9 Şubat 2009 Pazartesi

Bugün...

Bugün kocamın doğumgünü. Onunla tanıştığımız gün yaşgününden 2 gün sonraya denk geliyor. Yaşgünü pastasını üflerken bir dilek dilediğini ve dileğinin kabul olduğunu söylemişti bana. Ben de hemen hemen aynı zamanlarda bir dilek dilemiştim ve benimki de kabul olmuştu. İki dileğin buluşması tamamen mucizevi bir olay. O yüzden kocamın yaşgünüyle başlayan ve tanışmamızla devam eden bu haftada ekstradan sevgililer gününün olması benim için fazla birşey ifade etmiyor 9'u ve 11'i benim için sevgililer günü çünkü.

Bir gece uykumda yataktan düşmek üzereyken kendi uykusunda bunu hissedip, sıçrayarak beni tutan, geçen gece kabus gördüğümde daha ben korkuyla inlemeye başlamadan hissedip uyanan ve gözlerimi korkuyla açtığımda sevgiyle saçlarımı okşayan bu adama nice mutlu yıllar diliyorum.

Hak ettiği tüm güzelliklere kavuşması ve bunlar olurken hep elimden tutması dileğimle...

7 Şubat 2009 Cumartesi

Kutlu yaşgünü haftası- Episode 2

Gelelim sürprizin ikinci kısmı olan cuma akşamına.


O akşam onu bir yere yemeğe götüreceğimi biliyordu ama nereye olduğunu asla söylemedim. Rezervasyon yaptırdığım yer Kavaklıdere'de, Tahran caddesinde bulunan Schnitzel Restaurant idi. "The only Austrian in town" sloganı vardır, adı üstünde, schnitzel üzerinde uzmanlıkları var. Sonraki aşamalara geçmeden önce size bu schnitzel aşkının nereden çıktığını anlatmam lazım. 2 yıl kadar önce Avusturya'ya kongreye gitmiştik. Kongre Viyana'dan 2.5 saat uzaklıkta küçük bir şehir olan Graz'da idi. Viyana'dan tren aktarmalı olarak gidilip geliniyordu. Bizler de uçağa binmeden önce 1 gün de Viyana'da kalalım dedik. Keşke daha çok kalabilseymişiz, o bir gün bize yetmedi. Hava da feci soğuk ve yağmurluydu. Bizden sonra gidenler güneşli bir havada dolaşmış oraları, çok gıcık olmuştuk. O tek günümüzün akşamında oda arkadaşımın Viyana'da yaşayan yine eczacı olan bir arkadaşı bizi schnitzel yemeye götürmek istedi. Gideceğimiz yer Viyana'nın bir numarasıymış ve maalesef önceden rezervasyon yaptırmak iyi olurmuş. Saatlerce bekleme vardı ve bizim fazla vaktimiz olmadığından yiyemeden dönmüştük. (Bir ara Viyana ve Graz gezimin fotoğraflarını da koyayım ben, ne güzel olur.)

2 hafta kadar önce televizyonda Viyana'yı tanıtan bir gezi programı vardı. Orada bizim gidemediğimiz schnitzel restoranına gittiler ve yapım aşamalarını gösterdiler. O an tamam dedim, kocamı nereye götüreceğimi buldum. Şimdi dün akşama geri dönelim.

Kocama gideceğimiz yer hakkında hiç bilgi vermedim. Arabaya atladık, şuraya dön, buradan git diye ko-pilotluk yapmaya başladım. Akşam trafiğine rağmen Tunalı Hilmi'ye ulaşmayı başardık ancak kabus bundan sonra başladı. Ben saf saf diyordum ki "Hilton'un önünden gireriz, çok rahat gideriz". Ancak orayı bizim gidişimize göre ters yönde tek yön yapmışlar. Aynen kalakaldım, Arjantin caddesine geçiş de yoktu, yukarılardan bir yerlere çıktık, sağa dön, sola dön, o trafiğin içinde nereye gideceğimizi iyice şaşırdık. Kocam hafiften sinirlendi, "taksiyle gelseydik ya buranın trafiğine girilir mi, yolu da tam bilmiyorsun" diye söylenmeye başladı. Hilton'un ışıkları yanıyor olsa bulurduk. Sheraton ışıl ışıl ama bir türlü istediğim caddeye çıkamıyoruz. Hatta bir keresinde o caddeyi bulmuşuz ancak düz gitmek yerine sola döndürdüğüm için yine garip yerlere çıkmışız. Oysa Hilton oteli paraya kıyıp en azından HiltonSA yazısını aydınlatsa hiç problem olmayacaktı. En sonunda bulduğumuz bir yere park edip yürüyerek bulmaya karar verdik. O civarda boş park yeri bulma olasılığının sayısal loto tutturmakla aynı olduğunu bilenler bilir. İnanılmaz şekilde bir yer bulduk, kocam hafif homurdanınca köşedeki taksi durağına gideceğimiz yeri sordum. Aynen Murphy yasalarına uygun bir konuşma geçti aramızda: "Afedersiniz, Tahran caddesine nasıl gidebiliriz acaba?" Taksi şoförü: "Tahran caddesi burası. Siz nereye gidecektiniz?" Gideceğimiz yeri söyleyince 100 metre aşağıda olduğunu söylediler. Biz de yürümeye başladık. Biraz ilerleyip az önce sola döndüğümüz yeri görünce "ama bak seni doğru yere getirmişim, Hilton ışıklarını yakmadığı için düz gitmemişiz" diyerek zeytinyağı misali kıvrılarak üste çıkmaya çalıştım ama olmadı. Neyse, restoranımızı bulduk, içeri girdik. Hementtalı bir kız yanımıza gelip bizi masamıza görtürdü. Çok hoş bir yerdi. Sıcak bir atmosfer, güleryüzlü servis elemanları, harika bir servis. Nihayet kocamın yüzü gülmeye başladı. Siparişimizi verdik, Peynir tabağı, kadeh şarap ve Caesar salatımız gelene kadar zeytinyağı ve zeytin ezmesi ikramlarını getirdiler. Biraz yedikten sonra kocama yaşgününü hediyesini verdim. Bir kez daha şaşırdı çünkü hediyesini daha önce birlikte almıştık, bu ekstra hediyeden haberi yoktu. Oysa yaşgünü kutlaması hediyesiz olmaz, küçük bir şey ayrıca mutlaka verilmelidir. Ama bunu da beklemiyormuş. Çok şaşırdı ve içindekini görünce daha da bir sevindi. Çoğu erkekte olduğu gibi saat takıntısı vardır kocamda. Herhalde bizdeki ayakkabı takıntısının eşdeğeri. Kutudan çıkan saate bayıldı, fiyatını duyunca daha da şaşırdı. Mum ışığında detaylı olarak bakamadı ama olsun. Ana yemek gelince televizyonda gördüğümüz schnitzel ile aynı olduğunu görünce çok sevindim. Et schnitzel seçmiştik. Kelebek şeklinde incecik dövülmüş koskocaman bir et parçası. O kadar büyüktü ki zorla bitirdik neredeyse, hatta ben benimkinden kocama aktardım. Malum, diyetim var, fazla bozmaya gelmez. Sinirli başlayan akşamımız neyse ki güzel bitti. Ve kocam bana dedi ki: tamam sen oldun artık :)

Bir kutlama da haftaiçi yapacağız. O akşam için bir sürprizim kalmadı ama yine de birşeyler düşünmeli.

Kutlu yaşgünü haftası- Episode 1

Oh be, nihayet kocamı şaşırtabilmeyi başardım. Hatta bana dedi ki "geçer not aldın, bloguna yazabilirsin". Size kocamın yaptığı sürprizlerden bahsetmiştim daha önce. İnsanda ister istemez baskı ve gerginlik oluşturuyor. Ya beğenmezse, ya olmamış derse, ya... Ama nihayet beğendirdim kendimi ve sürprizlerimi. Televizyon kanallarında derler ya "televizyonunu yeni açanlar için hatırlatalım vs", blogumu yeni açanlar için hatırlatayım, kocamla iş gereği farklı şehirlerde olduğumuz için hafta içine gelen yaşgünlerimizi yaşhaftası şeklinde kutluyoruz. Fakülte açılmadan önce 1 hafta izin alacağım için bu yıl ilk defa aynı günde kutlayacağız ama bir kez alıştık yaşhaftasına, kuru kuru tek bir günde kutlamak olmaz. O yüzden perşembe günü kocamın Ankara'ya gelmesiyle başlattım kutlamaları. Zor bela bilet aldığım Anna Karenina'ya gidecektik o akşam, başka bir şey beklemiyordu. "İlk kutlaman bu bale" dediğimde gitmesek olmaz mı dercesine baktı bana ama daha önce de iki kez bilet alma ve sinir olma girişimim olduğundan fazla üsteleyemedi. Gerçi gitmek istemez görünse de seviyor böyle etkinlikleri. Eşlerin bu konuda anlaşması çok önemli. Ben opera, baleye gitmeyi çok severim, eşim de opera ve klasik müzik konserlerini sever. Balede de klasik müzik olduğu için geliyor benimle ve beğeniyor da neyse ki. Ben de en azından orkestrayı ve şefi biraz olsun görebilelim diye 1. veya 2. sıradan bilet almaya çalışıyorum. Aksini düşünemiyorum. Bunlardan nefret eden bir eşim olsaydı (ki çok insan sevmez) ve ben gidelim diye ısrar etseydim kimbilir ne kavgalar yaşardık. Dediğim gibi evlilik bir şans. Evlenmeden önce kocanızı karınızı ne kadar tanıdığınızı düşünseniz de bazı şeyler sonradan yaşadıkça çıkıyor ortaya. Neyse, konuyu dağıtmayayım.

Baleye gitmeden önce eve gidip annemlerle birlikte yemek yiyecektik. Ben de yemekten sonra kutlama yapmak için bir yaşgünü pastası sipariş ettim. Şekilli pastalardan istiyordum. Fakültenin yakınında çok güzel bir pastane vardır, ürünleri harikadır, yıllardır kalitelerini bozmadılar. Hemen bir pasta katalogu alıp bakmaya koyuldum. Kalpli pastalar, abuk subuk şekilli, arabalı, bebekli pastalar vardı katalogda, ben de tuttuğu takımın amblemi şeklinde olan bir pastada karar kıldım. Pastanın 15 kişilik olduğunu öğrenince gözüm korktu, onlar da normal 8 kişilik bir pasta üzerine resim yapabileceklerini söylediler Üzerine de ayrıca kocamın doğumgününü kutlayan bir mesaj yazdırdım. Ben pastayı çarşamba akşamdan alıp eve götürecektim ama resimli pasta olduğu için şekli bozulmasın, perşembe akşamı biz getiririz dediler. Tamam dedim hatta çok hoşuma gitti.

Perşembe günü kocam geldi, bir başka üniversiteye laboratuar sistemi görmeye gitmişlerdi, öğleden sonra geldiklerinde çok açtı, yemek yemeye fırsat bulamamış gariplerim. O pastaneyi arayıp sandviç sipariş etmemi istedi. Aradığımda dediler ki "maalesef sistemlerimizde arıza var, bugün hizmet veremiyoruz". Benim başımdan aşağı kaynar sular döküldü tabii. Kocaya da çaktırmamak lazım ama nasıl soracağım ki? "Peki önceki siparişler ne oldu, dünkü siparişler falan?" diye sordum. Neyse ki onlar çıkmış, teslim edilecekmiş. İçimden derin bir oohhhhhh çekerek kapattım telefonu. Kocam bu konuşmaya pek anlam verememiş, hatta sonradan dedi ki bana "ben de elalemin siparişinden sana ne diye düşünüyordum". Meraklı kişiliğime vermiş demek ki. Eminim manyak olduğumu bile düşünmüştür :)

Akşam yemekten sonra mumlar ve maytaplarla süslediğim pastayı ortaya çıkardım. Bir yaşgünü mum üflemeden geçmemelidir benim fikrime göre. Maytap da mutlaka olmalıdır ayrıca. (Bir yılbaşı kutlamasında halıyı yakmıştık hafif ama olsun). Nasıl şaşırdı anlatamam. Kesinlikle beklemiyormuş. Hele takımının renklerini görünce daha bir sevindi. Adını yanlış yazmaları bile sevincimizi azaltmadı, alıştık artık ne de olsa. Mumları üfledik, bir sürü fotoğraf çektik ve baleye doğru yola çıktık.

Gelelim sürprizin ikinci kısmına. Ama yazı çok uzayacak bunu en iyisi yarın yazayım.

To be continued...

5 Şubat 2009 Perşembe

İşte yine başladı

Bu yıl herhalde olmayacak diyordum kendi kendime ama galiba erken konuşmuşum. Dün akşam gördüm ve bir kez daha pes dedim.

Gördüğüm şey sevgililer günü alışveriş çılgınlığıyla pompalanan tek taş çılgınlığı. Bizde eskiden tek taş geleneği yoktu, ben mi yanlış hatırlıyorum? Evlenmeye karar verdikten sonra söz yüzüğü takar veya nişan yüzüğü olarak gider paşa paşa alyanslarımızı alır sağ elimize takardık. Evlilik teklifi ederken de tek taş verme adeti yoktu. Yabancılara özgü bir adet bu ama son yıllarda artan reklamlardan gördüğüme göre bizim kültürümüze de feci halde pompalanmakta. İster tüketim çılgınlığı, ister özenti, ister ay ne hoş bir adet deyin, ben hoşlanmıyorum. Benim tek taşım yok. Evlenirken almadık. Daha önemli ihtiyaçlar varken değerli taşlara çuval dolusu para vermeyi mantıklı bulmadığım için ne kocam almak istedi ne de ben zorla aldırmaya çalıştım. Onun yerine zirkon taşlı bir yüzüğüm var, gayet de severek takıyorum. Takmak ister miyim? Eğer ona ayıracak, başka bir ihtiyacımı veya gediğimi kapatmada kullanmayacağım param varsa düşünebilirim. Ama sevgililer günlerinde tüketicilerin yönlendirilmesine, almayan erkeklere karısını/sevgilisini sevmiyor yaftasının vurulduğu reklamlara feci halde karşıyım. Bu sene herhalde ekonomik kriz yüzünden utanıp reklam yapmayacaklar oh ne güzel diyordum ama dün akşam "şu kadarcık şey 499 TL" reklamıyla karşılaştım. Be adam, tamam siz de malınızı satmak istiyorsunuz ama doğalgaz masrafının tavan yaptığı, insanların bahsettiğiniz tek taş paralarını hatta daha fazlasını ısınmak için kullandığı, bir çok kişinin ise sobaya geri sönüp battaniyelerin altında kışı geçirmeye çalıştığı bir ülkede siz bu yüzükleri nasıl pazarlayacaksınız? Şaşkınlıkla seyrettim reklamı. Aa, pardon, taksitle satılıyormuş o zaman mutlaka alalım, taksitle satılsa kefen alıp koyacağız kenara, o derece manyak olduk. Haydi kocanız/sevgiliniz 12 taksitle falan aldı geldi bu yüzüğü, aylık taksitleri o kadar fazla olmuyor, alınabilir diye düşünelim. O zaman da biz kadınlar sorun çıkarmaz mıyız? 0.08 karatlık, büyüteçle görülebilecek büyüklükte taşı olan bir yüzükle reklamların dediğini yapmış, karısını/sevgilisini sevdiğini cümle aleme kanıtlamış ve bunun verdiği gururla pişmiş kelle gibi sırıtan bir adama "ala ala bunu mu almış" diye kızmaz mıyız? Bence asıl o zaman "beni şu kadarcık mı seviyorsun" kavgaları başlar.

Hepinize 3-4 karatlık sevgiler...

4 Şubat 2009 Çarşamba

Bana dair

Diyetisyen randevumdan çıktım, her zaman olduğu gibi Kızılay'a doğru yürümeye başladım. Saçlarım fönlü, kendimi güzel hissediyorum, dün akşam diyetisyenimin izniyle yediğim 1 porsiyon kıymalı pidenin sayesinde sadece 200 gram vermiş görünmeme rağmen mutluyum. Her hafta aynı yoldan yürüyorum ama müzik dinlemediğimi farkedip çantamda bulunan mp3 player'ı açıp kulaklıkları kulağıma takıyorum ve shuffle (karıştır) moduna ayarlıyorum. Sıradaki şarkının ne olacağını bilmeden şansa bırakıyorum, sevdiğim şarkılar çıkınca daha bir tempolu yürüyorum, o anda dinlemeyi tercih etmediklerim çıkarsa da zarif bir el hareketiyle bir sonrakine geçiyorum. Hava biraz serince ama önümü kapayıp yanaklarıma değen soğuk havanın tadını çıkarıyorum. Upuzun atkımın bir ucunu sol omzumdan arkaya doğru atıyorum, yola düşen gölgeme bakıp arkamdan sallanan atkının ucundaki püskülleri seyrediyorum, onlar salındıkça ben gülümsüyorum. TV8'in önünden geçerken birileri stüdyodan fırlasın "acaba halkımız ne dinliyor" diye bana ne dinlediğimi sorsunlar, 37 yaşına doğru hızla ilerleyen bir kadının Metallica'dan Saint Anger dinlemekte olduğunu duyunca şaşırsınlar istiyorum. Hamile kalındığında bebeğin dışarıdaki sesleri duyabildiğini biliyor ancak annenin kulaklıkla dinlediği şarkıları da duyup duyamayacağını merak ediyorum. Hamile olduğumda bebeğe sadece Mozart değil de sevdiğim şarkılardan hangilerini dinletsem acaba diye plan yapıyor, bebeğe özel bir playlist mi yapsam acaba diye düşünüyorum. Fakültede yapacağım işleri kafamda planlıyor, kocamın yaşgünü kutlamalarını tekrar gözden geçiriyor, ya beğenmezse sürprizimi diye bir an korkuyor, sonra da beğenir mutlaka diye kendimi rahatlatıyorum. Yanımdan benden oldukça kısa bir kadın geçtiğinde 1.62'lik boyuma rağmen kendimi selvi boylu bir manken gibi hissediyorum. Kocamın yarın Ankara'ya gelecek olduğunu düşününce içimden çocukların yaptığı gibi "yatcaz kalkcaz kocam gelecek" diyorum, çocuk musun sen koskoca kadın diye kendimi azarlıyor ama yüzümdeki sırıtışa engel olamıyorum. Neden bilmiyorum ama bugün kendimi çok güzel, mutlu, enerji dolu hissediyorum.

3 Şubat 2009 Salı

Haftasonunun ardından

Haftasonu geldi ve geldiği gibi geçti gitti. Yenisini bekliyorum. Bu arada bazı fotoğraflarımı düzenledim, buraya ve facebook'a ekledim. Daha bakılacak bir sürü fotoğrafım var. Sadece dijital olanlardan bahsetmiyorum, bir sürü de eski usül basılmış fotoğrafım var. Onlara gömüldüm geçenlerde. Yıllar içindeki değişimime baktım. Kilo almışım vermişim, saçlarım uzamış kısalmış, yanımdakiler kah değişmiş kah aynı kalmış. İnsan bir yandan hüzünleniyor bir yandan da mutlu oluyor eski fotoğrafları karıştırınca. Dijital çıkınca mertlik bozuldu ama. Nişan ve düğün fotoğraflarından başka bastırdığım dijital fotoğraf olmadığını farkettim. Hepsini bilgisayarda tutuyorum nedense. Sonra hallederiz şimdi dursun diye diye birikmişler bayağı. CD'ye veya harici hard diske kaydettim elbette ama ya bozulurlarsa, ya CD çizilirse, ya başka birşey olursa. Bir keresinde yine uzun süre bilgisayarda sakladığım fotoları yedeklemeye fırsat bulamadan bilgisayarım bozulmuştu, formatlamak zorunda kalmıştık. İçindeki tüm fotolar gitmişti. (İlkaycım, bana düğün fotosu yolla). Hayatımdaki önemli kareler toz oldu, uçtu gitti. Söz uçar, yazı kalır misali, dijital uçar, basılı kalır. En kısa zamanda fotoğraflarımı düzeltmeli, bastıracaklarımı ayırmalı ve güzel bir albümde veya şık bir kutu içinde toparlamalıyım hepsini.

Bunun dışında haftasonum dinlenmek ve bir makale üzerinde çalışmakla geçti. Gelecek haftasonunu iple çekiyorum çünkü kocamın yaşgünü kutlamaları başlayacak. Yaşgünlerimiz genelde haftaiçi olduğu için önceki haftasonu kutlamaya başlarız, haftaiçi uzaktan kutlarız, sonraki haftasonu tekrar kutlarız. Kutlu yaşgünü haftası bizim için bir nevi. Bu sefer izinli olduğum için yaşgününü tam gününde kutlayabileceğiz aslında ama kutlu yaşgünü haftasonunu seviyorum ben, yine aynı şekilde kutlayacağım. Hatta bu Perşembe günü kocam Ankara'ya gelecek ve ben nihayet gitmeyi çok istediğim ve daha önce 2 sefer bilet bulamayarak elimin böğrümde kaldığı Anna Karenina balesine giderek kutlamaları başlatacağım. (Onun yaşgünü mü benimki mi kutlanıyor acaba? :) ) Cuma akşamı için planladığım bir şey var aslında, ancak bunun için Ankara'da olmamız gerekiyor.

Kocama açık davettir: Cuma akşamı Ankara'dayız hayatım ama ne olur kurcalayıp sürprizimi bozma :)

1 Şubat 2009 Pazar

Eski bir gezinin anıları

Geçenlerde elime geçen Akdamar Adası fotoğraflarından bahsetmiştim sizlere. Geri kalan fotoğrafların bir kısmını daha buldum. Son parti ise nerede hiç fikrim yok. Onun için yine birkaç foto koyabiliyorum. Umarım diğerlerini de bulur eklerim.

Bu fotoğraflar eski bir fakülte gezisine ait. Yüzüncü Yıl Üniversite'si misafirhanesinde kalmış, çevredeki tarihi yerleşimlere günübirlik gezilerde düzenlemiş, hem tarihi yerler görmüş hem de bitki toplamıştık.

İlk fotoğraf Doğubeyazıttaki İshak Paşa Sarayı'na ait. Eski TL ve YTL'lerin birinin arkasındaki resim olarak da bilirsiniz. O parayı kocama gösterip "ben buraya gittim" derdim, artık böyle bir ihtimal olmadığına göre bloguma koyayım buradan bakarız zaman zaman dedim. Sarayın konumu harika, Doğubeyazıt'a tamamen hakim olan bir konumda. Öyle ki gözcülerin gözüne batmadan yaklaşmanın imkanı yok. Ne bir tepe ne bir çukurluk, düz bir arazi tamamen. İçerideki işçilik vs harika. Daha detaylı bilgi için şu adrese bakabilirsiniz. Bu da içeriden bir görünüş.
Daha çok fotoğraf olacaktı aslında ama dediğim gibi kimbilir neredeler.

Bu fotoğraf ise Hoşap Kalesi'nden. Geziye katılanlar arasında tabii ki ben de varım ama neredeyim söylemem :) Hoşap kalesi çok heybetli bir kaleydi. Van Kalesi'ne de gittik ama ben bunu daha çok beğendim nedense. Burada da kalenin surlarının bir kısmı görülüyor. Ejderha sırtı gibi gelmişti bana, o yüzden çektim zaten bu fotoğrafı. Sanki silkinip kalkacak, üstümüzden alev topu fırlatarak uçacakmış gibi. Kale'den etrafa bakışta gözüme çarpanlar da işte bu fotoğrafta.













Muradiye Şelalesi (insanlar olmayınca sanki bir yerden bulmuş da eklemişim gibi ama cidden ben çektim :) )
Bu da Ahlat'tan bir fotoğraf. Ahlat yanlış hatırlamıyorsam bastonlarıyla da meşhur. Hocalar satın almıştı diye hatırlıyorum hediyelik olarak, ama ben almamıştım.









Bu da son fotoğrafım. Büyük ve Küçük Ağrı aynı karede. Karlı ağabey kardeşine "yamacımdan ayrılma bacaklarını kırarım" der gibi sanki.


Bayağı bir gezmiştik o gezi sırasında, daha sonra bir kongre nedeniyle Van'a tekrar gittim ve 2 hafta kadar kaldım. Daha önce de demişimdir, kongreler, sempozyumlar bilmediğimiz yerleri görmek için büyük bir fırsat. O kongre Antalya'da, Bodrum'da da yapılabilirdi ama o zaman bu güzel yerleri göremezdik. Bir yakınım uzak yerlerde toplantı olduğunda "ne gerek var, İstanbul'da yapsalar keşke" der. Ben de "İstanbul'a her zaman gidilir ama Van'a, Erzurum'a gitmek aklımıza gelmez, fırsat olmaz, bu toplantılar, görevlendirilmeler mükemmel fırsat fikrini savunurum". Daha gitmek ve görmek istediğim pek çok şey var. Umarım gidebilirim.