Sempozyumu dün bitirdik ama ben de bittim. Kayıt masasında sürekli oturmak nedeniyle sıcak çarpması mı istersiniz (bizim fakültenin girişi çok sıcak olur, tavanı yıllar önce pleksiglas yaptılar, sera gibi oldu, bitkiler iyice semirdi. Ama altında 4-5 saat oturmak bitkilere olduğu kadar iyi gelmedi bana), tansiyon düşüklüğü mü istersiniz, yoksa sürekli sağa sola koşturmanın yorgunluğu mu olsun siz seçin. Yine pek bir sey anlayamadığım, yorgunluktan kokteyllere vs. katılamadığım, diğer posterlere bakmaya bile gidemediğim bir sempozyum geçti. Bakalım ne kadar sürede toparlayabileceğim.
Bu arada dün Michael Jackson ve Farah Fawcett ölmüş. Farah'ınki bekleniyordu ama Michael'ınki sarstı ortalığı. Son zamanlarda pek cok sıkıntı yaşamış olsa da, artık albüm yapmamasına rağmen her zaman King of Pop olarak kalacak.
Thriller klibini ilk kez İzmir'de Fuar'da seyretmiştim yıllar önce. Daha doğrusu bir kısmını görmüştüm. Çok küçüktüm o zaman, bir standda Thriller klibi gösteriliyor demişlerdi. O zamanlar klip falan yok televizyonlarda, özel kanallar bile yoktu. Standın önü nasıl kalabalıktı anlatamam. Kenar köşeden biraz görebilmiştik de kendimizi şanslı hissetmiştik.
Çok şey yaşadı, yüzüyle, rengiyle oynadı, hakkında bir sürü iddia ortaya atıldı, sübyancılıktan mahkemelere çıktı, en sonunda da müslüman oldu mu olmadı mı diye tartışıldı ama artık bitti mi? Hayır, daha yıllarca tartışılacaktır eminim. Ama tartışmasız bir şey varsa o da adamın jackson 5 zamanından beri bir pop ikonu oluşu. İşte bunu kimse değiştiremez.
İkisine de: Rest in Peace.
27 Haziran 2009 Cumartesi
19 Haziran 2009 Cuma
Çatlak
Kocam bana ara sıra çatlak diyor ya, itiraz edecek halim kesinlikle yok, tamamen haklı. Bugün hızlı trenle eve gelirken yolda şöyle birşey oldu. Sincan'dan sonra konvansiyonel hat denen eski raylardan çıkıp hızlı trenin kendi hattına geçerken kendimi eski raylara "hoşçakalın eski raylar" derken buldum. El sallama dürtüsünü bastırdım neyse ki. Galiba cidden çatlağım :)
18 Haziran 2009 Perşembe
Yaz kabusu
Yine çok kısa bir aram var, onu da yazarak değerlendireyim dedim . Sabah yine yaz kabusumla karşılaştım çünkü. Her yaz oluyor bu, o yüzden hevesle gelmesini beklediğim yaz bir yandan da içimi kaldırıyor.
Benim yaz kabusum terliklerden, açık ayakkabılardan fırlayan bakımsız ve dolma ayaklar. Ayak fetişisti falan değilim, sakın ha böyle algılamayın. Sadece göz zevkimin bozulmasından rahatsızım. Havalar ısındı mı herkes atıyor kapalı ayakkabıları bir kenara çıkarıyor yazlık ayakkabı-terliklerini. Özellikle orta yaşlı ve yaşlı teyzeler topukları nasırlaşmış ayaklarını burnuma sokarcasına dolanıyorlar etrafta. Bu sene iyice hakimiyetini ilan eden babet modası maalesef bu kötü görünüme bir dur diyemiyor çünkü o yaşlı teyzeler babet girmiyor. Sadece nasırlı topuklar olsa da iyi, bir de ayakkabıdan, terlikten fırlayan topuklar, dolma ayaklar var. Terlik bir numara küçük alınır zihniyeti açık ayakkabılarda da hüküm sürüyor, sonra da ayaklar birer parmak taşıyor giyilenlerden. Hem taşmış, hem de nasırlıysa ıyyhhhh.
Bu sabah gördüğüm ise biraz daha değişikti. Kendi haline bırakıldığında zarif, bantlı bir açık ayakkabı vardı kadının birinin ayağında. Ancak kadının ayakları biraz büyük gelmiş ayakkabının her yerinden taşıyordu; o zarif ayakkabı dolma ayakların altında "kurtarın beni" diye bağırıyor gibiydi. Külkedisinin üvey ablaları geldi aklıma. Kadınlarımızı uyarıyorum, tezgahtarların "çok yakıştı, bu kadar mı güzel durur bi ayakta" gibi gazlarına kapılmayalım, milletin göz zevkini bozmayalım. Belki de ben cinsim bilmiyorum.
Sabah fakülteye doğru attığım her adımda biraz daha fazla geri dönmek istiyordum ama gitmek zorundaydım. Ben de en enerji verici şarkılar dinleyerek güç alayım dedim. Erasure'dan "Who needs love like that" çalarken, yıllar öncesinden bildiğim, sevdiğim şarkıya ben de eşlik ettim. Hava hafif kapalıydı, ara sıra çıkan güneş arkadan geliyor, gözüme girmeyerek kibarlık ediyordu. Hafif hafif esen rüzgar da tam tersine arkaya doğru esiyordu. (Uzun ve düz saçlıysanız rüzgarın arkadan esmesi kadar kötü bir şey yoktur. Saç telleri rujunuza yapışır, kirpiklerinize takılır. Eğer birşeyler de yemeye çalışıyorsanız bu esnada yandınız.) Kulağımda ve dilimde tempolu bir şarkı, saçlarım rüzgarın etkisiyle kliplerdeki gibi savrulurken fakülteden içeri girdim. Hemen akabinde başlayan şarkı ise bugünümü, yarınımı ve gelecek haftamı özetler gibiydi. Queen çalıyordu, "I'm going slightly mad".
Benim yaz kabusum terliklerden, açık ayakkabılardan fırlayan bakımsız ve dolma ayaklar. Ayak fetişisti falan değilim, sakın ha böyle algılamayın. Sadece göz zevkimin bozulmasından rahatsızım. Havalar ısındı mı herkes atıyor kapalı ayakkabıları bir kenara çıkarıyor yazlık ayakkabı-terliklerini. Özellikle orta yaşlı ve yaşlı teyzeler topukları nasırlaşmış ayaklarını burnuma sokarcasına dolanıyorlar etrafta. Bu sene iyice hakimiyetini ilan eden babet modası maalesef bu kötü görünüme bir dur diyemiyor çünkü o yaşlı teyzeler babet girmiyor. Sadece nasırlı topuklar olsa da iyi, bir de ayakkabıdan, terlikten fırlayan topuklar, dolma ayaklar var. Terlik bir numara küçük alınır zihniyeti açık ayakkabılarda da hüküm sürüyor, sonra da ayaklar birer parmak taşıyor giyilenlerden. Hem taşmış, hem de nasırlıysa ıyyhhhh.
Bu sabah gördüğüm ise biraz daha değişikti. Kendi haline bırakıldığında zarif, bantlı bir açık ayakkabı vardı kadının birinin ayağında. Ancak kadının ayakları biraz büyük gelmiş ayakkabının her yerinden taşıyordu; o zarif ayakkabı dolma ayakların altında "kurtarın beni" diye bağırıyor gibiydi. Külkedisinin üvey ablaları geldi aklıma. Kadınlarımızı uyarıyorum, tezgahtarların "çok yakıştı, bu kadar mı güzel durur bi ayakta" gibi gazlarına kapılmayalım, milletin göz zevkini bozmayalım. Belki de ben cinsim bilmiyorum.
Sabah fakülteye doğru attığım her adımda biraz daha fazla geri dönmek istiyordum ama gitmek zorundaydım. Ben de en enerji verici şarkılar dinleyerek güç alayım dedim. Erasure'dan "Who needs love like that" çalarken, yıllar öncesinden bildiğim, sevdiğim şarkıya ben de eşlik ettim. Hava hafif kapalıydı, ara sıra çıkan güneş arkadan geliyor, gözüme girmeyerek kibarlık ediyordu. Hafif hafif esen rüzgar da tam tersine arkaya doğru esiyordu. (Uzun ve düz saçlıysanız rüzgarın arkadan esmesi kadar kötü bir şey yoktur. Saç telleri rujunuza yapışır, kirpiklerinize takılır. Eğer birşeyler de yemeye çalışıyorsanız bu esnada yandınız.) Kulağımda ve dilimde tempolu bir şarkı, saçlarım rüzgarın etkisiyle kliplerdeki gibi savrulurken fakülteden içeri girdim. Hemen akabinde başlayan şarkı ise bugünümü, yarınımı ve gelecek haftamı özetler gibiydi. Queen çalıyordu, "I'm going slightly mad".
17 Haziran 2009 Çarşamba
Az bir vakit buldum oh ne ala
Aslında bu arayı posterimi hazırlamakla değerlendirmeliyim, sonra salak kafam diye dağlara taşlara vuracağım biliyorum ama bloguma yazamıyorum diye de içim içimi yiyor. Onun için bari fotoğraf koymayacağım şeyleri aradan çıkarayım dedim.
- Kocamla başlayayım. Hafta içi alt kat komşumuz sizin banyodan bize yine su akıyor diye geldi. Daha önce de olmuştu ve lavabo musluğunun arkasındaki fayansların kırılması, sızıntı yapan eski borunun değiştirilmesi, 1-2 gün süren bir rezillik ve aynıları bulunamadığından uyumsuz fayanslarla sonuçlanmıştı. Aynı şeyler tekrar mı olacak? Sızıntı acaba nerede? Usta müsait mi? Bu ara izin almam mümkün değil başında nasıl duracağım? gibi sorularla cebelleşirken kocamın Perşembe günü Ankara'ya gelmesiyle olaylar çözülmeye başladı. Usta getirildi, kaçağın yerinin küvet-duvar arasındaki açıklık olduğu tespit edildi (umarım ayrıca başka bir yerde yoktur), kocamın ben hallederim demesiyle de işin yarısı bitti bile. Başlamak bitirmenin yarısı değil mi, işte ondan.
Kocamla hırdavatçıları, Koçtaş'ı, Praktiker'i pek severiz, dolaşmaya bayılırız zaten, gittik malzemeleri aldık. Kocam kazıdı, silikonladı, kesti biçti, yaptı etti, banyoyu ustadan daha ustalıkla ve daha özenle halletti. Tüm bu işlerin gece 9-11 arası yapıldığını düşünün ama, aaaaa negüzel diyip geçmeyin. Sahne şu: benim uykum gelmiş, yorgunluktan bayılmışım ama aynı derecede yorgun olan kocam canla başla çalışıyor. Helal olsun dedim.
Asıl sürprizi ise ben ÖSS görevindeyken matkap olmadan fayans aralarına dübellenecek çivileri oturtması, yeni aldığımız banyo askılığını asması, arada daha başka işleri, sorunları da halletmesi oldu. MacGyver 'la evlenmişim diye kasım kasım kasıldım bütün haftasonu.
- Yeni kitabımı okumaya başladım. Sevgili denizero bir ara hangi kitapları okuduğumu sormuştu. Kitap tavsiye edecek yeterlikte görmüyorum kendimi. Benim okuduklarım ilginizi çeker mi onu da bilmiyorum. Harry Potter serisinden Sümer'li Ludingirra'ya kadar değişik bir yelpazem var çünkü. Clive Cussler'a, Alper Canıgüz'e bayılırım, ilk aklıma gelen yazarlar bunlar. Bu aralar Sophie Kinsella'dan "Pasaklı Tanrıça"yı okuyorum, aldığım cep kitabı bu. Sophie'nin Alışverişkolik serisini okumadım, okumayı da düşünmüyorum açıkçası ama bu kitabı ve bir öncesinde okuduğum "Beni hatırladın mı?" hoşuma gitti. Bu aralar kafamı dağıtmak için eğlenceli şeyler okumak istiyorum, bu kitap da pek eğlenceli, dili akıcı, sanki ben okumuyorum da kendi kendine okunuyor, sayfalar çevriliveriyor, yollar kısalıyor vs.
Aram bitti, işe geri dönme zamanı gelmiş de geçmiş bile hatta.
- Kocamla başlayayım. Hafta içi alt kat komşumuz sizin banyodan bize yine su akıyor diye geldi. Daha önce de olmuştu ve lavabo musluğunun arkasındaki fayansların kırılması, sızıntı yapan eski borunun değiştirilmesi, 1-2 gün süren bir rezillik ve aynıları bulunamadığından uyumsuz fayanslarla sonuçlanmıştı. Aynı şeyler tekrar mı olacak? Sızıntı acaba nerede? Usta müsait mi? Bu ara izin almam mümkün değil başında nasıl duracağım? gibi sorularla cebelleşirken kocamın Perşembe günü Ankara'ya gelmesiyle olaylar çözülmeye başladı. Usta getirildi, kaçağın yerinin küvet-duvar arasındaki açıklık olduğu tespit edildi (umarım ayrıca başka bir yerde yoktur), kocamın ben hallederim demesiyle de işin yarısı bitti bile. Başlamak bitirmenin yarısı değil mi, işte ondan.
Kocamla hırdavatçıları, Koçtaş'ı, Praktiker'i pek severiz, dolaşmaya bayılırız zaten, gittik malzemeleri aldık. Kocam kazıdı, silikonladı, kesti biçti, yaptı etti, banyoyu ustadan daha ustalıkla ve daha özenle halletti. Tüm bu işlerin gece 9-11 arası yapıldığını düşünün ama, aaaaa negüzel diyip geçmeyin. Sahne şu: benim uykum gelmiş, yorgunluktan bayılmışım ama aynı derecede yorgun olan kocam canla başla çalışıyor. Helal olsun dedim.
Asıl sürprizi ise ben ÖSS görevindeyken matkap olmadan fayans aralarına dübellenecek çivileri oturtması, yeni aldığımız banyo askılığını asması, arada daha başka işleri, sorunları da halletmesi oldu. MacGyver 'la evlenmişim diye kasım kasım kasıldım bütün haftasonu.
- Yeni kitabımı okumaya başladım. Sevgili denizero bir ara hangi kitapları okuduğumu sormuştu. Kitap tavsiye edecek yeterlikte görmüyorum kendimi. Benim okuduklarım ilginizi çeker mi onu da bilmiyorum. Harry Potter serisinden Sümer'li Ludingirra'ya kadar değişik bir yelpazem var çünkü. Clive Cussler'a, Alper Canıgüz'e bayılırım, ilk aklıma gelen yazarlar bunlar. Bu aralar Sophie Kinsella'dan "Pasaklı Tanrıça"yı okuyorum, aldığım cep kitabı bu. Sophie'nin Alışverişkolik serisini okumadım, okumayı da düşünmüyorum açıkçası ama bu kitabı ve bir öncesinde okuduğum "Beni hatırladın mı?" hoşuma gitti. Bu aralar kafamı dağıtmak için eğlenceli şeyler okumak istiyorum, bu kitap da pek eğlenceli, dili akıcı, sanki ben okumuyorum da kendi kendine okunuyor, sayfalar çevriliveriyor, yollar kısalıyor vs.
Aram bitti, işe geri dönme zamanı gelmiş de geçmiş bile hatta.
16 Haziran 2009 Salı
Pek yakında...
Aşırı, feci, inanılmaz iş yoğunluğu nedeniyle aşağıdaki başlıklara ait haberler pek yakında:
- Ayakkabı arayışı sonlandı mı?
- Sınav izlenimleri nelerdir?
- Haftasonu kocam nereleri tamir etti, elinden gelmeyen birşey var mıydı (MacGyver misali) ?
- Cumartesi gecesi sushi partisinde neler yenildi, nasıl hazırlandı?
- Hangi cep kitabı okunmaya başlandı?
ve daha neler neler...
- Ayakkabı arayışı sonlandı mı?
- Sınav izlenimleri nelerdir?
- Haftasonu kocam nereleri tamir etti, elinden gelmeyen birşey var mıydı (MacGyver misali) ?
- Cumartesi gecesi sushi partisinde neler yenildi, nasıl hazırlandı?
- Hangi cep kitabı okunmaya başlandı?
ve daha neler neler...
12 Haziran 2009 Cuma
Kitap okusak mı acaba?
Televizyonda karnenizi getirin, kitabınız bizden reklamı çıkmaya başladı tekrar. Güzel bir düşünce ama başarılı olacağını sanmıyorum, keşke olsa. Kitap okumak bir alışkanlıktır ve reklamın da vurguladığı gibi küçük yaşlarda kazanılması gerekir. Bunun için de doğru yönlendirme şart. Öğretmenle başlayıp, anne-babayla devam ettirilmesi gereken bir süreç. Kitap okumak bir zenginliktir bence, hayal gücünü geliştirir, kelime haznesini güçlendirir, karakterlere uygun suratlar, vücutlar, mekanlar yarattırır, beyni çalıştırır, bambaşka yerlere alır götürür.
Ben genelde kütüphane kolu olurdum ortaokulda, lisede, sınıfta minik bir dolap vardı kütüphane olarak kullandığımız. Kitapların listesini çıkarırdım, ödünç almak isteyenlere ben verirdim, kitap alanları takip ederdim, çok hoşuma giderdi. Hiç kitap almayanlar da olurdu, dedim ya küçükten kazanılmalı bu alışkanlık, liseye geçmiş, eşek kadar olmuş adamlar için çok geç.
İlkokul birinci sınıfta derslerin bir saatini kitap okumaya ayırırdık. Ben 2 kitap birden bitirirdim. Resimli çocuk kitapları, ilkokul 1'de ne olacak ki. Öğretmenim inanmazdı gerçekten okuduğuma, anlattırırdı bana kitapları, ben de satır satır anlatırdım. Aynı okulda öğretmen olan anneme şaşkınlık içinde anlatırmış sonrasında.
Daha sonraları daha büyük kitaplara, az resimli çok yazılı olanlara geçtim, sonra da resimsizlere, ama hep okudum. Milliyet yayınlarının minik, cilt kenarları mavi olan bir sürü çocuk kitabı vardı, onları okurdum. Hatta bir tanesi içinde bir sürü piyesin olduğu bir kitaptı, onları canlandırırdım tek başıma. Bir kitabı okurken dünyayla bağlantımı nasıl kesmişsem annemin bana seslendiğini duymamışım, kadıncağız bana bir şey oldu diye korkuyla yanıma gelmişti.
İlkokulumun olduğu semtte bir halk kütüphanesi vardı, oraya üyeydik. Annem ağbimle beni götürürdü, kitap alırdık. Bayılırdım o kütüphaneye. Her hafta başka bir kitap alırdım, hevesle okurdum. Sonra biz büyüyüp evdeki çocuk kitaplarını ne yapalım derken Yenimahalle'deki bir kütüphaneye bağışmamızı önerdi annem. Başka çocuklar da okusun bizim sevdiğimiz kitapları diye mutlu mesut torbalarca kitap götürmüştük.
Kitap ve kitap okuma sevgim hep devam etti. Boş bulduğum her fırsatta okumaya çalıştım, özellikle de otobüste işe gidip gelirken. Sabah boş koltuk buldu mu oturup uyuyanlara da gıcık oldum hep. Japonya'da tam beğenime göre bir okuyucu kitlesi görüp hayranlıkla izlemiştim oysa. Adamlar metroda giderken ayakta olsalar bile çıkarıp birşeyler okuyorlardı. Kitap olsun, manga denen çizgiromanlar olsun, gazete olsun, mutlaka okuyorlardı. Gazeteler sabah ve akşam olmak üzere 2 sefer basılıyordu. Sabah gazetesini alıp okuyorlar, sonra şehrin her yerinde olan geri dönüşüm kutularına atıp akşama yenisini alıyorlardı. Gazete tirajlarını siz tahmin edin. Bizdeyse ancak uyuyorlar çünkü gece geç yatıyor halkımız, dizi seyrediyor.
Dedim ya, küçükken kazanılır bu alışkanlık. Anne-babası akşamları sadece televizyon seyreden, evlerine gazete bile girmeyen çocukların kitap okuyan bir birey haline gelmesi ancak mucize olur. Çocuklar en yakınlarındaki kişileri örnek alırlar, onların davranışlarının doğru olduğunu düşünürler. Ebeveynlerden biri bile kitap okusa çocuk üzerinde olumlu etkisi olur.
Bahane bulmayın, kitaplar pahalı demeyin. Korsan kitap alın asla demiyorum, ben almadım, almam da. Sigara verilen paraya acımıyorsunuz, kitaba da acımayın. Sigaranızı, dışarıda içtiğiniz kahvelerin sayısını azaltın. Ya da şu anda cep kitapları çıkarıyor bir sürü yayınevi. Büyük boyu 27 TL olan kitapları 9.90 TL'ye almanız mümkün. İnternetten daha fazla indirimle de alışveriş yapabilirsiniz. Haydi bu da olmadı kütüphaneler hala var. Hangimiz üyeyiz peki? Ya da yerlerinden haberdar mıyız? Ben kütüphaneye gitme alışkanlığımı kaybettim, itiraf edeyim, 1-2 tanesi dışında diğerlerinin yerlerini bilmiyorum bile, özellikle Eskişehir'dekileri hiç bilmiyorum ama yine de kitaba para ayırıyorum, okuyorum. Arkadaşlarıma (iyi bakacağına emin olduklarıma) ödünç veriyorum, çok beğendiğim, tekrar tekrar okumak istediğim kitaplar dışındakileri zaman zaman fakülte kütüphanemize bağışlıyorum. Okuyan var mı bilemem. Sadece Türk Dili dersinde ödevleri varsa okuyorlar kitapları. Oysa kütüphanemize yeni kitaplar, çok satanlar da alınıyor zaman zaman.
Yıllar önce bir öğrenciyle konuşuyorduk. Demişti ki bana, "ben hep biyografi, tarihsel gerçekleri anlatan kitaplar okurum, roman okumak bir şey kazandırmaz, vakit kaybıdır". Düşüncesinin yanlışlığını anlatamadık ama yine de en azından birşeyler okuyor diye sevindik diğer asistan arkadaşımla. Ya diğerleri? Cep telefonlarından Facebook'a, MSN bağlanabiliyorsan, sürekli mesaj yazıyorsan kitap okuyacak vaktin de olmuyor tabii ki, ondan sonra gelsin dilde yozlaşma, gitsin güzelim Türkçemiz.
Ben genelde kütüphane kolu olurdum ortaokulda, lisede, sınıfta minik bir dolap vardı kütüphane olarak kullandığımız. Kitapların listesini çıkarırdım, ödünç almak isteyenlere ben verirdim, kitap alanları takip ederdim, çok hoşuma giderdi. Hiç kitap almayanlar da olurdu, dedim ya küçükten kazanılmalı bu alışkanlık, liseye geçmiş, eşek kadar olmuş adamlar için çok geç.
İlkokul birinci sınıfta derslerin bir saatini kitap okumaya ayırırdık. Ben 2 kitap birden bitirirdim. Resimli çocuk kitapları, ilkokul 1'de ne olacak ki. Öğretmenim inanmazdı gerçekten okuduğuma, anlattırırdı bana kitapları, ben de satır satır anlatırdım. Aynı okulda öğretmen olan anneme şaşkınlık içinde anlatırmış sonrasında.
Daha sonraları daha büyük kitaplara, az resimli çok yazılı olanlara geçtim, sonra da resimsizlere, ama hep okudum. Milliyet yayınlarının minik, cilt kenarları mavi olan bir sürü çocuk kitabı vardı, onları okurdum. Hatta bir tanesi içinde bir sürü piyesin olduğu bir kitaptı, onları canlandırırdım tek başıma. Bir kitabı okurken dünyayla bağlantımı nasıl kesmişsem annemin bana seslendiğini duymamışım, kadıncağız bana bir şey oldu diye korkuyla yanıma gelmişti.
İlkokulumun olduğu semtte bir halk kütüphanesi vardı, oraya üyeydik. Annem ağbimle beni götürürdü, kitap alırdık. Bayılırdım o kütüphaneye. Her hafta başka bir kitap alırdım, hevesle okurdum. Sonra biz büyüyüp evdeki çocuk kitaplarını ne yapalım derken Yenimahalle'deki bir kütüphaneye bağışmamızı önerdi annem. Başka çocuklar da okusun bizim sevdiğimiz kitapları diye mutlu mesut torbalarca kitap götürmüştük.
Kitap ve kitap okuma sevgim hep devam etti. Boş bulduğum her fırsatta okumaya çalıştım, özellikle de otobüste işe gidip gelirken. Sabah boş koltuk buldu mu oturup uyuyanlara da gıcık oldum hep. Japonya'da tam beğenime göre bir okuyucu kitlesi görüp hayranlıkla izlemiştim oysa. Adamlar metroda giderken ayakta olsalar bile çıkarıp birşeyler okuyorlardı. Kitap olsun, manga denen çizgiromanlar olsun, gazete olsun, mutlaka okuyorlardı. Gazeteler sabah ve akşam olmak üzere 2 sefer basılıyordu. Sabah gazetesini alıp okuyorlar, sonra şehrin her yerinde olan geri dönüşüm kutularına atıp akşama yenisini alıyorlardı. Gazete tirajlarını siz tahmin edin. Bizdeyse ancak uyuyorlar çünkü gece geç yatıyor halkımız, dizi seyrediyor.
Dedim ya, küçükken kazanılır bu alışkanlık. Anne-babası akşamları sadece televizyon seyreden, evlerine gazete bile girmeyen çocukların kitap okuyan bir birey haline gelmesi ancak mucize olur. Çocuklar en yakınlarındaki kişileri örnek alırlar, onların davranışlarının doğru olduğunu düşünürler. Ebeveynlerden biri bile kitap okusa çocuk üzerinde olumlu etkisi olur.
Bahane bulmayın, kitaplar pahalı demeyin. Korsan kitap alın asla demiyorum, ben almadım, almam da. Sigara verilen paraya acımıyorsunuz, kitaba da acımayın. Sigaranızı, dışarıda içtiğiniz kahvelerin sayısını azaltın. Ya da şu anda cep kitapları çıkarıyor bir sürü yayınevi. Büyük boyu 27 TL olan kitapları 9.90 TL'ye almanız mümkün. İnternetten daha fazla indirimle de alışveriş yapabilirsiniz. Haydi bu da olmadı kütüphaneler hala var. Hangimiz üyeyiz peki? Ya da yerlerinden haberdar mıyız? Ben kütüphaneye gitme alışkanlığımı kaybettim, itiraf edeyim, 1-2 tanesi dışında diğerlerinin yerlerini bilmiyorum bile, özellikle Eskişehir'dekileri hiç bilmiyorum ama yine de kitaba para ayırıyorum, okuyorum. Arkadaşlarıma (iyi bakacağına emin olduklarıma) ödünç veriyorum, çok beğendiğim, tekrar tekrar okumak istediğim kitaplar dışındakileri zaman zaman fakülte kütüphanemize bağışlıyorum. Okuyan var mı bilemem. Sadece Türk Dili dersinde ödevleri varsa okuyorlar kitapları. Oysa kütüphanemize yeni kitaplar, çok satanlar da alınıyor zaman zaman.
Yıllar önce bir öğrenciyle konuşuyorduk. Demişti ki bana, "ben hep biyografi, tarihsel gerçekleri anlatan kitaplar okurum, roman okumak bir şey kazandırmaz, vakit kaybıdır". Düşüncesinin yanlışlığını anlatamadık ama yine de en azından birşeyler okuyor diye sevindik diğer asistan arkadaşımla. Ya diğerleri? Cep telefonlarından Facebook'a, MSN bağlanabiliyorsan, sürekli mesaj yazıyorsan kitap okuyacak vaktin de olmuyor tabii ki, ondan sonra gelsin dilde yozlaşma, gitsin güzelim Türkçemiz.
10 Haziran 2009 Çarşamba
Gölgemi artık daha çok seviyorum
Gölgeler genelde ince uzundur bilirsiniz. ("bir ülkede gölgeler uzuyorsa güneş batıyor demektir" gibi sosyal içerikli bir yazı değil bu, ona göre okuyun ya da okumayın).
Benimki de istisna değildi, ince sayılırdı, özellikle diyetisyen öncesi baktığımda kendimi daha ince görür mutlu olurdum. Kendimi kandırıyordum yani ama ne yapayım, kilo vermemek için bir sürü bahanem vardı.
Bir süredir gölgeme daha hayranlık dolu gözlerle bakar oldum. Biraz daha incelmişti, bacaklar, basenler öncekine göre daha iyi gibiydi sanki. Çok hoşuma gittiğini itiraf edeyim. Bu hafta kendimi biraz daha ince hissediyordum zaten. Bu sabahki diyetisyen randevuma gidince yanlış hissetmediğimi anladık. 600 gram vermişim ama önemli olan bu değil, yaklaşık 1 ay öncesine göre 2 kg yağ kaybım olmuş. 900 gram belden, 500'er gram bacaklardan gitmiş. Bunun karşılığı olarak 1.4 kg kas kazanmışım, 1.2 kg da su. Banu Hanım'ın dediğine göre tartıda görünen bu 600 gram 3-4 kg'a eşdeğermiş. Öyle mutlu oldum ki. Fakülteye bulutların üzerinde geldim. Hormonlar dengelenince kilo vermeye tekrar başlayacağımı biliyordum ama yine de moralim bozuluyordu.
Gölgem artık daha ince ve daha uzun ve ben çok daha mutluyum.
Benimki de istisna değildi, ince sayılırdı, özellikle diyetisyen öncesi baktığımda kendimi daha ince görür mutlu olurdum. Kendimi kandırıyordum yani ama ne yapayım, kilo vermemek için bir sürü bahanem vardı.
Bir süredir gölgeme daha hayranlık dolu gözlerle bakar oldum. Biraz daha incelmişti, bacaklar, basenler öncekine göre daha iyi gibiydi sanki. Çok hoşuma gittiğini itiraf edeyim. Bu hafta kendimi biraz daha ince hissediyordum zaten. Bu sabahki diyetisyen randevuma gidince yanlış hissetmediğimi anladık. 600 gram vermişim ama önemli olan bu değil, yaklaşık 1 ay öncesine göre 2 kg yağ kaybım olmuş. 900 gram belden, 500'er gram bacaklardan gitmiş. Bunun karşılığı olarak 1.4 kg kas kazanmışım, 1.2 kg da su. Banu Hanım'ın dediğine göre tartıda görünen bu 600 gram 3-4 kg'a eşdeğermiş. Öyle mutlu oldum ki. Fakülteye bulutların üzerinde geldim. Hormonlar dengelenince kilo vermeye tekrar başlayacağımı biliyordum ama yine de moralim bozuluyordu.
Gölgem artık daha ince ve daha uzun ve ben çok daha mutluyum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)