9 Ağustos 2009 Pazar

Her güzel şeyin sonu var maalesef

Sayılı gün çabuk geçer misali iznim bitti. Sadece 1 hafta, 10 gün izin kullanabilenler kızacak belki ama 26 gün izin aldım bu yıl, baştaki ve sondaki haftasonlarını da katarsanız oldu size 30 gün izin. Dediğim gibi kızmayın bana, evimde, kocamla birlikte geçirebildiğim yegane zamanlar bunlar, çok görmeyin bana. (Zaten az bile geldi). Yarın yine dönüş yollarındayım. Bu sıcaklarda fakülteye gidip gelmek çok gözümde büyüyor aslında. Evimde oturup dışarı çıkmamak, vantilatör karşısında ütü yapmak bile daha eğlenceli geliyor şimdi. Neyse ki en güzel yanı yazokulunun da bitiyor olması. Ondan sonra okul tamamen boşalacak, in cin top oynayacak.

Bu arada Ağustos da neredeyse yarılandı, Eylül'deki okul hazırlığı için herkes tatilden dönmeye başlar yavaş yavaş. Üst kat komşularımız okullar kapanır kapanmaz gitmişlerdi, yakında dönerler. Artık 3 çocuğun koşturması, annelerinin her gün yerlere vura vura ev süpürmesi hiç bitmez. Dedim ya, sayılı gün çabuk geçiyor. Yukarıdaki tadilat sesine bile razıyım aslında, keşke biraz daha geç gelseler. Size söylemeyi unuttum, inanılır gibi değil ama yukarıdaki tadilat hala bitmemiş. Kocam geçen gün "herhalde mutfaktan yatak odasına metro yapıyorlar" dedi. Ne yapıyor olabilirler ki bu kadar uzun süre, aklım almıyor. Bitince apartman sakinleri için tur düzenlesinler istiyorum.

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Çamlak çömlek patladı

1-2 akşamdır birkaç küçük çocuk aşağıda saklambaç oynuyor. Akşam dediğim de bu saatler işte, 9'a doğru, havanın iyice karardığı zamanlar. Öncelikle bu saatte çocukların dışarıda, karanlıkta ne işi var, bu ana babalara şaşıyorum. Saldım çayıra mevlam kayıra misali. Çocuklar saklambaç sırasında sürekli çamlak çömlek patladı diye bağırıp duruyorlar bir de. Be çocuğum, bu karanlıkta ebenin birini görüp sobelemesi bile mucizeyken kimin kim olduğunu nerden bilsin de doğru adamı sobelesin. Küçükken biz de patlatırdık çamlakları, çömlekleri ama gündüz vakti. Üstümüzdeki hırkaları değiştirir, sonra da ebenin görebileceği şekilde kolumuzun bir parçasını falan saklandığımızdan yerden gösterirdik. Ebe hırkanın asıl sahibinin adını söylediğinde de "çamlak çömlek patladı" diye fırlardık yerimizden. Şimdi düşünüyorum da tamamen salakça birşeymiş. Bu kör karanlıkta ise kesinlikle anlamsız.

7 Ağustos 2009 Cuma

Karaoke akşamımız

Kocamla bugün DR'a gidip geçenlerde gördüğümüz ama almadığımız karaoke setini alalım dedik. Sette bir karaoke dvd'si ve hediyesi olan mikrofon vardı. DVD olarak sadeceTürkü ve Fasıl olduğu için önce almayalım demiştik ama sonra haydi deneyelim dedik. Türküleri pek bilmem aslında ama Fasıl da pek çekici gelmedi açıkçası. Sonuç olarak elimizde çoğunluğunu bilmediğimiz bir Türkü Kraoke DVD'si var ve melodileri uydura uydura söylüyoruz, çok da eğleniyoruz. Tavsiye ederim.

Karaoke ile Japonya'dayken tanışmıştım. Orada karaoke tam bir sektör, her yerde özel karaoke yerleri var. Bir oda kiralıyorsunuz, yiyecek içecek siparişinizi veriyorsunuz ondan sonra gelsin eğlence. Listeden ister Japonca şarkı ister İngilizce seçebiliyorsunuz. İngilizce şarkılarda ağırlık Beatles şarkılarındaydı. Biliyorsunuz Yoko Ono nedeniyle Beatles Japonya'da halen oldukça popüler. Bir sürü ABBA şarkısı da vardı. 2 kez gitmiş, ikisinde de çok eğlenmiştim. Kocam bu karaoke sevgimi bildiği için Türkü DVD'sini almamızı istedi, iyiki de istemiş, kahkahalarla güldüğümüz bir akşam geçirdik. :)


5 Ağustos 2009 Çarşamba

Günler kısalmaya başladı

Günler iyice kısalmaya başladı. Yaz tatilinin bitmesine daha 1 ay var gibi aslında, hatta bu sıcaklara bakılırsa hiç bitmeyecek gibi ama her gün dakika dakika kısalan günler sonbaharın gelişini hatırlatmaya başladı bile. Göz açıp kapayıncaya kadar sonbahar gelecek ve günler iyice kısalmaya şnsanlar erkenden evlere tıkılmaya başlayacak.

Anlayacağınız havaların erkenden kararmasına sinir oluyorum. Hele de kışları zaten günler iyice kısalmışken bir de saatleri ileri-geri alıp iyice kısaltmalarına uyuz oluyorum. Açıkçası bu şekilde fazla bir tasarruf yapıldığına da inanmıyorum. Bu sonbaharda (eğer bir değişiklik olmamışsa) saatlerle oynamayı bırakacaklardı galiba, umarım bu karardan vazgeçilmemiştir de kışları hava 5 yerine 6'da kararır. Rusya'daki beyaz gecelere o kadar imreniyorum ki kışları.

Aşağıdaki karikatür benim durumumu pek yansıtmasa da aynı nefret sözkonusu :)

4 Ağustos 2009 Salı

Sinemaya gittim oh ne ala

Nihayet Harry Potter'ın son filmine gidebildim. Biz tatile giderken vizyona girmişti film. Cuma günü kargalardan önce yola çıkacağımız için perşembe hazırlık yapmak gerekiyordu tabii ki. Ben her ne kadar "arada filme gidelim, bavulları falan toparlarım akşam nasıl olsa" desem de kocamı kandıramamıştım. Dönüşte beni götürmeye söz verdi ve nihayet bugün gidebildik. Herkes herhalde önceden gittiği ve hafta içi olduğu için evimizin yakınındaki AFM'de salon boştu. Tam birbirimize "salonu yine senin için kapattım hayatım" demek üzereyken genç bir oğlan girdi salona. Olsun, yine de boş sayılır, 3 kişi fazla değil. Bu arada gideceğim salonun kalabalık olmasını istemiyorum ama diğer seanslar hep dolu geçsin, o salon hiç kapanmasın istiyorum, benim için büyük bir manevi anlamı var çünkü.

Neyse, filmi seyrettik, 2.5 saatten biraz fazla sürdü galiba ama zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Arada kitabı tekrar mı okusam acaba diye düşünüyordum, çıkışta ise son kitabı okumaya mı başlasam derken buldum kendimi. Kocam Harry Potter serisinin fazla hayranı değil, kitapları hiç okumadı, filmlere de gitmese olur aslında, bir eksikliğini hissetmez. O yüzden bari bu film oldukça heyecanlıydı, belki okumak ister diye sorayım dedim. "Hayatım, bak neler neler oldu filmde, hiç merak edip son kitabı okumak istemiyor musun, yok mu öyle bir istek içinde? diye sordum. Bana ne kadar anlamsız bir soru sordun dercesine bakıp "hayır" dedi. "Ne heyecanlı olayları ayrıca, şu oldu ama şu yüzden olmuştur, hatta gelecek filmde de kesin şunlar olacaktır" diye bir güzel tahminlerini söyledi. Ne yalan söyleyeyim, doğru tahmin etti. Ben kendimi filmde kaybederken, heyecanla seyrederken, kitabı okuduğum için neler olacağını bilmeme rağmen her seferinde yerimde sıçrarken o daha eleştirel gözle seyrediyor demek ki.

Sonuncusunu dört gözle bekliyorum.

Tatilin devamı

Bu yıl hiç daha önce hiç olmayan bir şey oldu: tatilde resmen kavruldum. Dün yazdığım gibi, kaybettiğimiz yüzüğü aradığımızda bile bu kadar kötü olmamıştım oysa. Olay şöyle gerçekleşti. Öğlen sıcağında feci halde esen rüzgar sayesinde yanmakta olduğumu farkedemedim. Sağ tarafa doğru yan yatmış halde dergi okurken cascavlak yanmışım. Vücudumun sol tarafı pembe-kırmızı, sağ tarafı beyaz halde dolaştım günlerce. Pembe kısımlara dokunmanın bile acı vermesi, 2 gün boyunca güneşe çıkamama, denize gidememe de cabası. Şimdi de kalıplar halinde soyuluyorum. Tabii ki soyulan kısımlar vücudumun sol tarafı. Çok renkli birşey oldum çıktım. :)

Tatilde yine etrafta bir sürü köpek gördük. Boyunlarında tasması olan cins köpekler yine ortalığa atılmış, kiminin kulağında belediyenin küpesi var kimininki yok. Onları buralarda bırakıp giden sahiplerine bir kez daha kanet okudum. Be adam, kimbilir kimin hevesini tatmin etmek için aldın o köpeği, zor gelince de buraya bırakıp gittin. Hiç mi için sızlamadı bu hayvan bundan sonra ne yer ne içer, kendini sokak köpeklerinden nasıl korur diye? Evde önüne mama, su konmasına alışkın olan bu garipler ne yapacak sen çekip gittikten sonra? Onu da bırak, bu hayvan seni kayıtsız şartsız sevmedi mi? Onun hayatından bu sevgiyi alıp gittin, kendinin reddedilmiş hissetmeyeceğini, üzülmeyeceğini, duygularının olmadığını mı düşündün? Eminim geri gelsen o hayvancık seni anında affeder ama sen kendini nasıl affedeceksin? Reziller.

Hayvan sevgisizliğinin bir diğer boyutunu da gördüm tatilde. Annem bahçenin kenarına yoğurt kapları içinde su bırakır. Gelen geçen köpekler, kediler ve bazen de kuşlar su içtikçe içimiz ısınır, mutlulukla izleriz o sıcaktan bunalan hayvanların susuzluklarını gidermesini. Şu anda Eskişehir'de de panolarda "kapılarımızın önüne bir kap su koyalım" şeklinde kampanya ilanları var, umarım koyan olur. Koyan olur da, ya o kapları alıp gidenler ne olacak? Olmaz demeyin, oldu işte. Bir sabah suyu değiştirelim dediğimizde yoğurt kabının yerinde olmadığını gördük. Be adam, alelade 2.5 litrelik dandik yoğurt kabından ne istedin, sana mı lazım oldu? Yoksa hayvanların su içtiğini gördün de buraya dadanmasınlar mı dedin? O hayvanların sıcakta dil bir karış dışarıda dolaştığını hiç mi görmedin? Sıcaktan bunalan, bu yüzden gölgelerden yürümek zorunda kalan köpeği görünce de mi için acımadı?

Kısacası etrafta hayvan çok ve maalesef bunların çoğu da insan formunda.

2 Ağustos 2009 Pazar

2 hafta sonra yine ben

Yaklaşık 2 hafta aradan sonra döndüm. Deniz, kum, güneş, bahçedeki salıncak özlemiş midir beni acaba? Seneye tekrar görüşürüz umarım diye veda etmiştim hepsine, özellikle salıncağa uzun uzun sarılmıştım. Galiba en çok salıncağı özleyeceğim. Kah kitaplar bitirdim onun üzerinde, kah kocama sarılıp oturdum. Evimizdeki balkon geniş, salıncak alsak rahat rahat kaldırır ama biliyorum o yaz tatilindeki zevki vermeyecek bana. Verse bile oradakinin özelliği kalmayacak, onun için seneye hasret gidermek en iyisi galiba.

Küçükkenki yaz tatili anlayışım denize girmek, daha doğrusu denizden çıkmamaktı. Yıllar geçtikçe değişti. Özellikle yoğun bir iş döneminde sonra devrile devrile yatmak, elimde güzel bir kitapla saatler geçirmek istiyorum. Ve ne mutlu bana ki bunu gerçekleştirebiliyorum. Sabah yine 6.30'ta kalktığım için sabah serinliğinde kitabımı alıp salıncağa geçip mutlu mesut 1-2 saat geçirmek, kocamla sabah erken erken denize gittikten veya kocam bisiklete bindikten ben de biraz daha kitap okuduktan sonra hafif bir kahvaltı yapmak, bahçedeki cherry domatesleri, biberleri dalından koparıp sofraya getirmek, annemle, babamla vakit geçirmek, geçen yıldan beri göremediğim akrabalarımla hasret gidermek, diyeti bozmamaya çalışmak, yine ondan bundan yiyerek kiloda herhangi bir eksilme veya artma olmadan geri dönebilmek, işte tatilimin kısa bir özeti size.

Bu yıl bol bol uyudum ve bol bol kitap okudum. Alacakaranlık serisinden bahsetmiştim size, serinin son 2 kitabını tatile saklamıştım. Salıncakta kitapları bir güzel bitirdim ve serinin fanatiği oldum. Kitaplar o kadar sürükleyici ki elinden bırakamıyor insan. Kendimi o kadar kaptırmışım ki kocam "hep kitap okuma, arada dergi falan katık et" dedi bir ara, çok güldük. Kitaplar bitince sudan çıkmış balığa döndüm. Acaba tekrar mı başlasam, bu sefer sindire sindire okusam dedim hatta ama ilk 2 kitabı evde bırakmıştım, olmadı. Twilight fanatiği olduğumu söyleyebilirim artık. Hatta bu seri 2005'te başlamış, ben nasıl oldu da duymamışım diye hayıflandım durdum. Liseye giden kuzenim çoktan bitirmiş mesela ben uyurken. Yine de kendimi avuttum. Harry Potter serisinin piyasaya çıkmasını heyecanla beklerdik. Sevin Okyay çeviriyi ne zaman tamamlayacak da basılacak diye merak ederdim, hatta son 2 kitabı daha fazla bekleyemeyip ingilizce olarak almıştım (sonuncuyu da yine o salıncakta bitirmiştim). O yüzden bu serinin 4 kitabı ben haberdar olmadan önce yazılıp bitince hepsini arka arkaya okuyabildim ne güzel diye kendimi avutmuştum. Ama kazın ayağı öyle değilmiş. Kuzenimin dediğine göre 5. kitap yazılıyormuş. Hatta ilk 12 bölümü internete düşmüş de yazar biraz unutulsun diye yazmaya ara vermiş. Al sana bir bekleme süresi daha. 5. kitapta neler olacak diye düşün dur bakalım. Yine kuzenimin dediğine göre ilk 12 bölümü birileri hayrına çevirip forumlarda falan yayınlamaya başlamış. Sınırlı internet bağlantımla arasam bir türlü aramasam bir türlü. Derken dayanamayıp bir yerlerden ilk 2 bölümü bulup okumaya başladım. Bu sefer de şu paranoya başladı bende. Acaba bu bölümleri cidden o yazar mı yazmış yoksa birileri mi uydurmuş? Eğer gerçekten yazarın eseriyse çeviriyi kim yapmış? Doğru mu yapılmış derken bir de orijinalini arayayım dedim ve yazarın resmi sayfasında buldum. Kitabın 264 sayfalık kısmı artık elimdeydi ve ben okuyabilirdim. Tabii bilgisayardan okumak gerektiği için salıncak keyfi yapamadım ama olsun, yine de değdi.

Son kitap Edward'ın ağzından yazılmış. İlk kitabın Edward versiyonu, onun duyguları, düşünceleri. Edward-Bella aşkının farklı ve fazla anlatılmayan boyutu, vampirin yemek-aşk bocalaması. Ve maalesef o da bitti ve ellerim yine bomboş kaldı. Çıksa da tamamını bir an önce okusak diye bekliyorum şimdi de :(

Tatil derken yine Twilight'a kaptırmışım kendimi. Oysa feci kavrulduğumdan bahsedecektim, yüzük kaybettiğimiz ve aradığımız zamankinden daha beter olduğumu yazacaktım ama bu da yarına kalsın, daha fazla uzatmayayım.