30 Ocak 2009 Cuma

Diyet hikayemin başlangıcı

Sizlere bu aralar diyet haberi vermediğimi farkettim. 700 gram vermişim bu hafta ama yazdığım bu gramajlar hikayenin temeline inmedikçe sizin için pek anlamlı olmuyordur sanırım. O yüzden biraz geçmişe gidip beni bugünlere nelerin getirdiğine bakalım istedim. İbret olsun bir nevi :)

Tipik bir Türk kadınıyım, bel ince, basenler geniş. Bel ince derken aşırı ince bu arada. Belimin 59 cm olduğu günleri hatırlarım. Tadilat yaptırmadan giydiğim pantalonum veya eteğimin sayısı 2-3 tanedir ancak, kalçama göre aldığım belime bol gelir, belime göre aldığım basenlerden geçmez, böyle sorunlu bir yapım var. Yine de idare ediyordum, aşırı kilolu, göbekli olmamıştım hiç. (Artık kilo bilgisi de vermem lazım.) Kilom hep 52-55 arasında olmuştu. 2003'te doktora tezinin sıkıntısıyla 58'e çıkmıştım. Yediklerime dikkat ederek, abur cuburu keserek, akşamları hafif yiyerek, bol su içerek ve biraz da spor yaparak 1 ayda 6 kilo verip 52'ye düşmüştüm. Çok yanlış olduğunu sonra gördüm tabii. Kocamla tanışmam da kilo verdikten sonraya rastlar. (Garibimin gözünü boyadım, sonra da çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bi tane durumu oldu.) Neyse, devam edeyim. O bir aydan sonra eski yeme-içme düzenime geri döndüm, spor ve su kesildi ve kilolar yavaş yavaş geri gelmeye başladı. Evlenirken 57 kilo olmuştum. Hazırlıklar sırasında her gelin kilo verir değil mi, ben vermedim nedense. İlaç kullanma, balayında açık büfeden uzak duramama derken her ay biraz biraz kilo almaya başladım. Hareketsizlik ve düzensiz beslenme beni iyice ağına düşürmüştü. İş gereği kocamla sadece haftasonları evimizde oturabildiğimiz için hafta içi ne kadar az yemeye çalışsam da haftasonları haydi pasta yapalım, haydi pizza isteyelim, onu yiyelim bunu içelim derken kilolar iyice artmaya başladı. Erkek metabolizmasıyla kadınınki aynı değil, kocam yediklerini kas dokusunun daha fazla olması sebebiyle kolayca eritirken (uyurken bile kilo verebilen bir insandır, çok kıskanıyorum bazen) bende birikmeye başladılar. Bir ara spora gideyim dedim, 1 ay kadar gittim, kış, soğuk vs bahanelerle onu da bıraktım, o da kilo almama yardımcı oldu ve ben Ağustos 2008 itibariyle tartıda 70 kiloyu gördüm. 1.62 boyunda olan biri için çok fazla bir kilo ve dediğim gibi dağılım düzgün değil. İnce olan belim bile kendi çapında kalınlaştı, göbek oluştu, yanaklar tombullaştı, korkunç hissediyordum kendimi. Kocam bir şey demiyor garibim, aşk var ya ne de olsa, öyle de seviyor beni ama sağlığıma birşey olacak diye de endişeleniyor.

Sağlığım da kötülemeye başladı tabii. Sol dizimde eskiden beri olan problem fazla kiloların verdiği gereksiz yükle iyice kötüleşti, sağ dizimden de merdiven çıkarken kıtır kıtır ses gelmeye başladı, düz yolda yürürken cep telefonuyla konuştuğumda nefes nefese kaldığımı farkettim. Yokuş bile değil, düz yol, pes. Bel ağrısı da başladı ve ben hamile kalırsam ne hale geleceğim diye iyice korkmaya başladım. Bu arada kocam düzenli spora başladı ve 13 kilo kadar verip incecik oldu, ben ise yanında domuzcuk gibi, hiç hoş değildi.

En sonunda yardım almaya karar verdim. İlkay burada devreye girerek aklıma diyetisyen fikrini soktu. (Aslında kocam daha önceleri de demişti, hakkını yememem lazım ama her seferinde "kendim veririm, diyetle veremiyorum" şeklindeki savunma kalkanımla püskürttüm kendisini.) llkay'la konuştuktan sonra diyetisyene gitme fikri iyice kafama yattı ve kime gitsem diye araştırmaya başladım. Eski bir arkadaşımı aradım önce, 1 ay önce merkezini kapattığını öğrendim. Piyasadakileri araştırdım, derken Güven Hastanesi'ne gitmeye karar verdim.

Ağustos 2008'den beri olan değişiklikleri biliyorsunuz. Her hafta gram gram yazdığım kilo kaybım çarşamba günkü tartıma göre toplamda 7.8 kg. Şu anda 62.9 kiloyum (kıyafetli olarak). Kendi evimdeki tartıda ise şimdiye kadar gördüğüm en fazla kiloya göre 9 kg fark var. Yağ dağılımım artık daha düzenli. Öyle ki eski bir elbisemi giydiğimde (ki o elbiseyi 55 kiloyken giymiştim) kocam şu anda üzerimde daha düzgün durduğunu söyledi. Geçen Temmuz ayında bir arkadaşın düğününde giydiğim mini etek üzerimde dırın dırın dururken ve sürekli yukarıya çıkarken geçen hafta giydiğimde midi etek formuna gelmişti ve pot pot duruyordu, giyemedim.

Eski kıyafetlerime girmek motivasyon sağlıyor ama asıl ödül sağlığımın düzelmeye başlaması. Diz ağrılarım tamemen geçti, aynı anda yürür ve konuşurken nefes nefese kalmıyorum artık, çabuk yorulmuyorum, kalbimdeki yükü azalttım sanıyorum. Bel ağrım da aynı şekilde. Yani anlayacağınız hem sağlığım düzeliyor hem de moralim. Sağlıklı bir beslenme şekli benimsemeye başladım iyice. Eskiden hapur hupur yediğim şeylere artık mesafeliyim. Yiyenlere de yapmayın, etmeyin, kıymayın kendinize diye acır gözlerle bakıyorum.

Herşeyden önce de bunun yapılabileceğini öğrendim. İstenirse ve hormonal bir bozukluk yoksa kilo veriliyor arkadaş. Su içsem yarıyor lafının arkasına sığınmayalım. Kendimizi salmayalım. Kilo kimseye yakışmaz ama kilo vereceğim diye sağlığımızdan da olmayalım tabii. 50'li rakamları tekrar göreceğim günleri dört gözle bekliyorum :)

29 Ocak 2009 Perşembe

Ne zaman anne olunur?

Gazetede gördüğümden beri aklımda bu konu aslında ama yazmaya ancak fırsat bulabildim. Pınar Altuğ Atacan'ın doğum yaptığına ilişkin bir haberdi ve diyordu ki: "Pınar anne oldu". O zaman aklıma geldi bu soru: Ne zaman anne olunur? Bana göre doğumda olunmaz ama ne zaman bilmiyorum açıkçası. Bazı kadınlar vardır ki anne olarak doğarlar. Annelik onların tüm hayatında vardır, gördükleri her bebeği sıkıştırırlar, evlenip anne olmayı dört gözle beklerler. Ben hiçbir zaman böyle biri olmadım. Çocukları, bebekleri severim ama mıncıklayıp durmam, biraz mesafeliyimdir. Ama çocuklar beni sever. Herhalde kendilerine biraz büyük gibi davrandığım, oralarını buralarını koparmadığım için. Hormonal bir durum olduğunu düşünüyorum. Anne-çocuk arasındaki bağı kuvvetlendiren hormon oksitosindi galiba, bende fazla olmasa gerek.

Peki o zaman annelik hissi ne zaman oluşur? Birkaç görüş aldım, bir arkadaşım dedi ki "bana 4. ayda geldi o his". Sorumluluk hissinden bahsetti daha ziyade. 3. aya kadar (Allah korusun ama) düşük riski olduğundan, risk azalmaya başladığında iyice hissetmeye başladığını söyledi.

Şu anda 4 aylık hamile olan bir arkadaşım ana rahmine düşünce anne olunur dedi.

Bir başkası hamile kalındığında anne olunur, doğum yapılınca baba olunur dedi.

Anlaşılan herkesin annelik hissi kendine özel. Ben kadınların doğum yapınca değil de hamilelikteki bir zamanda anne olduğunu düşünüyorum ama dediğim gibi hangi zaman bilmiyorum. Umarım bunun cevabını daha fazla geç kalmadan bulabilirim.

:)

27 Ocak 2009 Salı

Bugün ben...-2

Bugün nasıl bir gün anlamadım, keyifsiz başladı, minik sürprizler yaptı ve feci bir yoğunlukla devam ediyor. Aslında işim çok, bunu yazacak vaktim bile yok ama az önce farketttiğim bir şeyi yazmazsam olmaz. Sabah oje sürerken tek elime sürüp diğerine sürmeye vakit kalmayınca "fakültede bir ara sürerim" diye ojeyi çantama atıp çıkmıştım. Ama bugünkü yoğunluktan aklımdan çıkmış. Az önce biri ojeli diğeri ojesiz ellerime baktım da gülmekten alamadım kendimi. Aslında ağlasam daha iyi olacak sanki. Ama bunda da kararsız kaldım. Acaba bakımsızlığıma mı ağlasam yoksa unutkanlığıma mı?

Not: Neyse ki açık renk sürmüştüm, fazla farkedilmiyor :)

26 Ocak 2009 Pazartesi

Bugün ben...

Bugün Ankara'da olmamıza rağmen bir türlü denk getirip de görüşemediğimiz bir arkadaşımla görüştüm. Hayatındaki gelişmeleri dinledim, anlattıkça gözleri parladı, anlattığı herşeyi tekrar tekrar yaşadı, yüzünde silinmeyen bir tebessüm oluştu. Aynı arkadaşımın zor zamanlarına da denk gelmiştim ben. O yüzden o anlattıkça ben keyiflendim, onun gözleri parladıkça ben mutlu oldum. Mutluluğu hiç azalmasın, hep böyle devam etsin istedim. O anlattıkça ikimizin de suratında kulaklarımıza kadar yayılan birer tebessüm oluştu. Ve dedik ki, "bu hayatta herşey oluyor, herşey mümkün" :)

24 Ocak 2009 Cumartesi

Sizin favoriniz hangisi?

Az önce Okan Bayülgen'in programını seyrediyordum (hala da seyrediyorum). Benim için biraz olağandışı bir durum aslında çünkü aylardır ne bu programa ne de Beyaz Show'a kadar uyanık kalmayı başaramadım. (İşin sırrı saat 8'den sonra 1-1.5 saat kestirmem, yoksa şimdiye kadar kimbilir kaçıncı uykumdaydım). Bundan sonra da kocamla film seyretmeye karar verdik hatta. Bakalım kaçıncı dakikasında uyuyakalacağım :)

Sizlere sormak istediğim şu. Az önce telefonla bağlanan bir seyirciye en sevdiği Mazhar Alanson veya MFÖ şarkısının hangisi olduğu soruldu. Kız söyledi, konuşuldu, şaşırıldı vs. Ben de kocama sordum, o da bana. Kocam "Bu sabah yağmur var İstanbul'da"yı seçti ben ise "New York Sokaklarında"yı. Ben de size soruyorum. Sizin favori Mazhar Alanson veya MFÖ şarkınız hangisi?

Ya benim karşıma çıkan fırsatlar?

Dün kocamla "Yes Man" filmine gittik. Vampirli filmlere bayıldığım için ya Twilight (Alacakaranlık) olacaktı ya da biraz gülelim eğlenelim diye bu (Inkheart Türkçe dublaj olduğu için otomatik olarak elenerek DVD'si alınacaklar listesine eklendi). Biz de salonun doluluk oranına göre Yes Man'de karar kıldık. Twilight bir başka zamana kaldı artık.

Film için Jim Carrey'nin geri dönüş filmi diye yazıyorlar. İyi de nereye gitti ki? En son 23'te oynamıştı, komedi olmadığı için adamın üstüne bu kadar gitmenin anlamı var mı? Tamam çok iyi bir komedi oyuncusu ama başka tarzlarda oynayamaz mı? Ben 23'ü de beğenmiştim, çok ilginç bir filmdi, hatta filmden sonra kendimi hayatımda önemli tarihleri toplarken bulmuştum da hepsi ayrı telden çalınca rahatlamıştım. Hayır efendim, Jim Carrey'nin geri dönüş filmi olduğunu düşünmüyorum.

Siz Jim Carrey'i ilk nerde görmüştünüzü? The Mask filminde mi? Yoksa daha önceki filmlerinde mi? The Mask ile patlama yaptığı inkar edilemez tabii ama benim onu ilk gördüğüm yer bir TV programıydı. Yaşı müsait olanlar hatırlar, HBB diye bir televizyon kanalı vardı bir zamanlar. Test yayını sırasında sürekli Amerikan Futbolu maçları gösterirdi hani. O kanalda "In Living Color" diye bir komedi skeçleri programı vardı. Orada muhteşem bir İtfaiye Müdürü tiplemesi vardı. Adam kendini nasıl böyle şekilden şekile sokuyor diye hayret ve hayranlıkla seyrederdim. Vay canına diyesi geliyor insanın. O günden beri hep izledim ve beğendim kendisini. Adam komedinin dışına çıkıp sadece mimiklerimi değil, oyunculuğumu da konuşturayım dedi ve 23'ü yaptı bu yüzden başarısız oldu da şimdi bu filmle geri dönüyor ha? Tebrik ediyorum bu yorumu yapanı. Bravo.

Film hakkında bilginiz vardır. Herşeye evet diyen ve her bir evet kelimesinin sonunda karşısına değişik fırsatlar çıkan bir adamın hikayesi. Bir kerecik Hayır dese tüm olayın kurgusu bozulacak ve hayatı eskisi gibi tekdüze devam edecek. Basit bir konu, hoş bir anlatım ve usta bir oyuncu. Güzel vakit geçirebileceğiniz bir film. Karikatürlerin güldürürken düşündürmesi geyiği vardır ya hep, isterseniz bundan sonra da düşünebilirsiniz tabii, o size kalmış. Ben bu sabah biraz düşündüm aslında (neden filmden çıkınca değil bilmiyorum). Hepimiz hayatımız boyunca bir sürü fırsatla karşılaşıyoruz, değerlendiriyoruz veya değerlendirmiyoruz, sonucunda hayatımız buna göre şekilleniyor. Şu anki hayatımı derinden etkileyen 2 fırsatım oldu benim de. İlki bundan 5 yıl kadar önce bu zamanlarda bana verilen bir görevdi. Elbette bir angaryaydı, bahane bulup reddebilirdim ama etmedim, değişiklik olsun istedim. Sonrasında angaryanın durumu değişti, az kalsın benim üstümde kalmayacaktı ama burada da kader devreye girip dedi ki "sen ilk adımı attın, gerisini de ben getireyim o zaman". 2. fırsat ise gecenin bir yarısında (hatta bir yarısından da sonra) cep telefonuma gelen bir mesaja cevap vermemdi. Bu 2 fırsatı değerlendirmeseydim, hatta ilkini değerlendirip ikincisini es geçseydim hayatım şimdi nasıl olurdu bilmiyorum. Hayatta en nefret ettiğim şey keşke lafını cümle içinde kullanmak zorunda kalmaktır. Ama belki yine de kullanmayacaktım bu lafı. Çünkü ilk fırsatı tepince 2. zaten oluşmayacaktı, ben de neler kaçırdığımı asla bilemeyecektim. Kocamla o ilk fırsatta kesişen yollarımız birbirine hiç değmeden ayrı yerlere doğru gidecekti.

Kıssadan hisse, fırsatları değerlendirelim. Neyin ne getireceği asla belli olmaz :)

23 Ocak 2009 Cuma

Hayvanat bahçesinde bir gün

Hayvanat bahçesi yazımı 10 Ağustos'tan beri ertelediğimi farkettim. Artık yazsam iyi olacak galiba.

Uzun zamandır kocamın başının etini yiyordum gidelim de gidelim diye. Çiftlik kavşağı ve civarından her geçişimizde talepte bulunmama rağmen bir türlü gidememiştik. Bir seferinde yağmur yağıyordu, diğer bir seferinde gerçekten niyetlenmiştik ama cumartesi olması sebebiyle feci halde kalabalıktı, park yeri doluydu, bir seferinde ise vaktimiz yoktu. Kocamın Ankara'da olduğu bir zamanla denk getirmek o kadar da kolay olmuyordu ama sonunda oldu. Tatil öncesi arabayı yıllık bakıma soktuğumuz bir haftasonunda servisimizin çiftliğe çok yakın olması sayesinde emelime ulaştım. Arabayı verdiğimizde 4-5 saat sonra alabilirsiniz dediler. O kadar zaman ne yapalım, Acity'ye yeni gittik, başka birşey yapalım derken kocam artık ısrarıma daha fazla dayanamadı ve Hayvanat Bahçesi'ne doğru yollandık. En son ne zaman gittiğimi hatırlamıyorum. Çocukken gitmiştim herhalde, o zamanlar emektar fil henüz yaşıyordu, şimdi ise boş, yerine yenisi alınmamış. Gelen çocuklar canlı bir fil göremeyecekler ne kötü aslında. Çocuklarını getirmiş bir çok aile vardı, hoşuma gitti ama keşke hayvanlara yiyecek vermeyin yazısına da uysalardı. Maymunlar, goriller, kuşlar, irili ufaklı hayvanlar derken pek çok hayvan gördük. Bir çocuk için muhteşem bir yer ama keşke biraz daha açıklayıcı bilgiler koysalar, ne bileyim, resimli kitapçıklar olsa, satılsa (hediyelik eşya yeri açık olsa hatta), müzelerde verilen kulaklılardan verseler de hayvanlar hakkında ilginç bilgiler, hikayeler de anlatılsa. Beni oranın müdürü yapsalar çok değiştirirdim sanıyorum.

En çok ilgi göre kısım aslanların ve Kaplanların güneşlendiği kafeslerdi. Bir kafeste 2 dişi ve 1 erkek kaplan vardı, hemen yanlarındaki kafeste bir erkek aslan uzanmış yatıyordu. Erkek aslanlar için ne derler bilirsiniz, herhalde o yüzden dişi aslanları ayrı bir kafese koymuşlardı (çocukların ahlakı bozulmasın). Erkek kaplan dişilerin yanına gidemedi bir türlü, kovdular hep garibimi, o da kükreyeyim de aslana karşı şu dişilere hava atayım dedi herhalde. Kükremeler dinmeyince herkes kafese doğru koşturdu. Meğer miskin aslan kalkıp ben de biraz bağırayım şuna da haddini bilsin demiş, 1-2 kükreyip etrafta salındı, kaplanları sindirdi de sonra yine serildi yere, uykusuna kaldığı yerden devam etti.

Bu kuşların adını hatırlamıyorum ama çok şeker şeyler. Bunlar da Ankara'daki filamingolar. Hala da o incecik bacaklarla koskoca gövdelerini nasıl taşıdıklarına akıl erdiremem, hep kırılacakmış gibi gelir bana.
Böylece Temmuz ayının kavurucu bir gününü kocamla birlikte Hayvanat Bahçesi'nde geçirmiş oldum. Mutluyum ama bir yandan da böylesine güzel bir yeri iyi işletemedikleri için kızgınım. Oda arkadaşım oradaki hayvanlara acıdığı için gitmek istemediğini söyler. Oda haklı bir nevi, hayvanların esaret altında yaşaması kötü, ama biz insanlar için muhteşem bir fırsat. Çocuklarımız için televizyonda belgesellerde gördükleri hayvanları kanlı canlı görmeleri için bir fırsat (tabii dizilerden fırsat bulup hala seyreden aileler varsa). Hayvanlar için daha iyi koşullar ve daha iyi bir işletme zihniyetiyle çok daha güzelleşeceğini düşünüyorum, dediğim gibi, müdür ben olmalıyım :)