5 Temmuz 2008 Cumartesi

Yüzüklerin efendisi

Bu elbetteki yeni olan birşey değil, ama yaz tatilinin yaklaşmasıyla aklıma geliverdi, ben de yazayım dedim. Aslında çoğu kişinin bildiği, tecrübe ettiği birşey: evlendikten sonra yüzüğü denizde düşürmek. Bizim de başımıza geldi ama çoğu kişinin hikayesinin aksine mutlu sonla bitti.

Yüzüğe manevi olarak çok anlam yükleyen biri değilim. Belki de nişan yüzüklerimizi aldıktan 15 gün sonra değiştirmemizin bunda etkisi vardır. İlk yüzüğümüzün sarı ve beyaz altın karışımı olmasını istemiştim. Böylelikle altın (sarı ve beyaz) ve gümüş takılarla rahatlıkla takabilecektim. Aldığımız model sarı beyaz çizgili bir modeldi. Sarı kısımlar dışta ortalarında beyazlar olmak üzere 3 sarı-2 beyaz sıralı. Ancak beyazlar mattı. Parlak olmalarını istediğimde parlatabileceklerini döylemişlerdi ama berbat olacağını söylememişlerdi. Parlattığımız yüzükler sarımsı garip bir renk almıştı, daha sonra tekrar yaptırdık ama iyice matlaştı garip bir şey oldu. Sonraki 15 günü elimizde gözlük silme bezi yüzükleri parlatmaya çalışmakla geçirdik, en sonunda da dayanamayıp el yapımı, klasik sarı (yeşil altın yani) yüzüklerle değiştirdik. Bunun problemi de biraz geniş olması nedeniyle çizilmeme ihtimalinin olmamasıydı. Bu yüzüklerle balayına gittik. Otelde bizden başka 75 balayı çiftinin daha olduğunu söylediler. Kimler olduğunu bulmak pek zor değildi, yalnız kaldığı an yüzüğünü incelemeye, parlatmaya başlayan birini görünce (biz asla herkesin ortasında yapmadık) ya da başkasının elindeki yüzüğe dikkatli dikkatli bakan birini görünce hemen anlıyorduk. Balayı ve sonrasındaki tatilimiz boyunca denize, havuza girdik hiçbir şey olmadı. Ama ertesi yıl annemlerin yanına yazlığa gidince olanlar oldu. Kocamın yüzüğü denizde kayboldu, hem de tatilin ilk gününde. Bizi uyarmışlardı yüzüklerinizi çıkarın diye, ama daha önce yüzüklerin çıkmaması, hatta balayındaki açık büfe nedeniyle alınan kiloların hala atılamaması (bu yüzden parmakların dolma gibi oluşu) nedeniyle yüzükler nasıl olsa çıkmaz diye elimizden çıkarmamıştık. Ama deniz kıyısında oturanlara denize girerken çıkarıp veriyorduk yine de ne olur ne olmaz diye. Demek ki kulağımıza küpe olmuş. Dayım-yengem ve iki kızıyla birlikteydik. Denizde eğlendik coştuk, ben hala denizdeydim, kocam ise dışarıda ve karada olmanın verdiği güvenle yüzüğünü takmış haldeydi. Artık çıkalım eve gidelim, dayımı da denizden kıyıya taşıyalım derken kocam denize son bir kez girerek bize yardımcı olmaya çalıştı ve olanlar oldu, yüzük kayboldu. Dizi biraz geçen bir yerde kaybolan yüzüğü bulmak kolay olmalı aslında, özellikle de 6 kişi birden arıyorsanız. Ancak öyle olmadı. Hafif dalganın ve yüzük arayacağız diye etrafta dolaşan bizlerin ayaklarının havalandırdığı kumlar herşeyi gayet güzel örtmüştü. Görüş problemi de var tabii, su altında gözlerinizi açtığınız zaman herşey sarı sarı parlıyor, hah işte bu olmalı diye elinizi attığınızda da güzel parlayan bir taş olduğunu görüyorsunuz. Ara ara bir türlü bulamadık. 1 saatin sonunda eşim umudunu kaybedip kıyıya çıktı. Yavaş yavaş herkes bulunamayacak bir yüzüğü aramayı bırakıp denizi terketmeye başladı. Sadece ben ve kuzenim Pınar kaldık. Kızlar sağolsun, yakındaki bir marketten 2 tane yüzücü gözlüğü kapıp geldiler, aramaya onlarla devam ettik. Ancak yüzücü gözlükleri adı üstünde yüzücü gözlüğü, dalmaya uygun değil. Suya daldıkça elbette ki su almaya başladı. Halim çok komikti, tek göz iyi oturmuş, geç su alıyor, diğeri hemen doluyor. Tek gözle dalıp aramaya devam ettim, diğeri de dolunca çıkıp boşalttım ve aynen devam. Bu arada kıyıda oturanlarda bir ümitsizlik ifadesi. Kocam feci üzgün. Hem ilk faciadan sonra çok severek aldığımız bir yüzük olması hem de söylemesi ayıp ama bayağı kalın ve ağır olması nedeniyle suratını asmış oturuyor. Aramaya devam de edemiyor çünkü çok açık tenli, omuzları kavruldu bile. Zaten Pınar ve benden başka herkes aynı durumdaydı. Kocamın tabiriyle "mum ışığında bile hemen yanıp karardığım" için ben biraz geç etkilendim. Neyse, aramaya devam ettim. Suda iki büklüm olmuş, kafalar su içinde, fazla kum havalandırmamaya gayret ederek arıyoruz. Artık boşver diyor kocam, bulamayacağız, gitti o. Ama ben sudan çıkamıyorum. Yüzündeki mutsuz ifadeyi gördükçe nasıl çıkayım. Önemli değil, alırız yenisini diyoruz ama tatilimizin ilk günü bu, canımız sağolsun ama yüzüğün kaybolması tatilin gerisine de damga vuracak, üzecek kocamı, o yüzden sabah uyanmaya çalışırken "5 dakika daha uyuyayım anne" diyen çocuk misali aramaya biraz daha devam ediyorum. 2. saatin sonuna doğru biraz derinlere gitmiş ararken bir an gözüme sarı bir şey çarptı. İşte bizim yüzük. Yüzüğün yarısından çoğu tamamen kuma batmış sadece kenarının bir kısmı görülüyordu. Buldum diye bağırdığımı hatırlıyorum. Tekrar baktığımda tam olarak göremedim ama dalıp elimi kumlara attım ve işte yüzük avcumdaydı. 1-2 dakika daha geciksem üstü tamamen kumlarla örtülecekmiş demek ki. Yüzük o an avcumdayken LOTR filmindeki Gollum kadar mutluydum (my precioussssssss). Kocamın yüzündeki inanmazlıkla karışık mutluluk ifadesini hiçbir şeye değişmem. Bu 2 saatin sonunda benim bile omuzlarım kıpkırmızı olmuştu, ben 1-2 günde atlattım gerçi ama geri kalan fellowship of the ring üyeleri benim kadar şanslı değildi. Sonrasında eşim bu hikayeyi "yüzüğü denize fırlattım ama gidip buldu, ondan kurtuluşum yok" diye anlattı, hepimiz güldük. Tatil dönüşü anlattığımız arkadaşlarımızın çoğunun da bu şekilde bir yüzük kaybetme hikayesi varmış. Ama nedeni azim midir yoksa şans mı bilmem, hikayesi mutlu sonla biten bir tek biz vardık. O yüzüklere ne mi oldu? Mordor'da lavlara attık erittik ikisini de, şu anda başka bir çifti takıyoruz.

2 Temmuz 2008 Çarşamba

Quantum of Solace

Bu yeni Bond filminin adı. Aynı zamanda yeni ve sarışın Bond Daniel Craig'in de ikinci Bond filmi. İlk Bond'ları filmlerin çekildiği zamanlarda seyretmeye yaşım tutmuyor, daha sonraları televizyonda seyrettiğimde, filmlerin ve sinema teknolojisinin eskiliğiyle bana pek tat vermemişlerdi. Bir de zamanın Bond'u Pierce Brosnan varken genç ve tüysüz bir Sean Connery veya Roger Moore elbette ki bana pek çekici gelmemişti. (Sean Connery yaşlandıkça güzelleşen bir insan zaten). Aradaki 1-2 önemsiz Bond'u dikkate almıyorum bile. Babam için en iyi Bond her zaman Roger Moore olmuştur. Sonrakileri pek takip ettiğini sanmıyorum, televizyonda gösterildiyse veya dvd'sini alırsak seyreder, özellikle sinemaya gitmez. Konuya bir türlü girmediğimin farkındayım ama şu anımı da yazmama izin verin. Yıllar önce, herhalde ilkokulda falandım zamanı pek kestiremiyorum, babamla sinemaya gitmiştik. O zamanlar Yenimahalle'de oturuyorduk ve Yenimahalle 5. durakta bir sinema vardı: Seyran Sineması. Şimdi ve uzun yıllardan beridir yerinde yeller esiyor. Bir haftasonu gitmiştik, kıştı, dışarısı bayağı soğuktu, sinema da pek sıcak değildi hatta, paltolarla oturmuştuk. Şimdi yazdığımı yanlış anlayacak hatta güleceksiniz biliyorum, ama inanın sandığınız gibi değil. Sinemada 2 film birden gösteriliyordu. Şimdiki "3 film birden"lerle lütfen karıştırmayalım, küçük bir kız olduğum ve babamla gittiğim düşünülürse herhalde bu 2 filmlerin seks filmi olmadığına kanaat getirirsiniz. Sinemada bir kung-fu filmiyle Roger Moore'un "For Your Eyes Only"si oynuyordu. Film hakkında en ufak şey hatırlamıyorum şu anda. Tekrar seyretmem lazım demek ki. Biz Kung-Fu filminin sonunda girmiştik. O film bitince Bond filmi başlamıştı. Salon o kadar soğuktu ki çok üşüdüğümü hatırlıyorum. 2. filme kalmayıp eve gitmiştik sonrasında (zaten son 10 dakikasını da görmüştük).
Neyse, konuya döneyim. Timothy'nin canlandırdığı Bond'u nedense hiç sevemedim. Pierce'e ise hayran oldum. Zaten kendisini Remington Steele zamanlarından bilir ve severim, muzip gülüşüyle, gerektiğinde şahin bakışlarıyla bence çok başarılı bir Bond olmuştu. Bir daha Bond filmi çekmeyeceğini açıkladığında üzülmüştüm. Sonra yeni Bond arayışları başlamıştı. Adaylar arasında bir zenci (adını unuttum) ve Daniel Craig vardı. Zenci Bond olur mu, sarışın Bond nasıl olur diye bir sürü şey yazılıp çizilmişti. Sonunda sarışında karar kılınınca ben de Sarışın Bond olurmu, Pierce'in üzerine gül koklamam asla tribine girmiştim. Sanki film şirketi benim fikrimi soracaktı. İlk filmin çekim haberlerini takip ettim, fragmanını izledim falan ama yok dedim, ben Casino Royale'e gitmeyeceğim, Pierce'in hayalimdeki görüntüsüne ihanet edemem. Sinemaya gelince gerçekten de gitmedim. Ama kaderde gitmek varmış. (Bu kader var ya, nelere kadir, eşimle tanışma hikayemi yazsam şaşar kalırsınız :) ) Bir haftasonu Ankara'da kalmam gerekmişti. Ben de pazar günü sinemaya gideyim demiştim. Tek başına sinemaya gitmeye bayılırım. Hangi filme gidelim, hangi seans olsun derdi olmaz, karar verir direkt gider filmini izlersin. Filmleri sinemada izlemeyi severim, eve istediğin kadar iyi bir ses sistemi kur, orada izlemenin keyfi başka. Kocam sinemaya gitme sebebimin mısır yemek olduğunu söyler hep. Aldığım kilolara bakarsak gerçeklik payı var galiba ama hayır, sinemada film izlemeyi seviyorum ben. Tek başıma gülüyorum, ağlıyorum, gayet iyi vakit geçiriyorum. Yine dağıttım konuyu. Neyse, sabah ilk seansa hazırlandım gittim. Gidecek filmlere baktım, filmlerin bazılarına gitmiştim zaten, diğerleri de ilgimi çekmiyordu. Gidebileceğim sadece 2 film vardı "Sınav" ve "Casino Royale". Yeni Bond'a gıcığım ya, Sınav'a gideyim bari dedim ve gişedeki kıza "Sınav" a bir öğretmen" dedim. Biletimi aldım, içeri girdim, mısırımı aldım ve hemen yemeye başladım, salonumu ve koltuğumu buldum ve mutluluk içinde yerime yerleştim. Reklamlar başladı bitti, gelecek filmlerin fragmanları başladı. O, bu derken Casino Royale'in fragmanı başladı. Bir yerde terslik var diyorum, diğer salonda oynayan filmin fragmanı gösterilmez ki, ama herhalde adet değişti diye mısır yiyerek istemeden de olsa Craig'e bakıyorum. Fragman bu arada bir türlü bitmiyor, bariz film başlamış, işte jeneriği gösteriyorlar. O zaman yanlış filmde olduğum dank etti. Mısır yerken dalgınlıkla yanlış salona girdim herhalde, sabah erken olduğu için kimse yerimden kaldırmadı demek ki, tüh derken bilete baktım, salon no benim girdiğim salon. Ee, bu nasıl oluyor peki derken bir de filmin adına baktım ki ne göreyim, gişedeki kız bana Casino Royale filmi için bilet vermiş. "Sınav" ile "Casino Royale" in fonetik açıdan benzerliği yok, kelime sayısı bile farklı, nasıl hata yaptı anlamadım. Artık dışarı çıkıp hatayı düzelttirecek halim de yok, 10 dakika geçmiş, diğer film de çoktan başlamış, Pierce kusura bakacak belki ama oturup seyredeyim bari ne yapayım dedim. Seyrettikçe hem film hem de Craig beni sarmaya başladı, filmin sonunda adama aylarca süren önyargıma rağmen "en iyi Bond Craig Daniels" diyecek kadar hayran olarak salondan çıktım.

Adam gerçekten de çok iyiydi bence. İlk bakışta oldukça soğuk ve donuk. Pierce gibi sevimli bir çekiciliği yok, resmen haşin. Ama düşününce böyle olması daha doğal geliyor. Sonuçta kötü adamlara karşı savaşıyor olsa da Bond bir katil. İnsani duygularını arka plana atmazsa görevini yapamaz. Zaman zaman su yüzüne çıkıyor elbette ama gereğince. Yeri geldiğinde sevimli, yeri geldiğinde korkutucu. Çıkışta hemen eşime en baştan filme girişimden başlayarak ballandırarak anlattım. O kadar şevkle anlatmışım ki, detaylarını burada verdiğim yaşgünü kutlamamda bana dvd'sini almıştı.

Yeni filmini sabırsızlıkla bekliyorum. Bu da böylece bir diğer "never say never" hikayem oluyor :).




1 Temmuz 2008 Salı

Never say never

Bugün, bir öncekinden yaklaşık 10 yıl kadar sonra perma yaptırdım. Hem de bir daha asla yaptırmam derken. Saçlarım dümdüz, saç uzamaya başlayıp da kıvırcık permalı kısımla yeni çıkan, bir kağıt kadar düz olan saçların görünüşü arasında iflah olmaz bir fark olunca ve ilacın etkisiyle zaten normalde de güneşi görünce rengi açılmaya başlayan saçlarım iyice sararmaya başlayınca "bir daha perma mı, asla!" demiştim. Ama 10 yıllık düz saçın verdiği değişiklik arzusu ve yaz sıcağının feci bastırmasıyla kurutma, hafif kabartma için saç kurutma makinesinin sıcağına tahammül edememe nedeniyle tükürdüğümü yalamış oldum ve bugün gidip su dalgası denen daha az kıvırcık türünden yaptırdım. Saçlarım uzamaya başlayınca arada eskisi kadar büyük bir tezat olmayacağı hakkında kuaförümden teminat aldıktan sonra tabii. Sağolsun, beni ve saçlarımı çok iyi tanıdığı için dediği herşeye kayıtsız şartsız inanabiliyorum, büyük bir rahatlık. Şu anda hala alışma devresindeyim, dalgaları da henüz yeni olduğu için biraz daha sıklar, ama zamanla açılıp istediğim hale geleceklermiş, o yüzden hala aynada kendime garip garip bakıyorum. 2 yıl kadar önce de yine asla yaptırmam diyerek gölge yaptırmıştım. Saçlar uzayıp da alttan daha koyu renkli yerler çıkınca (Demet Akalın'a, hatta benden başka herkese çok yakışıyor nedense ama kendimde bir türlü alışamadım), yeni çıkan yerleri bir kez daha gölgeleteyim de kötü durmasın derken yazın gelmesiyle daha koyu olması gereken yerler de sarı kısımlara uyup renklerini açınca sarı kafa olup çıkmış ve bir cinnet anında kendi rengine boyatıvermiştim. O zaman da demiştim ki "gölge mi, bir daha asla!". Bakalım bir sonraki gölge ne zamana, 10 yıl sonraya mı yoksa daha erken bir zamana mı? :)

30 Haziran 2008 Pazartesi

Sinameki

Mutlaka bilirsiniz, duymuşsunuzdur, sinameki yaprakları kabızlığa karşı halk arasında çok kullanılan bir drogdur. Özellikle yakın çevremde kullananlar olduğu için bu bitkinin o kadar da masum olmadığı hakkında bir uyarıda bulunmak istedim. Drog Cassia angustifolia veya Cassia acutifolia denen iki türden elde ediliyor. İçerdiği antrasenozitler nedeniyle (sennozit A ve sennozit B) pürgatif etkili. Laksatif etkiyle pürgatif etkiyi karıştırmamak lazım, basit şekilde şöyle anlatayım. Laksatif etki bağırsakların yumuşaması (gevşeme) oluyor. Pürgatif ise temizleyici anlamında, yani bağırsaklarda ne var ne yok boşaltıyor bir nevi. Yıllar önce annemin çayını hazırlayıp içtiğini hatırlıyorum. Zayıflamak için yağsız tuzsuz pirinç lapası yerdi, elin Japonu yiyor, birşey olmuyor (onların pirinçleri de farklı) ama bizim karşılaştığımız sonuç direkt kabızlık. Sonra da kabızlığa karşı sinameki çayı içerdi. Babam da zaman zaman kabızlık çektiğinde sinameki çayı hazırlar, o yüzden evde sürekli sinameki yaprakları bulundururlar. Zayıflama çaylarının bileşimine bakarsanız pek çoğunun hem diüretik bitkiler (idrar söktürücü) hem de sinameki içerdiğini görürsünüz. Sonuçta ottur, bitkidir, zararı olmaz diye düşünüyor insan ama öyle değil. Her ot faydalıdır veya zarar vermez diye bir genelleme yapılamaz. Yüksek lisansım sırasında aldığım bir derste bu bitkinin fitoterapide kullanılan drogların kapsamına girmediğini anlattılar bize. Bunun nedeni ise uzun vadede kullanımında sorunlara yol açması. İlk problem bağırsakların peristaltik hareketlerini yapabilmek için artık bu droga ihtiyaç duyar hale gelmesi. Sinameki yoksa haliniz harap. Bir diğeri ise daha da uzun vadede kansere neden olması. Ne kadar uzun vade ben de bilmiyorum açıkçası, bu konuda yapılmış çalışmalara bakmalı ama sonuç olarak eğer kabızlık çeken ve sinamekiye başvuran biriyseniz bu derim ki alışkanlığınızı yavaş yavaş lifli beslemeyle ve bol su içmeyle değiştirmeye çalışın.

kurabiye

Dünkü Milliyet gazetesini ancak bu sabah yolda gelirken okuyabildim. Haberlerden biri Amerika'daki first lady adaylarının verdikleri kurabiye tarifleriyle ilgiliydi. Meğer her yıl adaylar belli olduktan sonra bir dergi (adını unuttum şu anda) first lady adaylarından kurabiye tarifi yayınlarmış. Okurlar tarifi dener ve en beğendikleri kurabiyenin hangisini olduğunu bildirirlermiş. Ve ilginçtir ki her sene kimin kurabiyesi beğenilirse onun eşi Başkan seçilirmiş. Yazıda diyordu ki: "Hillary Clinton 2 kez tarif yarışını kazanmıştı, eğer o aday olsaydı acaba Bill Clinton kurabiye tarifi verecek miydi?" Şu anki kurabiye yarışını önde götüren Michelle Obama imiş. Bakalım Obama seçilecek mi? Haberden sonra aklıma hemen Sevgili İlkay'ın kurabiyesi aklıma geldi. İleride politikada kariyer düşünürse eşin oyum sana bilesin :)

28 Haziran 2008 Cumartesi

Işık huzmeleri

Dün yine klasik Ankara-Eskişehir yolculuğum sırasında, yolun sonlarına doğru uykuyu gözlerimden kovalamaya çalışır ama halen kısık gözlerle etrafa bakınırken dışarıdaki havanın değiştiğini farkettim. Ankara'dan binerken cehennem gibi sıcak olan hava Eskişehir'e yaklaşırken biraz daha serinlemiş, hafif de kararmıştı. Serinliği otobüsün püfür püfür havalandırmasıyla oh be derken farketmek tabii ki mümkün değil ama ağaçların sallanan dallarından, yapraklarından, etraftaki otların, çiçeklerin ahenkle dans edişinden anlamak mümkündü. Kararmış bulutların arasından gözükmeye çalışan mavi gökyüzü ve aralardan sızmaya çalışan ışık huzmeleri o kadar güzel görünüyordu ki camdan yansıma yapacağını bilmeme rağmen resmini çekmeden duramadım. Önceleri uzaktan gördüğüm bu manzara daha da yaklaştıkça öyle büyüdü ki sanki o kararmış bulutların arasında görünen parlak bulutlara ve aydınlık alana bakarken başka bir boyutun kapısı açılmış da her an oraya doğru çekilecekmişim gibi hissettim. Fazla bilimkurgu seyretmenin sonucu herhalde :)

26 Haziran 2008 Perşembe

Sürpriz

Kocamın sürprizlerini yazınca sanmayın ki ben hiç sürpriz yapmadım. Benim tek hatam ağzımdan bir kere bir sürprizimin olduğunu kaçırmak. Aslında tam olarak benim hatam sayılmaz, o da çok ısrar ediyor, ısrar ısrar nereye kadar, gücüm tükeniyor ve ağzımdaki baklayı çıkarıveriyorum. Öyle bir ısrar ediyor ki bana yapacak başka birşey kalmıyor. O sürprizden bahsettiğinde ise ben, meraktan içim içimi yese de, detay sormuyorum. Yani burada makul olan benim davranışım. Karşımdakine sürpriz yapabilme imkanını veriyorum.

İlk defa adam gibi bir sürprizi geçen sene kocam askerdeyken yapabilmiştim. Askerde olduğu için ağzımdaki baklayı görebilme ve çıkarttırabilme fırsatı olmamıştı. Evlilik yıldönümümüz kocamın 3 aylık temel eğitiminden sonra dışarıya çıkabilmeye başladıkları zamana denk geliyordu. Bunun öncesinde askerliği Polatlı'da yaptığı için her haftasonu gidip onu görebilme imkanım oluyordu. İlk dışarı çıkacakları haftasonunu hiç unutamam. Bahçedeki bekleme yerinde gelmesini beklerken nizamiye kapısında gruplar halinde sıralandıklarını gördüm. İlk gruba çıkış izni verdiklerinde o üniversite mezunu gençlerin, hatta aralarındaki kocam gibi doktora sonrası askere giden koca koca adamların depar atarcasına çıkışa doğru koşması görülmeye değerdi. Olimpiyatlarda olsalar rahat 100 m rekorunu kırmışlardı. Benimki tabii ki yaşının verdiği vakurla sakin sakin yürüyerek yanıma gelmişti. Ama o görüntü hala aklımdadır. Hatta o hafta içi Penguen dergisinde benzer bir karikatür yayınlanmıştı da yok artık demiştim, meğer aynen öyleymiş. Neyse, geleyim sürprize. O yılki evlilik yıldönümümüzde kocamın dışarı çıkıp bana gönlünce bir hediye seçme veya internetten araştırma yapıp sipariş verme imkanı yoktu. Bu yüzden o yılı hediyesiz geçirmeye karar vermiştik. Ama daha önce dediğim gibi, ben özel günleri kutlamadan yapamam. Sembolik bile olsa mutlaka bir hediye almalıyım veya vermeliyim. O yüzden bir ay kadar önce internette dolanırken bir reklama denk gelince çok mutlu olmuştum. Cam hediye diye bir sitenin reklamıydı. Cama lazerle resim, logo işleyen bir firmanın reklamıydı. Artık bayağı yaygınlaştı, alışveriş merkezlerinde bile bu işi yapan değişik firmaların köşelerini görmeye başladım. Benim ve kocamın birbirimizin en sevdiğimiz vesikalıklarını bilgisayarda taradım ve anahtarlık hazırlamaları için firmaya gönderdim. 1 hafta içinde anahtarlıklarım elime geçti. Çok güzel görünen değişik, pahalı olmayan ama manevi değeri yüksek bir hediye oldu. Evlilik yıldönümü civarında (haftasonuna denk gelmedi maalesef) hediyeleri ortaya çıkardım. Önce nasıl kızdı bana anlatamam. Sadece ona hediye aldığımı sanmış meğerse ve bana birşey alamadığı için de kendini çok kötü hissetmiş. Bana vermesi için onun adına da bir hediye hazırlattığımı öğrenince çok şaşırmış ve sevinmişti. Hediye pakedini açınca daha da şaşırdı çünkü paketleri karıştırmışım, onunkinin içinden kendi resmini taşıyan anahtarlık çıktı. Sonuç olarak küçük ama anlamlı bir hediye ve değişik bir evlilik yıldönümü kutlaması oldu bizim için. Ben de sürpriz yapabiliyormuşum yani imkan verildiğinde :)