29 Nisan 2009 Çarşamba

Dizi çılgınlığı

Dizi çılgınlığı hakkında aslında söylenecek çok şey var, çoğu da bildiğiniz şeyler. O yüzden birşey yazmaya gerek duymuyordum ama bu akşam kulak misafiri olduğum bir diyalog yazmamı zorunlu kıldı. Akşam üstü Ankaray'la Kızılay'a gidiyordum. Bir anne, kucağında da tahminen 3 yaşında veya biraz daha büyük oğlu oturuyorlardı. Ondan bundan konuşurken anne bir ara "yatcaz kalkcaz, yatcaz kalkcaz, yatcaz kalkcaz ne başlayacak?" diye sordu. "Yatcaz kalkcaz" kelimelerini kocamla çok sık kullandığımız için (ör: yatcaz kalkcaz Eskişehir'e evime geleceğim gibi), çocuğun vereceği cevabı merakla beklemeye başladım. Aha gelen cevap bu: "Melekler korusun".

Pes dedim, bu nasıl bir dizi çılgınlığı, çocuğu çekirdekten yetiştiriyorlar, valla bravo.

Bizim televizyonlarda seyrettiğim tek bir dizi var, Avrupa Yakası. Onun haricinde hiçbir şey seyretmiyorum. Cnbc-e dizilerinin ise müdavimlerindenim. Yanlış anlamayın, Türk dizilerini aşağılayan, Amerikan dizilerini üstün gören veya o dizileri seyrettiğini söyleme amacı ingilizce bildiğini vurgulamak olan, hatta konuşurken araya İngilizce kelimeler sıkıştıran birisi asla değilim, olmam da. Bu dizilerin üstün bir-iki tarafı var ama onu da kabul etmeliyim:

1) Kısa sürüyorlar. Sit-com denenler taş çatlasa yarım saat, diğerleri ancak 1 saat.

2) Arada dakikalar süren, birbiri ardına yayınlanan reklam kuşakları yok. Böyle olunca da yarım saat-1 saat süreyi tutturmak kolay oluyor olmalı.

3) Konular hızlı şekilde ilerliyor. Kadının göz süzüşünü, adamın buna karşılık olarak arkasını dönüp kadına bakmasını dakikalar boyunca seyretmiyorsunuz. Olaylar çat başlıyor, çat bitiyor.

Dizi müdavimi olabilirsiniz, hatta yayın saati değişsin, izleyemiyorum diye kanallara e-posta yazıyor da olabilirsiniz, tercihinize saygım sonsuz. Annem de dizi müdavimidir mesela, çakışanları videoya kaydeder, ertesi gün seyreder. Ama ben dayanamıyorum, vaktim zaten az benim, Ankara-Eskişehir arasında gidip geliyorum, eve iş getiriyorum, ders çalışıyorum, açıkçası dizilerin karşısında geçen vaktime acıyorum. Avrupa Yakasını bile kaydedip aradaki reklamları geçe geçe seyretsem diye ciddi ciddi düşünüyorum çoğu zaman.

Haydi anne babalar neyse de, mini mini yavruların oturup dizi seyretmesini anlayamıyorum. O çocuk için kitap okumak, oyun oynamak, ne bileyim belgesel seyretmek daha faydalı değil mi? Oda arkadaşımın oğlunu yetiştirme şekline hayranım. Evlerinde çok az televizyon seyrediliyor. Müzik dinliyorlar, kitap okuyorlar, oyun oynuyorlar, birlikte vakit geçiriyorlar.

Hamile olduğum zamanlarda okuduğum anne-bebek-hamilelik dergilerinden birinde Fransa'da 3 yaşına kadar olan çocukların tv seyretmesinin yasaklandığı şeklinde bir haber vardı. Normal kanallar haricinde ailelerin kurtarıcısı olan baby tv gibi bebek kanalları da dahil. Nedeni çocukların-bebeklerin 5 duyuyu birden kullanma yeteneğini köreltmesiymiş. Çocuklar sadece bazı uyarıcılara yanıt veriyorlar, bu da gelişmekte olan beyinlerine, sinir hücrelerinin gelişimine zarar veriyormuş. Oysa Ankaray'daki anne oğluna sevinç içinde ve hasretle 3 gün sonra ne seyredeceklerini soruyordu. Bu nasıl bir tezat.

Dediğim gibi, kimseyi kınamıyorum, kimseye de hava atmaya çalışmıyorum, asla, yanlış anlamayın. Sadece fikrimi söyledim.

Raporluyken sabahın köründe ilaç+yemek için kalktığımda Kanal D'de Gümüş dizisinin tekrarı oluyordu. Diziyi yayınlandığı zaman hiç seyretmemiştim. Arkası yarın gibi, arka arkaya verilince olaylar biraz hızlı ilerliyor gibi geliyor. Zaten dizi de bitiyormuş, kendimi istesem de kaptıramazdım. Belki de seyretmenin en güzel şekli bu, arka arkaya, arada reklam olmadan, sabahın köründe ıvır zıvır yaparken, ilacın verdiği mide bulantısı ve krampların, kasılmaların geçmesini beklerken battaniyenin altına girmiş hafif hafif uyuklarken. Ama yine de çocukları uzak tutalım.

28 Nisan 2009 Salı

Haftasonundan son kalan+ Pazartesi sürprizi

Haftasonunun bir türlü sonunu getiremedim farkındayım, özellikle Pazartesi için yazmam gereken çok önemli birşey vardı ancak bu 2 hafta sonrasındaki feci bir iş yoğunluğu, akşamları sızıp kalma derken ancak yazabiliyorum, affedin beni (özellikle de sen affet Haydins).

Cumartesi camları sildiğimden bahsetmiştim. Hatta bunun daha önce şaşmaz bir yağmur duası olduğundan da bahsetmiştim. Yağmur getirici bir diğer faktör olarak kocam da arabayı yıkatınca pazar günü yağmur yağması kaçınılmaz oldu. Usul usul, bazen de şakır şakır yağan yağmur camlara vurdukça içimiz bir garip oldu kocamla. Ama yağmur bitmeden ortaya çıkan harika bir gökkuşağı tekrar içimizi ısıttı, amaaan dedik, yağarsa yağsın ne yapalım, yine sileriz camları/yıkatırız arabayı. İşte o harikulade gökkuşağının fotoğrafları:






Haftasonu bitince bir kez daha Ankara yoluna koyuldum. Fakülteye geldiğimde yaklaşık 5 günden beri masamın üzerinde beni bekleyen sürprizi biliyordum ama yine de merakla girdim odama. Haydins bana kuş yuvası küpe-kolye seti yapmıştı, kargoyla yollayacaktı. Hafta içi oda arkadaşım arayıp kargonun geldiğini haber vermişti, o yüzden çok sevinçliydim. Kargo şirketinin torbasını açıp üzerinde minik bir süsü olan minik bir kutu görünce, içinde ne olduğunu bilmiyormuş gibi heyecanlandım nedense. Haydins'in minik bir kartı çıktı küpelerin ve kolyenin yanında. Sevgili Haydins, tasarımların kesinlikle uyduruk değil, blogunda fotoğraflarını yayınladığında bayılmıştım onlara, gerçekleri çok daha güzel. İşte benim güzel takı setim: (Ah bir de fotoğraflarını güzelce çekebilseydim. Gecenin bu saati olunca flaşla çektim olmadı, flaşsız çektim olmadı. Oysa doğal ışıkta çok daha güzel görünüyorlar. En iyisi Haydins'in kendi sayfasındaki resimlere de bakın.)


Haydins, ellerine sağlık, çok güzeller, büyük bir zevkle takacağım ve eminim ki bir çok kişi nereden aldığımı soracak :) Tekrar teşekkür ederim.

Haftasonu birikenler-2 (Serrose'ye bir kez daha teşekkür ederim)

Nerde kalmıştım? Sevgili Serrose'nin Japonya'dan yanında getirdiklerinde. Öncelikle tekrar teşekkür ederim Serrose, ellerin dert görmesin. Çok sevindirdin beni.

Aldiklarimi listeleyeyim.

1) Origami kagidi. Siparis verirken cok dikkat etmemişim ama kağıtlar sakura desenliymiş meğerse. Daha da çok bayıldım. Napacaksın origami kağıtlarını derseniz geleceğe yatırım. Bir origami kitabı almıştım oralardan dönerken, içinde bir miktar kağıt da vardı ama yetmez diye düşünerek biraz daha alayım dedim. Ne de olsa geleceğe yatırım benim için, azimliyim.

2) Onigri. İçi pirinç ama bizim alıştığımız gibi değil, Japon pirinçleri bizimkilerden biraz farklı, daha yapışkan (normal pilav yaptım gerçi, gayet güzel oluyordu). Tam ortasında ton balığı, tavuk, ne isterseniz, dışı nori kaplı. Harika lezzetler. 6 yıldır tadı damağımda kalmış meğerse. Serrose sağolsun ben 1 tane beklerken kargoma 2 tane onigri koymuş, tam bir sürpriz oldu. Birini kocama verdim, diğerini ben afiyetle mideye indirdim. Hiç beklemiyordum ama kocam da bayıldı. Bizim pirinçlerle yapmayı deneyeceğim :)

3) Japon Pazarı'nda olmayan birşey, aradı buldu benim için sağolsun. Sushi roll. Yıllar önce ağbime getirmiştim, sushi yaparken çok kullanışlı birşey. İçine koyup sarıyor, sonra da dilimliyorsunuz. Taşınma sırasında kaybetmişti ağbim, Ona sürpriz yapmak istedim. Serrose de yardımcı oldu, dediğim gibi sipariş listesinde olmamasına rağmen buldu sağolsun. Hem de iki boyda. Tekrar teşekkür ederim.

4) Sushi roll alınca yanında Nori olmazsa olmaz değil mi, sushileri neye sarıp yiyeceğiz. Sağolsun, yine Japon pazarı'nda olmayan bir sipariş aldı sevgili serrose. (1 paketini onigri için ayırdım). Fotoğraf çekmemişim, onigri yemiştim tabi, aklım başımdan gitmiş :)

5) Bu ise tamamen bir sürpriz. Pocky'lerden bahsetmiştim bir ara. Yazdığım bir yorumda olabilir, ben hatırlamıyorum ama Serrose unutmamış, büyük bir paket pocky de almış bana. Bayıla bayıla yedik (diyet gereği ben daha az).

6) Bunlar da sonuncu siparişlerim. Sake şişeleri :) Sake bardaklarım vardı ama şişelerim yoktu. O yüzden Japon Pazarı'nda görünce bayıldım. 3 tane aldım, ikisi bana biri de anneme olmak üzere. Ama desenleri o kadar güzeldi ki, hangilerini kendime ayıracağımı şaşırdım. Sonuçta seçebildim ve sake bardaklarımın arkasına yerleştirilmiş halde çektim fotoğraflarını. Çevrelerinde diğer Japon ıvır zıvırım da var. Yerlerine çok yakıştırlar bence. Elim değmişken diğer Japon ıvır zıvırımın da fotoğraflarını çektim, bakalım beğenecek misiniz. Bir kez daha gidebilsem daha neler neler alacağım, ah bir fırsatım olsa :)

27 Nisan 2009 Pazartesi

Haftasonu birikenler

Raporlu olduğum son haftasonu da geçti. Bakıyorum da son günler nedense hep olduğu gibi çok hızlı geçivermiş sanki. Haftaya da geleceğim evime ama dediğim gibi gitmek zor geliyor.

Cumartesi kocamın uyumasından faydalanarak tüm camları sildim. Evsahibimiz balkonlardan birini kapattırmıştı sağolsun, orayı silememiştik yapıldığından beri. Diğer camlar da zaten berbat durumdaydı. Hamile olunca kocam maymun gibi camlara tırmanmamı istememişti, kendisi silecekti ama araya giren durum nedeniyle camları da sallamıştık.

Raporumun ilk 2 haftasını kocama ve anneme söz verdiğim gibi camlardan uzak geçirdim ama c.tesi günü daha fazla dayanamayarak aldım elime bezleri, o cam senin, bu cam benim pırıl pırıl yaptım. Camlar silinince dışarıya bakmaya bayılıyorum. Gözüm gönlüm açılıyor. Herhalde evhanımı falan olsam kirlendikçe silerim, manayağa dönerim (iyi ki değilim :) ) Kocam uyanınca hem kızdı hem de "dışarısı böyle mi görünüyordu, vay canına" diye şaşırdı. Camların halini siz tahmin edin :)

Haftaya da halıları ve salonun koltuklarını silme gibi düşüncelerim var. Tekrar hamile kalmak istiyorum madem, olmadan önce aklımdaki işleri bitireyim. Bu 2 hafta mükemmel fırsattı aslında ama dediğim gibi hem izin vermedi kocam hem de vücudu zorlamanın anlamı yok, iyileşmek de lazım.

Öğleden sonra evden çıkmamız gerekiyordu, müzik setini tamirden al, market alışverişi yap, annemleri ziyaret et, sinemaya git derken yoğun bir programımız vardı. Ben bu arada da kargo şirketini bekliyorum. Sevgili serrose Japon pazarı siparişlerimi ve ekstra isteklerimi yollayacaktı bana. Artık evden çıkmak üzereyken kargo şirketini aradım, görevli kargomun dağıtımda olduğunu söyledi. Acaba akşamüstü sinemadan önce uğrayabilir miyiz ama kesinlikle yol üstü değil, hatta çok ters yerlerdeler, tüh pazartesiye kalacak, o sabah da otobüse daha erken bir saatte bineceğim alamam, haftaya kalacak ne kötü derken kapı çaldı ve kargom geldi. Paketi açıp içindeki bazı şeyleri buzdolabına kaldırdıktan sonra dışarı fırladık.

Eve gelmeden önce gittiğimiz filmden bahsedeyim. "Erkekler ne söyler kadınlar ne anlar (He`s Just Not That Into You)"a gittik. Nasıl bir kadro kurmuşlar helal olsun, duyan gelmiş gibi, kime baksanız tanıdık, kime baksanız ünlü. (İkinci bir "Stepford Wives" vakası olacak diye korktuk ama fena değildi, ilişkiler üzerine romantik komedi işte, eğlencelik). Ana fikir şu, "kadınlar erkeklerin söylediklerine farklı ve bir sürü anlamlar yükler, oysa erkekler bu kadar detaylı düşünmez, sizinle görüşmek istiyorlarsa ne yapar eder görüşürler, mutlaka ararlar". Gerçekten de öyle aslında, adam saati sorsa bile aslında farklı şeyler ima ettiğini düşünebilen ve bu konu hakkında arkadaşlarımızla saatlerce konuşabilen tipleriz biz kadınlar. Bu anafikir üzerine farklı kişilerin hayatlarına giriyor kamera ve neler olup bitiyor görüyorsunuz. Gidilebilir bir film. En azından "vay anasını, bu adam da mı oynuyor" demek veya kendinizle karşılaştırmak için. Mesela kocam Eskişehir'deki bir toplantıda tanıştıktan 2 gün sonra geri dönerken (benimle birlikte bir sürü adamı otogardan uğurlarken) telefonumu istemişti, ben de nedense vermiştim ve gecenin 3'ünde bana mesaj yazmıştı da bu hallere gelmiştik. Demek gerçekten de erkekler görüşmek isterse mutlaka ulaşıyorlar insana. Bu konu hakkında mutlaka yorum yapacaktır, bekliyorum. :)

Sinemada toplam 10 kişiydik. Toplamda 3 çift, 2 sap ve biri sinemada çalışan bir kız olmak üzere 2 kız arkadaş. Çiftin biri yanımızdaydı, üniversite öğrencisi oldukları belliydi. Sinemaya neden gelmişler anlamadım. İkisi de filmin başında cep telefonuyla mesajlaşıyordu. Kız bir süre sonra filme verdi kendini ama çocuk aynen devam. Abartmıyorum, çocuğa dakikada bir mesaj geliyordu. Es kaza 2 dakikaya ulaşsa mesaj aralığı endişe eder hale gelmiştik, ne oldu, karşıdaki cevap yazmayacak mı diye. Filmden birşey anladığını sanmıyorum. Cep telefonunun ışığını sürekli gözümüze sokarak beni sinir etti, kocamı dellendirdi, zor tuttum adamı. İkinci yarıda bir ara bir mesaj geldi ve apar topar kalkıp gittiler. Bir de mesajları kıza göstermeden yazıyordu, kızı aldatıyor mu ne? Aman bana ne. Onlar gittikten sonra film daha bir güzelleşti sanki.

Yazı uzun oldu galiba, o zaman sevgili serrose'nin yolladığı kargoyu akşam eve gidince yazayım. Daha bavulumu toparlamadım, gidip o işlerimi halletmem lazım. Dedim ya, geri dönmek neyse de insanlarla karşılaşmak ah vah dinlemek istemiyorum. Ama yapılması lazım maalesef.

25 Nisan 2009 Cumartesi

Zaman akıyor

Evime geleli 2 hafta oldu. 2 haftadır işten güçten uzağım. Bol bol dinlendim, hafif yürüyüşlerle birlikte spor yaptım, kocamla vakit geçirdim, kıtırla oynadım.

Bu kadar ara verdikten sonra geri dönmek aslında çok zor geliyor. Ankara'dan ne şartlar altında geldiğimi, neler yaşadığımı bu 2 haftada tamamen kafamdan sildim sanki. Evde olunca zaman mevhumu da kalmıyor, günler birbirine karışıyor. O yüzden bu 2 hafta bana 2 yıl gibi geldi. Dertlerimi, tasalarımı Ankara'da bırakmıştım ama şimdi tekrar karşılaşmak zorundayım.

Hamile olduğumu pek az kişiye söylemiştim. Ama bu 2 haftalık yokluğum nedeniyle ve aldığım raporda durum açıkça yazıldığı için herhalde fakültedekilerin çoğu öğrenmiştir. Şimdi ahlar, vahlar olacak, bir sürü kişiye dert anlatmak zorunda kalacağım. Taziye ziyaretlerini pek sevmem, tamam başsağlığı dilemek, acıyı paylaşmak güzel birşey ama bir yakınını kaybeden birine başsağlığı ziyaretine gittiğimizde sanki yarasını kanatıyor, acısını unutmasına izin vermiyormuşuz gibi geliyor bana. Yanlış düşünüyorum belki ama karşımdakini üzmek, nasıl-neden olduğunu tekrar tekrar anlatmasına neden olarak deşmek istemem yarasını. İşte şimdi de bana öyle olacak. "Aaaa, hamile miydin sen? Peki neden böyle oldu? Birşey mi yaptın acaba? İlaç falan mı kullandın bilmeden? Tüh tüh, nerde oldu operasyon? Gençsiniz nasıl olsa yine olur. Yaş ilerliyor, acele edin. Acaba kız mıydı erkek miydi?" Falan filan.

Umarım korktuğum gibi olmaz da insanlar fazla kurcalamaz. :(

23 Nisan 2009 Perşembe

Bugün 23 Nisan ve yine yağmur yağıyor

Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan gibi bir giriş yapmak isterdim ama hava kapalı, insana neşeden çok karamsarlık veriyor, melankolik bir ruh haline sokuyor. Geçen yazdan beri yağmur yağdığı için şikayet eden kimse duymadım gerçi. Geçen yaz Ankara'da yaşadığımız rezilliği hatırlarsınız. Suları günaşırı vermeye başladı adam, sonra borulardaki basınçları ayarlayamadığı için boruları patlatıp 1 aylık suyu heba etmişti. Tam bir bilgisizlik ve beceriksizlik örneği.

Yağmur yağdığı için tek bir gün mutlu değilim, o da bugün. Her yıl 23 Nisan'da ya yağmur, ya da kar yağar Ankara'da. Bu yıl gördüğüm kadarıyla Eskişehir'de de durum pek farklı değil. İnce ince yağmur yağıyor kimbilir ne zamandan beri. Ülkemizin belki de en büyük bayramını, aynı zamanda çocuklara adanan yegane bayramını yine yağmurlar eşliğinde kutlayacağız. Haftalardır prova yapan çocukların emekleri yine boşa gidecek. 19 Mayıs'ta ise yine pırıl pırıl bir güneş olacak, stadyumlardaki törenler aksamadan yapılacak. Çocuklar gıcık oluyordur herhalde bu duruma, ben onların yerinde olsam kesin olurdum.

Yağmur yağdırması kesin olan birkaç şey var bildiğim. Sizlerle de paylaşayım:

1) 23 Nisan provaları. Provalar yapıldı mı 23 Nisan günü yağmur yağması kaçınılmaz.

2) Babamın arabasını yıkaması. Kesin ve sayısız kez ispatlanmış bir yöntemdir. 1-2 saat içinde yağmur yağması garantilidir.

3) Kocamın arabasını yıkatması. Ne zaman arabayı yıkamaya versek akşamına mutlaka yağmur yağar. Bu da çok kez ispatlanmış bir yöntemdir.

4) Cam silmeyi düşünmem. Buna da garantili bir yöntem denebilir. Ne zaman cam sileyim desem yağmur yağar. Geçen hafta kocam izin vermedi, "daha tam iyileşemedin, kendini sakın yorma, eve gelince kontrol edeceğim pencereleri" demişti. Ben de bu hafta daha iyiyim, gizli gizli 1-2 cam sileyim en azından diyordum ki yağmur yağmaya başladı. Yarına diner mi acaba? Sanmam, aklımda cam silme fikri oldukça zor.

5) Başka bir yöntem de kocamın haftasonu için Ankara'ya gelişi. Bir ara yazın tam ortası olmadığı sürece kocam ne zaman Ankara'ya gelse yağmur yağıyordu. Bir ara hiç yoktan tipi gibi bir kar bile yağmaya başlamıştı. Hatta Gökçek su sorununu çözmek için kocama maaş bağlamalı, her hafta Ankara'ya getirtmeli bile diyorduk bir ara.

Ha yağmur duası, ha yukarıdaki maddeler. Mutlaka sizlerin de yağmur garantili yöntemleriniz vardır :)

21 Nisan 2009 Salı

Aman Tanrım, mutfakta birşey var

Evet mutfakta birşey var ama yabancı değil, bizim kıtır. Hayvancağız herhalde çok sıkıldı kafesinin içinde, bizi görür görmez tellere tırmanıyor, beni de çıkarın dışarı diyor. Kafesi açıp elimi kenarına tutunca hırsla elime atlıyor hayvan (normalde rahat çıksın diye kıçından hafifçe iteklerdik oysa). Bu aralar kendi derdimize düştük, kafesini temizlemeyi ihmal ettik, ondan da dışarı çıkmak istiyor olabilir. Ama dışarıda çok mutlu. Topunun içine koyunca fıldır fıldır koşturuyor evin içinde. Bu sefer kocam halının üzerine bırak dedi, yanımızda, gözümüzün önünde olsun diye mutfak halısının üstüne koyduk. Halıya bayıldı. Halı dediysem de normal halı gibi değil, değişik birşey, şimdi ne olduğunu düşünerek kafamı yoramayacağım ama hayvanın bayılacağı cinsten. Nereyi kemirsem diye manyak oldu. Top olmadan etrafı görebildiği için de sanıyoruz çok mutluydu. Biraz sağa sola gitti, tırnakları oraya buraya takıldı, kurtuldu, kurtulamadı derken iyice eğlendikten sonra tekrar kafesine konuldu.

Geçenlerde babamlar aradı. Hantai virüsü var bu aralar biliyorsunuz. Kuş gribi, kene derken dünyanın çivisi çıktı, ekolojik denge iyice bozuldu, bakalım sonumuz ne olacak. Haberlerde virüsün farelerden geçtiğini duymuşlar, panikle aradılar. Bizimkinin fare olmadığını biliyorlar, cüce hamster kendisi, haydi yakın akrabalar diyelim ama yine de olmaz ki. Hayvan dışarı çıkıp yabani farelerle yarenlik etmiyor ki virüsü kapsın. Ancak bizim getirip hayvana bulaştırmamız lazım. Anne ve babamın içini rahatlattım ama evlerde beslenen hamster ve türevleri için de şimdiden üzüldüm. Kuş gribi vakaları hortladığında millet panikten evlerindeki muhabbet kuşlarını dışarı atmıştı hatırlarsınız. Hatta babam bir Şubat sabahında yürüyüş yaparken yere konmuş bir muhabbet kuşu bulmuştu da eve getirmişti. Ufacık hayvanlar doğada kendilerini nasıl korusunlar. Muhabbet kuşlarının uçma kapasitesi belli, hemen yorulur yere düşerler, bir kediye yem olurlar. O da olmazsa Şubat soğuğunda nasıl yaşasın bu hayvancıklar. Ne acımasız insanlar var ya inanamıyorum. Evlerdeki hamster ve cüce hamsterleri de atar bunlar dediğim gibi. Bunlar da fazla uzaklara gidemez ki. Yeterince hızlı değiller. Bizim kıtır mesela, kafesini açık bırak kendi başına çıkamaz bile. Bir keresinde de topunun içinde dolaşırken ben kapağı iyice yerine oturtamadığım için mutfakta dolanırken kapak açılmış bu garibim de dışarı çıkmıştı. Neden sonra bulduğumuzda topun dibinde öylece pısmış duruyordu. İlk defa dışarıda bulunca kendini ne yapacağını şaşırmış, bir kenara sinmiş garibim. Dışarıda ne yapsın peki bu minik şey.

Not: Mutfakta dolanıyor diye içiniz kalkmasın, hayvan sizden, benden temiz. Elimize aldıktan sonra bile hemen temizlenip tüylerini düzeltiyor. Ayrıca kocam sürekli şampuanlarla köpürte köpürte yıkıyor kendisini, endişeniz olmasın.