıdaki yüzüğümü buldum, nasıl aldığımı hatırladım. Lise son veya fakülte bir, tarih derseniz 89-90 yılı , aman tanrım, bundan 18-19 yıl önce almışım bunu. Üstelik de aldığım yeri ve zamanı dün gibi hatırlıyorum. Güven Park'ın orada, Kumrular sokakla Yeni Karamürsel'in önündeki sokağın kesiştiği köşede eskiden bir pasaj vardı. Sonrada iç çamarışı pijama satan bir yer olmuştu, şimdi de simit sarayı gibi birşey var yanlış hatırlamıyorsam. Orada arkadaşlarşa buluşacaktık. Erken geldiğim için pasajdaki dükkanların vitrinlerine bakıyordum. Salaş bir gümüşçü vardı, vitrininde tozlu gümüşler olan. Rafların birinde bu yüzüğü gördüm. Birbirine yaslanan iki tane aslan kafası. Nedense beni kendine çekti, gözlerimi ayıramadım. Alayım, almayayım derken yanıma gelen iki kız da o rafa bakmaya başlayınca nolur nolmaz diye hemen girdip aldım. Tam de parmağımın ölçüsündeydi, küçültmeye gerek kalmadı (orta parmağa yüzük takmaktan nefret ederim de). Hemen aldım, çıktım ve parmağıma taktım. Fotoğrafları az önce çektim, hala parmağıma uyuyor. Yaşım gereği daha şatafatlı, taşlı, kocaman yüzükler mi takmam gerekir yoksa? Bana ne, taktım bile, böyle gezeceğim bugün. Parmağımda 18-19 yıl öncesinin bir anlık mutluluğu (küçük şeylerden mutlu olurum demiştim) ve aslan kafalarının bana verdiği güçle dolaşacağım. Akşam eve geldiğimde eğer vakit bulabilirsem tüm gümüşlerimi parlatacak ve özenle bir kutuya yerleştirip kızım için saklayacağım.