Fakülteler açılmadan dinleneyim, kendime geleyim diye haftaya izin aldım, evimdeyim. 2 hafta sonra çok yoğun bir dönem başlayacak, bırak 1 hafta izin almayı, 1 gün bile izin alma imkanım olmayacak. İşte o yüzden haftaya evimle ilgileneceğim. Ne zamandır dikmediğim sümbül yumrularımı dikecek, uzun zamandır aklımda olan işlerin ucundan tutacak, kocama güzel güzel yemekler yapacak, belki de yıllardır bir kenarda duran ve en sonunda parçaları kaybolmasın bari diye puzzle halısı alıp içine sardığım puzzle'ı tamamlayacağım. Ya da bütün bunlara yine fırsat bulamayıp tarlamda çalışarak geçireceğim günlerimi. :)
Şimdilik önümde koskoca bir hafta var. Ama biliyorum ki çabucak geçiverecek.
30 Ocak 2010 Cumartesi
28 Ocak 2010 Perşembe
Oldu mu şimdi?
Oldu mu ama saygıdeğer meteoroloji yetkilileri? Hani kar gidiyor yağmur geliyordu? O zaman dün akşamdan beri yağan ve her yeri kaplayan bu beyaz şey neyin nesi? Ben mi yanlış görüyorum yoksa? Akşam kocam dışarı bak diye mesaj attı. Adam temiz kalpli, malum oldu derken meğerse Galatasaray-Ankaragücü maçında görmüş kar yağdığını. Ben çarşamba akşamı klasik Ghost Whisper ağlamamı yaşıyorken maça bakmamıştım. O yüzden balkona çıkıp dışarıyı görünce şaştım kaldım. Yerler tutmuş, arabaların üstü örtülmüş, heryer bembeyaz.
Oldu mu ama şimdi? Bugün kocam gelecek Ankara'ya, planlarımız vardı, oraya buraya gidecektik. Soğuk neyse ama kar+soğuk=buzlanma planlarımızı oldukça bozacak. Biz işlerimizi halledip, gezip tozup evimize gittikten sonra yağsaydın olmaz mıydı?
Oldu mu ama şimdi? Bugün kocam gelecek Ankara'ya, planlarımız vardı, oraya buraya gidecektik. Soğuk neyse ama kar+soğuk=buzlanma planlarımızı oldukça bozacak. Biz işlerimizi halledip, gezip tozup evimize gittikten sonra yağsaydın olmaz mıydı?
27 Ocak 2010 Çarşamba
Sosyal içerik yapacağım
Dün facebook'ta bir arkadaşımın profilinin yanına yazdığı yazıyı gördüm. Direkt kopyalamayayım buraya, özetle Uludağ'ın çok soğuk olduğundan bahsetmiş. Ama kaydıkları için herşeye değermiş gibi birşey işte. Çoluk çocuk, arkadaşlar, onların çocukları vs. Uludağ'a tatile gitmişler. Her zaman her yerde birlikte olan güzel ve zengin bir grup. Bir yanda soğuktan donup ölenler, bir yandan üşüyen vücutlarını karlar üzerinde sıcak şarap içerek ısıtan elitler.
Zengin falan değilim (gönlüm zengin, bu sayılır mı?) ama kötü durumda da değilim. Ortalarda bir yerdeyim işte. Ama her iki ucu da görüyorum, şaşırıyorum. Bir kesim oldukça zengin, paraya başka birşey diyor ve herkesin istediği bir yaşam sürüyor. Onlara "paranız var ama harcamayın, gezmeyin, tozmayın" da denmez ki. Varsa harcayacak sonuçta, benim de olsa ben de harcarım. Onların da aklına geliyordur herhalde diğer kesimdeki yakacak birşey bulamayanlar, donarak ölenler. Kendilerince yardım da yapıyorlardır mutlaka. Ama nereye kadar yardım yapabilirsin ki. Eğitim ve işsizlik sorunu çözülmeden, bunların üstüne de 3 çocuk yapın tavsiyesi verilirken bu durum nasıl değişecek ki? Aslında bir çocuğa bile bakamayacak durumdaki bir ailenin 2-3 çocuk yaptığını görüyoruz. Televizyonlara çıkıp "yakacak kömürümüz yok" diye boş sobalarını gösteriyorlar kocalarının işsiz olduğunu söylüyorlar. Hatta "geçen sene belediye kömür yardımı yaptı, o zaman seçim vardı tabii, bu sene yardım alamadık" diyenler de var.
Sonuç olarak herşeyin başı eğitim ve işsizlik sorunun çözülmesi. Daha çok var ama en önemlileri bence bunlar. Gerçi diyeceksiniz, "iyi bir eğitim herşeyi çözer mi, hayat şartlarını iyileştirir mi?" İyi bir eğitim aldım, iyi bir üniversite (ve bölümü) bitirdim, üstüne bir de yüksek lisans-doktora yaptım ama bazı devlet kuruluşlarındaki çaycılar benden fazla kazanıyor. Ama yine de iyi bir eğitim sonraki yaşam koşullarını iyileştirmek için en büyük şans ve araç.
Bunlar nasıl değişir, düzelir bilmiyorum ama iki kesim arasındaki uçurum gittikçe açılıyor, kesin olan bu.
Zengin falan değilim (gönlüm zengin, bu sayılır mı?) ama kötü durumda da değilim. Ortalarda bir yerdeyim işte. Ama her iki ucu da görüyorum, şaşırıyorum. Bir kesim oldukça zengin, paraya başka birşey diyor ve herkesin istediği bir yaşam sürüyor. Onlara "paranız var ama harcamayın, gezmeyin, tozmayın" da denmez ki. Varsa harcayacak sonuçta, benim de olsa ben de harcarım. Onların da aklına geliyordur herhalde diğer kesimdeki yakacak birşey bulamayanlar, donarak ölenler. Kendilerince yardım da yapıyorlardır mutlaka. Ama nereye kadar yardım yapabilirsin ki. Eğitim ve işsizlik sorunu çözülmeden, bunların üstüne de 3 çocuk yapın tavsiyesi verilirken bu durum nasıl değişecek ki? Aslında bir çocuğa bile bakamayacak durumdaki bir ailenin 2-3 çocuk yaptığını görüyoruz. Televizyonlara çıkıp "yakacak kömürümüz yok" diye boş sobalarını gösteriyorlar kocalarının işsiz olduğunu söylüyorlar. Hatta "geçen sene belediye kömür yardımı yaptı, o zaman seçim vardı tabii, bu sene yardım alamadık" diyenler de var.
Sonuç olarak herşeyin başı eğitim ve işsizlik sorunun çözülmesi. Daha çok var ama en önemlileri bence bunlar. Gerçi diyeceksiniz, "iyi bir eğitim herşeyi çözer mi, hayat şartlarını iyileştirir mi?" İyi bir eğitim aldım, iyi bir üniversite (ve bölümü) bitirdim, üstüne bir de yüksek lisans-doktora yaptım ama bazı devlet kuruluşlarındaki çaycılar benden fazla kazanıyor. Ama yine de iyi bir eğitim sonraki yaşam koşullarını iyileştirmek için en büyük şans ve araç.
Bunlar nasıl değişir, düzelir bilmiyorum ama iki kesim arasındaki uçurum gittikçe açılıyor, kesin olan bu.
25 Ocak 2010 Pazartesi
Uzun yazamayacağım
Aslında uzun uzun yazacak, ballandırarak anlatacak, hatta "inşaata başlayacağım " gerzek esprisini yapacaktım ama keyfim kaçtı.
Sol böbreğimde 2 mm kristaloid çıktı. Bildiğiniz kum. Bol su içiyorum, başka da yapacak bir şeyim yok.
Şekerim hala suskun. Sol ayağında bir problem olduğunu keşfettik, rahat kullanamıyor hayvan, bir yere konarken falan dengesi bozuluyor. Üzülüyorum onu öyle gördükçe. Demek bize küsmemiş, ya da küstükten sonra ayağında sorun çıktı, bilemiyorum.
Kıtır' ilk kez topuna koyduk, gücü yettiğince gezdi evde. Çok yorulmuş garibim, sonrasında yattı durdu.
Şeker diye üzülürken az önce Çıtçıt'ın ölüm haberini aldım. Cuma akşamı bir kazaya kurban gitmiş yavrum. Detay vermeyeyim, üzgünüz kısacası. İyi yaşadı yine de. O yamuk kanatla belki de çoktan ölür giderdi diğer kuşların yanında. İyi yaşadı, çok sevildi. Şimdi Şeker mahsun biz mahsun.
Çok soğuk. Allah dışarıda çalışmak zorunda olanların, dışarıda kalanların, yakacağı olmayanların yardımcısı olsun. Masa başındaki işinizden sıkıldığınızda yazın sıcağında kışın soğuğunda dışarıda milli piyango bileti satmaya çalışan kişileri getirin gözünüzün önüne. Benim her denk geldiğimde bilet aldığım yaşlı bir amca var. O aklıma gelir hep. Halimize şükredelim.
Gittim ben. Dedim ya, keyfim yok.
Sol böbreğimde 2 mm kristaloid çıktı. Bildiğiniz kum. Bol su içiyorum, başka da yapacak bir şeyim yok.
Şekerim hala suskun. Sol ayağında bir problem olduğunu keşfettik, rahat kullanamıyor hayvan, bir yere konarken falan dengesi bozuluyor. Üzülüyorum onu öyle gördükçe. Demek bize küsmemiş, ya da küstükten sonra ayağında sorun çıktı, bilemiyorum.
Kıtır' ilk kez topuna koyduk, gücü yettiğince gezdi evde. Çok yorulmuş garibim, sonrasında yattı durdu.
Şeker diye üzülürken az önce Çıtçıt'ın ölüm haberini aldım. Cuma akşamı bir kazaya kurban gitmiş yavrum. Detay vermeyeyim, üzgünüz kısacası. İyi yaşadı yine de. O yamuk kanatla belki de çoktan ölür giderdi diğer kuşların yanında. İyi yaşadı, çok sevildi. Şimdi Şeker mahsun biz mahsun.
Çok soğuk. Allah dışarıda çalışmak zorunda olanların, dışarıda kalanların, yakacağı olmayanların yardımcısı olsun. Masa başındaki işinizden sıkıldığınızda yazın sıcağında kışın soğuğunda dışarıda milli piyango bileti satmaya çalışan kişileri getirin gözünüzün önüne. Benim her denk geldiğimde bilet aldığım yaşlı bir amca var. O aklıma gelir hep. Halimize şükredelim.
Gittim ben. Dedim ya, keyfim yok.
21 Ocak 2010 Perşembe
Her gün olsun her gün izlerim
Hep yabancı filmleri yazıyorum, Türk filmlerinden nadiren bahsediyorum, farkındayım. Fazla Türk filmine gitmediğim için herhalde ama televizyonda her gösterildiğinde işimi gücümü bırakıp seyrettiğim 2 tane film var, bugün onlardan bahsetmek istedim.
Filmlerin ilki Şabaniye. Bayılıyorum bu filme. Koskoca adamı kadın diye yutturuyorlar, herkesin yutması yetmiyormuş gibi bir de iki adam aşık olup kendilerini paralıyor onun için. Aslında inanılır gibi değil ama bayılıyorum işte filme. Kemal Sunal'ın nasıl bir büyüsü varsa eline geçiriyor insanı zaten her zaman. Esas kız olarak (Şabaniye'yi saymazsak) Çiğdem Tunç oy
nuyor ve bence en güzel olduğu zamanlar. Balerinliği yeni bıraktığı, incecik, zarif olduğu yıllardan. Saçlar da simsiyah, upuzun. Dedim ya, her gün olsun, her gün izlerim.
İkinci film ise Şekerpare. İlyas Salman'ı pek fazla sevmem aslında ama bu filmde Şener Şen'e karşı "Şekerrpaaareeee" demesine bayılıyorum. Kadro iyi, film güzel, bu da her gün oynasın her gün seyredeyim. Bu arada film afişi ararken karşıma bir sürü şekerpare resmi çı
ktı. Nasıl da güzel görünüyorlar, olsa da yesek :)
Yabancı film yazmayacağım dedim ama dayanamayacağım. Az önce televizyonda reklamını gördüm çünkü, mutlaka yazmalıyım. Geçen sene otobüste bir film izlediğimden bahsetmiştim. "Eight below idi filmin ismi. Buradan o yazdığım yazıyı görebilirsiniz. İşte o filmi yarın akşam Fox TV saat 8'de veriyormuş. Belki seyretmek isteyeniniz olur.
Şekerim bana küsmüş
Şekerim bana küsmüş, hatta sadece bana değil anneme de küsmüş galiba. Şekeri tanıyorsunuz, muhabbet kuşlarımdan erkek olanı. Daha önce tanıştırmıştım sizi. İsteyenler yavrularım etiketi altındaki yazılara bakabilir, link vermiyorum ayrıca. Kafesten çıktığı an etrafta kamikaze uçuşu yapar gibi dolanan, es kaza elinize yiyecek bir şey aldığınızda (çekirdek, elma, ev yemeği, aklınıza ne gelirse), elinizde görmeyi bırak, paket açılma hışırtısını bile duyup uçup gelen,
mutfak tarafına yöneldiğinizde "ohhh, musluk altında bir duş alayım" diye peşinizden koşturan (koşturan? eheheh komik oldu) kuş bir süredir bunları yapmaz oldu. İşin kötüsü ben bunu geç farkettim. Bir süredir evde yapmam gereken bir sürü iş var ve kendimi odama kapatmam gerekiyor. O yüzden kuşlarla pek fazla ilgilenemiyorum. Hatta bir keresinde şeker uçarak bana gelirken kapıyı yüzüne kapattım ve unuttum gitti. Ama anlaşılan o unutmamış.
Geçen akşam bir de baktım ki kuş avizenin üstünde öylece oturuyor. Mutfağa gidiyorum orada, meyve alıp geliyorum yine orada, "Şekerim, tatlı kuşum gel" diyorum yine orada. Ele gelmiyor, kaçmayı veya kafese girmeyi tercih ediyor. Kafese girdiğinde de donuk, eskisi gibi bıcır bıcır öten, şımarıklıklar yapan kuş gitmiş, yerine donuk bir kuş gelmiş. Acaba hasta mı dedik ama değil. İnanmayacaksınız belki ama kuşun bakışları bile donuk. Nerden anlayacaksın demeyin, 6 yıllık kuşum o benim, anlıyorum işte.
İşte bu kuş bana küs, anneme küs. Sadece babama geliyor, kafasına konuyor o kadar. Eğer banamın dizine falan konarsa da kıçını dönüyor resmen. Kaç gündür böyle bilmiyorum. Dedim ya, ben odama kapanıp çalışıyordum. Maalesef annem de farketmeyince durum iyice kötülemiş. Son birkaç gündür kendimizi affettirmeye çalışıyoruz. Koskoca kadınlar yalvar yakar olduk minicik kuşun etrafında, şebeklikler yapıp gönlünü almaya çalışıyoruz. Ama yavaş yavaş işe yarıyor. Eski haline dönmeye başladı şekerim. Ama feci küsmüş belli. Haklı tabi kuş, cumaları giderken bile "ben gidiyorum, pazartesi akşamı döneceğim, kendinize iyi bakın vs." diye vedalaştığım kuşu (o da çok güzel dinlerdi hep, mutlaka izahat verirdim her seferinde) ihmal ettim, nasıl olsa evde birileri var diye vedalaşmayı unuttum ne zamandır. O da içlendi tabii.
Kıssadan hisse: Hayvan deyip geçmemeli, hadi kedi köpek neyse de, kuştur anlamaz hiç dememeli. Sonra minicik kuş maymun eder insanı :)
mutfak tarafına yöneldiğinizde "ohhh, musluk altında bir duş alayım" diye peşinizden koşturan (koşturan? eheheh komik oldu) kuş bir süredir bunları yapmaz oldu. İşin kötüsü ben bunu geç farkettim. Bir süredir evde yapmam gereken bir sürü iş var ve kendimi odama kapatmam gerekiyor. O yüzden kuşlarla pek fazla ilgilenemiyorum. Hatta bir keresinde şeker uçarak bana gelirken kapıyı yüzüne kapattım ve unuttum gitti. Ama anlaşılan o unutmamış.
Geçen akşam bir de baktım ki kuş avizenin üstünde öylece oturuyor. Mutfağa gidiyorum orada, meyve alıp geliyorum yine orada, "Şekerim, tatlı kuşum gel" diyorum yine orada. Ele gelmiyor, kaçmayı veya kafese girmeyi tercih ediyor. Kafese girdiğinde de donuk, eskisi gibi bıcır bıcır öten, şımarıklıklar yapan kuş gitmiş, yerine donuk bir kuş gelmiş. Acaba hasta mı dedik ama değil. İnanmayacaksınız belki ama kuşun bakışları bile donuk. Nerden anlayacaksın demeyin, 6 yıllık kuşum o benim, anlıyorum işte.
İşte bu kuş bana küs, anneme küs. Sadece babama geliyor, kafasına konuyor o kadar. Eğer banamın dizine falan konarsa da kıçını dönüyor resmen. Kaç gündür böyle bilmiyorum. Dedim ya, ben odama kapanıp çalışıyordum. Maalesef annem de farketmeyince durum iyice kötülemiş. Son birkaç gündür kendimizi affettirmeye çalışıyoruz. Koskoca kadınlar yalvar yakar olduk minicik kuşun etrafında, şebeklikler yapıp gönlünü almaya çalışıyoruz. Ama yavaş yavaş işe yarıyor. Eski haline dönmeye başladı şekerim. Ama feci küsmüş belli. Haklı tabi kuş, cumaları giderken bile "ben gidiyorum, pazartesi akşamı döneceğim, kendinize iyi bakın vs." diye vedalaştığım kuşu (o da çok güzel dinlerdi hep, mutlaka izahat verirdim her seferinde) ihmal ettim, nasıl olsa evde birileri var diye vedalaşmayı unuttum ne zamandır. O da içlendi tabii.
Kıssadan hisse: Hayvan deyip geçmemeli, hadi kedi köpek neyse de, kuştur anlamaz hiç dememeli. Sonra minicik kuş maymun eder insanı :)
18 Ocak 2010 Pazartesi
Cep telefonundan tiksindim
Sabah rutin tren yolculuğumla geri dönmek için hızlı trene yerleştim. Biraz erken binmiştim, kalkma saatine yaklaşık 20 dakika vardı. Hemen arkamdan yandaki koltuklara bir kız geldi. Kulağında cep telefonu kulaklığı konuşup duruyordu. Tren kalkmadan yanımdaki koltuğa bir kız geldi, yerleşti oturdu. Meğer bu ikisi arkadaşmış, merhabalaşıp biraz konuştular, sonra diğer kız telefonla konuşmaya devam etti ve inene kadar konuştu. İnsan 1.5 saat boyunca kimle ne konuşur arkadaş? Ben seni dinlemek zorunda mıyım yol boyunca? Başka konuşanlar da var elbette. Herkes bağıra çağıra konuşuyor nedense. Ama yandaki kızınki acayip rahatsız ediciydi. Tünellerden geçiyoruz, telefonun çekmediği yerlerden geçiyoruz ama bu mütemadiyen konuşuyor. Bir ara acaba bir sorunu var da kendi kendine mi konuşuyor dedim ama bilmiyorum tabii. Neyse ki mp3 player vardı yanımda da konuşmasına fazla maruz kalmadım.
Millet olarak güzel bir şeyin b.kunu çıkarıyoruz, bunu bir kez daha anladım. Güzel bir iletişim aracını vücudumuzun bir parçası olarak kullanır olduk. Onsuz olamıyoruz, evden dışarı adım atamıyoruz. Arkadaşlarımızla buluşmuş konuşurken bir yandan da mesajlarımızı kontrol ediyoruz. Hatta öyle oluyor ki bir kafede oturan iki arkadaş birbirleriyle konuşmak yerine elde telefon başkalarıyla konuşuyorlar. Artık cepten facebook vs.'ye bağlanma da var, durum daha da vahimleşti.
Bence kapalı alanlarda bırak konuşmak, cep telefonunun sesini açık tutmak bile büyük bir kabalık. Ben senin telefonunu duymak zorunda değilim. Titreşime alırsın, bakarsın eğer konuşman gereken önemli bir durum varsa konuşur ama kısa kesersin ve bağıra çağıra konuşmazsın, ben de senin beni hiç ilgilendirmeyen konuşmanı dinlemek zorunda kalarak hayata küsmem.
İnanıyorum, ileride dumansız hava sahası gibi telefonsuz hava sahaları olacak, kafelerde, restoranlarda telefon sinyallerinin çekmediği alanlar oluşturulacak. :)
Trenlerde dikkatimi çeken bir başka husus da yolcuların belediye otobüsü mantığına sahip olması. İnsanlar tren gara girmeden 10 dakika önce kalkıp koridora diziliyorlar nedense. Ara duraklar olsa anlarım ama son durakta ineceksin kardeşim, bu ne acele. Eskişehir'e giderken de aynı şey oluyor, dönerken de. Giderken diyelim ki İstanbul, Bursa bağlantılı bilet almışlar, bir an önce binmek istiyorlar diğer araca. Yine de aceleye gerek yok, rahat rahat yetişecek süreleri var. Ama ya Ankara'da son durakta inecek olanlar? Tamamen gereksiz. Koridora dizilen insanlar yüzünden üstteki kompartmana koyduğumuz eşyalarımızı alamıyoruz, mağdur oluyoruz ona bakarsan.
Neyse, çok şikayet ettim galiba ama cep telefonu kısmının bir kez daha altını çiziyorum.
Millet olarak güzel bir şeyin b.kunu çıkarıyoruz, bunu bir kez daha anladım. Güzel bir iletişim aracını vücudumuzun bir parçası olarak kullanır olduk. Onsuz olamıyoruz, evden dışarı adım atamıyoruz. Arkadaşlarımızla buluşmuş konuşurken bir yandan da mesajlarımızı kontrol ediyoruz. Hatta öyle oluyor ki bir kafede oturan iki arkadaş birbirleriyle konuşmak yerine elde telefon başkalarıyla konuşuyorlar. Artık cepten facebook vs.'ye bağlanma da var, durum daha da vahimleşti.
Bence kapalı alanlarda bırak konuşmak, cep telefonunun sesini açık tutmak bile büyük bir kabalık. Ben senin telefonunu duymak zorunda değilim. Titreşime alırsın, bakarsın eğer konuşman gereken önemli bir durum varsa konuşur ama kısa kesersin ve bağıra çağıra konuşmazsın, ben de senin beni hiç ilgilendirmeyen konuşmanı dinlemek zorunda kalarak hayata küsmem.
İnanıyorum, ileride dumansız hava sahası gibi telefonsuz hava sahaları olacak, kafelerde, restoranlarda telefon sinyallerinin çekmediği alanlar oluşturulacak. :)
Trenlerde dikkatimi çeken bir başka husus da yolcuların belediye otobüsü mantığına sahip olması. İnsanlar tren gara girmeden 10 dakika önce kalkıp koridora diziliyorlar nedense. Ara duraklar olsa anlarım ama son durakta ineceksin kardeşim, bu ne acele. Eskişehir'e giderken de aynı şey oluyor, dönerken de. Giderken diyelim ki İstanbul, Bursa bağlantılı bilet almışlar, bir an önce binmek istiyorlar diğer araca. Yine de aceleye gerek yok, rahat rahat yetişecek süreleri var. Ama ya Ankara'da son durakta inecek olanlar? Tamamen gereksiz. Koridora dizilen insanlar yüzünden üstteki kompartmana koyduğumuz eşyalarımızı alamıyoruz, mağdur oluyoruz ona bakarsan.
Neyse, çok şikayet ettim galiba ama cep telefonu kısmının bir kez daha altını çiziyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)