30 Ocak 2009 Cuma

Diyet hikayemin başlangıcı

Sizlere bu aralar diyet haberi vermediğimi farkettim. 700 gram vermişim bu hafta ama yazdığım bu gramajlar hikayenin temeline inmedikçe sizin için pek anlamlı olmuyordur sanırım. O yüzden biraz geçmişe gidip beni bugünlere nelerin getirdiğine bakalım istedim. İbret olsun bir nevi :)

Tipik bir Türk kadınıyım, bel ince, basenler geniş. Bel ince derken aşırı ince bu arada. Belimin 59 cm olduğu günleri hatırlarım. Tadilat yaptırmadan giydiğim pantalonum veya eteğimin sayısı 2-3 tanedir ancak, kalçama göre aldığım belime bol gelir, belime göre aldığım basenlerden geçmez, böyle sorunlu bir yapım var. Yine de idare ediyordum, aşırı kilolu, göbekli olmamıştım hiç. (Artık kilo bilgisi de vermem lazım.) Kilom hep 52-55 arasında olmuştu. 2003'te doktora tezinin sıkıntısıyla 58'e çıkmıştım. Yediklerime dikkat ederek, abur cuburu keserek, akşamları hafif yiyerek, bol su içerek ve biraz da spor yaparak 1 ayda 6 kilo verip 52'ye düşmüştüm. Çok yanlış olduğunu sonra gördüm tabii. Kocamla tanışmam da kilo verdikten sonraya rastlar. (Garibimin gözünü boyadım, sonra da çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bi tane durumu oldu.) Neyse, devam edeyim. O bir aydan sonra eski yeme-içme düzenime geri döndüm, spor ve su kesildi ve kilolar yavaş yavaş geri gelmeye başladı. Evlenirken 57 kilo olmuştum. Hazırlıklar sırasında her gelin kilo verir değil mi, ben vermedim nedense. İlaç kullanma, balayında açık büfeden uzak duramama derken her ay biraz biraz kilo almaya başladım. Hareketsizlik ve düzensiz beslenme beni iyice ağına düşürmüştü. İş gereği kocamla sadece haftasonları evimizde oturabildiğimiz için hafta içi ne kadar az yemeye çalışsam da haftasonları haydi pasta yapalım, haydi pizza isteyelim, onu yiyelim bunu içelim derken kilolar iyice artmaya başladı. Erkek metabolizmasıyla kadınınki aynı değil, kocam yediklerini kas dokusunun daha fazla olması sebebiyle kolayca eritirken (uyurken bile kilo verebilen bir insandır, çok kıskanıyorum bazen) bende birikmeye başladılar. Bir ara spora gideyim dedim, 1 ay kadar gittim, kış, soğuk vs bahanelerle onu da bıraktım, o da kilo almama yardımcı oldu ve ben Ağustos 2008 itibariyle tartıda 70 kiloyu gördüm. 1.62 boyunda olan biri için çok fazla bir kilo ve dediğim gibi dağılım düzgün değil. İnce olan belim bile kendi çapında kalınlaştı, göbek oluştu, yanaklar tombullaştı, korkunç hissediyordum kendimi. Kocam bir şey demiyor garibim, aşk var ya ne de olsa, öyle de seviyor beni ama sağlığıma birşey olacak diye de endişeleniyor.

Sağlığım da kötülemeye başladı tabii. Sol dizimde eskiden beri olan problem fazla kiloların verdiği gereksiz yükle iyice kötüleşti, sağ dizimden de merdiven çıkarken kıtır kıtır ses gelmeye başladı, düz yolda yürürken cep telefonuyla konuştuğumda nefes nefese kaldığımı farkettim. Yokuş bile değil, düz yol, pes. Bel ağrısı da başladı ve ben hamile kalırsam ne hale geleceğim diye iyice korkmaya başladım. Bu arada kocam düzenli spora başladı ve 13 kilo kadar verip incecik oldu, ben ise yanında domuzcuk gibi, hiç hoş değildi.

En sonunda yardım almaya karar verdim. İlkay burada devreye girerek aklıma diyetisyen fikrini soktu. (Aslında kocam daha önceleri de demişti, hakkını yememem lazım ama her seferinde "kendim veririm, diyetle veremiyorum" şeklindeki savunma kalkanımla püskürttüm kendisini.) llkay'la konuştuktan sonra diyetisyene gitme fikri iyice kafama yattı ve kime gitsem diye araştırmaya başladım. Eski bir arkadaşımı aradım önce, 1 ay önce merkezini kapattığını öğrendim. Piyasadakileri araştırdım, derken Güven Hastanesi'ne gitmeye karar verdim.

Ağustos 2008'den beri olan değişiklikleri biliyorsunuz. Her hafta gram gram yazdığım kilo kaybım çarşamba günkü tartıma göre toplamda 7.8 kg. Şu anda 62.9 kiloyum (kıyafetli olarak). Kendi evimdeki tartıda ise şimdiye kadar gördüğüm en fazla kiloya göre 9 kg fark var. Yağ dağılımım artık daha düzenli. Öyle ki eski bir elbisemi giydiğimde (ki o elbiseyi 55 kiloyken giymiştim) kocam şu anda üzerimde daha düzgün durduğunu söyledi. Geçen Temmuz ayında bir arkadaşın düğününde giydiğim mini etek üzerimde dırın dırın dururken ve sürekli yukarıya çıkarken geçen hafta giydiğimde midi etek formuna gelmişti ve pot pot duruyordu, giyemedim.

Eski kıyafetlerime girmek motivasyon sağlıyor ama asıl ödül sağlığımın düzelmeye başlaması. Diz ağrılarım tamemen geçti, aynı anda yürür ve konuşurken nefes nefese kalmıyorum artık, çabuk yorulmuyorum, kalbimdeki yükü azalttım sanıyorum. Bel ağrım da aynı şekilde. Yani anlayacağınız hem sağlığım düzeliyor hem de moralim. Sağlıklı bir beslenme şekli benimsemeye başladım iyice. Eskiden hapur hupur yediğim şeylere artık mesafeliyim. Yiyenlere de yapmayın, etmeyin, kıymayın kendinize diye acır gözlerle bakıyorum.

Herşeyden önce de bunun yapılabileceğini öğrendim. İstenirse ve hormonal bir bozukluk yoksa kilo veriliyor arkadaş. Su içsem yarıyor lafının arkasına sığınmayalım. Kendimizi salmayalım. Kilo kimseye yakışmaz ama kilo vereceğim diye sağlığımızdan da olmayalım tabii. 50'li rakamları tekrar göreceğim günleri dört gözle bekliyorum :)

29 Ocak 2009 Perşembe

Ne zaman anne olunur?

Gazetede gördüğümden beri aklımda bu konu aslında ama yazmaya ancak fırsat bulabildim. Pınar Altuğ Atacan'ın doğum yaptığına ilişkin bir haberdi ve diyordu ki: "Pınar anne oldu". O zaman aklıma geldi bu soru: Ne zaman anne olunur? Bana göre doğumda olunmaz ama ne zaman bilmiyorum açıkçası. Bazı kadınlar vardır ki anne olarak doğarlar. Annelik onların tüm hayatında vardır, gördükleri her bebeği sıkıştırırlar, evlenip anne olmayı dört gözle beklerler. Ben hiçbir zaman böyle biri olmadım. Çocukları, bebekleri severim ama mıncıklayıp durmam, biraz mesafeliyimdir. Ama çocuklar beni sever. Herhalde kendilerine biraz büyük gibi davrandığım, oralarını buralarını koparmadığım için. Hormonal bir durum olduğunu düşünüyorum. Anne-çocuk arasındaki bağı kuvvetlendiren hormon oksitosindi galiba, bende fazla olmasa gerek.

Peki o zaman annelik hissi ne zaman oluşur? Birkaç görüş aldım, bir arkadaşım dedi ki "bana 4. ayda geldi o his". Sorumluluk hissinden bahsetti daha ziyade. 3. aya kadar (Allah korusun ama) düşük riski olduğundan, risk azalmaya başladığında iyice hissetmeye başladığını söyledi.

Şu anda 4 aylık hamile olan bir arkadaşım ana rahmine düşünce anne olunur dedi.

Bir başkası hamile kalındığında anne olunur, doğum yapılınca baba olunur dedi.

Anlaşılan herkesin annelik hissi kendine özel. Ben kadınların doğum yapınca değil de hamilelikteki bir zamanda anne olduğunu düşünüyorum ama dediğim gibi hangi zaman bilmiyorum. Umarım bunun cevabını daha fazla geç kalmadan bulabilirim.

:)

27 Ocak 2009 Salı

Bugün ben...-2

Bugün nasıl bir gün anlamadım, keyifsiz başladı, minik sürprizler yaptı ve feci bir yoğunlukla devam ediyor. Aslında işim çok, bunu yazacak vaktim bile yok ama az önce farketttiğim bir şeyi yazmazsam olmaz. Sabah oje sürerken tek elime sürüp diğerine sürmeye vakit kalmayınca "fakültede bir ara sürerim" diye ojeyi çantama atıp çıkmıştım. Ama bugünkü yoğunluktan aklımdan çıkmış. Az önce biri ojeli diğeri ojesiz ellerime baktım da gülmekten alamadım kendimi. Aslında ağlasam daha iyi olacak sanki. Ama bunda da kararsız kaldım. Acaba bakımsızlığıma mı ağlasam yoksa unutkanlığıma mı?

Not: Neyse ki açık renk sürmüştüm, fazla farkedilmiyor :)

26 Ocak 2009 Pazartesi

Bugün ben...

Bugün Ankara'da olmamıza rağmen bir türlü denk getirip de görüşemediğimiz bir arkadaşımla görüştüm. Hayatındaki gelişmeleri dinledim, anlattıkça gözleri parladı, anlattığı herşeyi tekrar tekrar yaşadı, yüzünde silinmeyen bir tebessüm oluştu. Aynı arkadaşımın zor zamanlarına da denk gelmiştim ben. O yüzden o anlattıkça ben keyiflendim, onun gözleri parladıkça ben mutlu oldum. Mutluluğu hiç azalmasın, hep böyle devam etsin istedim. O anlattıkça ikimizin de suratında kulaklarımıza kadar yayılan birer tebessüm oluştu. Ve dedik ki, "bu hayatta herşey oluyor, herşey mümkün" :)

24 Ocak 2009 Cumartesi

Sizin favoriniz hangisi?

Az önce Okan Bayülgen'in programını seyrediyordum (hala da seyrediyorum). Benim için biraz olağandışı bir durum aslında çünkü aylardır ne bu programa ne de Beyaz Show'a kadar uyanık kalmayı başaramadım. (İşin sırrı saat 8'den sonra 1-1.5 saat kestirmem, yoksa şimdiye kadar kimbilir kaçıncı uykumdaydım). Bundan sonra da kocamla film seyretmeye karar verdik hatta. Bakalım kaçıncı dakikasında uyuyakalacağım :)

Sizlere sormak istediğim şu. Az önce telefonla bağlanan bir seyirciye en sevdiği Mazhar Alanson veya MFÖ şarkısının hangisi olduğu soruldu. Kız söyledi, konuşuldu, şaşırıldı vs. Ben de kocama sordum, o da bana. Kocam "Bu sabah yağmur var İstanbul'da"yı seçti ben ise "New York Sokaklarında"yı. Ben de size soruyorum. Sizin favori Mazhar Alanson veya MFÖ şarkınız hangisi?

Ya benim karşıma çıkan fırsatlar?

Dün kocamla "Yes Man" filmine gittik. Vampirli filmlere bayıldığım için ya Twilight (Alacakaranlık) olacaktı ya da biraz gülelim eğlenelim diye bu (Inkheart Türkçe dublaj olduğu için otomatik olarak elenerek DVD'si alınacaklar listesine eklendi). Biz de salonun doluluk oranına göre Yes Man'de karar kıldık. Twilight bir başka zamana kaldı artık.

Film için Jim Carrey'nin geri dönüş filmi diye yazıyorlar. İyi de nereye gitti ki? En son 23'te oynamıştı, komedi olmadığı için adamın üstüne bu kadar gitmenin anlamı var mı? Tamam çok iyi bir komedi oyuncusu ama başka tarzlarda oynayamaz mı? Ben 23'ü de beğenmiştim, çok ilginç bir filmdi, hatta filmden sonra kendimi hayatımda önemli tarihleri toplarken bulmuştum da hepsi ayrı telden çalınca rahatlamıştım. Hayır efendim, Jim Carrey'nin geri dönüş filmi olduğunu düşünmüyorum.

Siz Jim Carrey'i ilk nerde görmüştünüzü? The Mask filminde mi? Yoksa daha önceki filmlerinde mi? The Mask ile patlama yaptığı inkar edilemez tabii ama benim onu ilk gördüğüm yer bir TV programıydı. Yaşı müsait olanlar hatırlar, HBB diye bir televizyon kanalı vardı bir zamanlar. Test yayını sırasında sürekli Amerikan Futbolu maçları gösterirdi hani. O kanalda "In Living Color" diye bir komedi skeçleri programı vardı. Orada muhteşem bir İtfaiye Müdürü tiplemesi vardı. Adam kendini nasıl böyle şekilden şekile sokuyor diye hayret ve hayranlıkla seyrederdim. Vay canına diyesi geliyor insanın. O günden beri hep izledim ve beğendim kendisini. Adam komedinin dışına çıkıp sadece mimiklerimi değil, oyunculuğumu da konuşturayım dedi ve 23'ü yaptı bu yüzden başarısız oldu da şimdi bu filmle geri dönüyor ha? Tebrik ediyorum bu yorumu yapanı. Bravo.

Film hakkında bilginiz vardır. Herşeye evet diyen ve her bir evet kelimesinin sonunda karşısına değişik fırsatlar çıkan bir adamın hikayesi. Bir kerecik Hayır dese tüm olayın kurgusu bozulacak ve hayatı eskisi gibi tekdüze devam edecek. Basit bir konu, hoş bir anlatım ve usta bir oyuncu. Güzel vakit geçirebileceğiniz bir film. Karikatürlerin güldürürken düşündürmesi geyiği vardır ya hep, isterseniz bundan sonra da düşünebilirsiniz tabii, o size kalmış. Ben bu sabah biraz düşündüm aslında (neden filmden çıkınca değil bilmiyorum). Hepimiz hayatımız boyunca bir sürü fırsatla karşılaşıyoruz, değerlendiriyoruz veya değerlendirmiyoruz, sonucunda hayatımız buna göre şekilleniyor. Şu anki hayatımı derinden etkileyen 2 fırsatım oldu benim de. İlki bundan 5 yıl kadar önce bu zamanlarda bana verilen bir görevdi. Elbette bir angaryaydı, bahane bulup reddebilirdim ama etmedim, değişiklik olsun istedim. Sonrasında angaryanın durumu değişti, az kalsın benim üstümde kalmayacaktı ama burada da kader devreye girip dedi ki "sen ilk adımı attın, gerisini de ben getireyim o zaman". 2. fırsat ise gecenin bir yarısında (hatta bir yarısından da sonra) cep telefonuma gelen bir mesaja cevap vermemdi. Bu 2 fırsatı değerlendirmeseydim, hatta ilkini değerlendirip ikincisini es geçseydim hayatım şimdi nasıl olurdu bilmiyorum. Hayatta en nefret ettiğim şey keşke lafını cümle içinde kullanmak zorunda kalmaktır. Ama belki yine de kullanmayacaktım bu lafı. Çünkü ilk fırsatı tepince 2. zaten oluşmayacaktı, ben de neler kaçırdığımı asla bilemeyecektim. Kocamla o ilk fırsatta kesişen yollarımız birbirine hiç değmeden ayrı yerlere doğru gidecekti.

Kıssadan hisse, fırsatları değerlendirelim. Neyin ne getireceği asla belli olmaz :)

23 Ocak 2009 Cuma

Hayvanat bahçesinde bir gün

Hayvanat bahçesi yazımı 10 Ağustos'tan beri ertelediğimi farkettim. Artık yazsam iyi olacak galiba.

Uzun zamandır kocamın başının etini yiyordum gidelim de gidelim diye. Çiftlik kavşağı ve civarından her geçişimizde talepte bulunmama rağmen bir türlü gidememiştik. Bir seferinde yağmur yağıyordu, diğer bir seferinde gerçekten niyetlenmiştik ama cumartesi olması sebebiyle feci halde kalabalıktı, park yeri doluydu, bir seferinde ise vaktimiz yoktu. Kocamın Ankara'da olduğu bir zamanla denk getirmek o kadar da kolay olmuyordu ama sonunda oldu. Tatil öncesi arabayı yıllık bakıma soktuğumuz bir haftasonunda servisimizin çiftliğe çok yakın olması sayesinde emelime ulaştım. Arabayı verdiğimizde 4-5 saat sonra alabilirsiniz dediler. O kadar zaman ne yapalım, Acity'ye yeni gittik, başka birşey yapalım derken kocam artık ısrarıma daha fazla dayanamadı ve Hayvanat Bahçesi'ne doğru yollandık. En son ne zaman gittiğimi hatırlamıyorum. Çocukken gitmiştim herhalde, o zamanlar emektar fil henüz yaşıyordu, şimdi ise boş, yerine yenisi alınmamış. Gelen çocuklar canlı bir fil göremeyecekler ne kötü aslında. Çocuklarını getirmiş bir çok aile vardı, hoşuma gitti ama keşke hayvanlara yiyecek vermeyin yazısına da uysalardı. Maymunlar, goriller, kuşlar, irili ufaklı hayvanlar derken pek çok hayvan gördük. Bir çocuk için muhteşem bir yer ama keşke biraz daha açıklayıcı bilgiler koysalar, ne bileyim, resimli kitapçıklar olsa, satılsa (hediyelik eşya yeri açık olsa hatta), müzelerde verilen kulaklılardan verseler de hayvanlar hakkında ilginç bilgiler, hikayeler de anlatılsa. Beni oranın müdürü yapsalar çok değiştirirdim sanıyorum.

En çok ilgi göre kısım aslanların ve Kaplanların güneşlendiği kafeslerdi. Bir kafeste 2 dişi ve 1 erkek kaplan vardı, hemen yanlarındaki kafeste bir erkek aslan uzanmış yatıyordu. Erkek aslanlar için ne derler bilirsiniz, herhalde o yüzden dişi aslanları ayrı bir kafese koymuşlardı (çocukların ahlakı bozulmasın). Erkek kaplan dişilerin yanına gidemedi bir türlü, kovdular hep garibimi, o da kükreyeyim de aslana karşı şu dişilere hava atayım dedi herhalde. Kükremeler dinmeyince herkes kafese doğru koşturdu. Meğer miskin aslan kalkıp ben de biraz bağırayım şuna da haddini bilsin demiş, 1-2 kükreyip etrafta salındı, kaplanları sindirdi de sonra yine serildi yere, uykusuna kaldığı yerden devam etti.

Bu kuşların adını hatırlamıyorum ama çok şeker şeyler. Bunlar da Ankara'daki filamingolar. Hala da o incecik bacaklarla koskoca gövdelerini nasıl taşıdıklarına akıl erdiremem, hep kırılacakmış gibi gelir bana.
Böylece Temmuz ayının kavurucu bir gününü kocamla birlikte Hayvanat Bahçesi'nde geçirmiş oldum. Mutluyum ama bir yandan da böylesine güzel bir yeri iyi işletemedikleri için kızgınım. Oda arkadaşım oradaki hayvanlara acıdığı için gitmek istemediğini söyler. Oda haklı bir nevi, hayvanların esaret altında yaşaması kötü, ama biz insanlar için muhteşem bir fırsat. Çocuklarımız için televizyonda belgesellerde gördükleri hayvanları kanlı canlı görmeleri için bir fırsat (tabii dizilerden fırsat bulup hala seyreden aileler varsa). Hayvanlar için daha iyi koşullar ve daha iyi bir işletme zihniyetiyle çok daha güzelleşeceğini düşünüyorum, dediğim gibi, müdür ben olmalıyım :)

22 Ocak 2009 Perşembe

Müziksiz olmuyor

Daha önce de yazmıştım, müziksiz olmuyor diye. Özellikle işyerinde müzik olmadan yaşayamam. Oda arkadaşımla ortak müşterekte buluşabilmemiz büyük bir şans. (Gerçi ben odada yokken klasik müzik, fado falan dinliyor ama ben odadayken dinlediğimiz şey belli: radyoodtü. İnternet üzerinden dinliyoruz ve bu aralar bağlantıdan olsa gerek gidip duruyor. Yok media player bu bağlantıyı açamamış, yok ağ bağlantısı hatalıymış, türlü türlü bahaneler. Ben de yahoo'dan yardım istiyorum böyle durumlarda. Açıyorum yahoo messenger'ımı, Music Launchcast'ten seçiyorum istediğim kanalı ve dinliyorum. Bir sürü kanal ve müzik türü var, paşa gönlümüz ne isterse. Ama en çok dinlediğimiz kanal "Big Hits of the 80's". İkimizin de yaşı müsait olduğu için şarkılara eşlik ede ede dinliyoruz. Şu an da Spandau Ballet'den True çalıyor mesela. Yaşı müsait olmayanlar Spandau Ballet de kim diyebilir tabii, demek ki iyice yaşlanıyoruz, ne diyeyim :)

Müziğin hep hayatınızda olması dileğiyle...

21 Ocak 2009 Çarşamba

Pembeli bebek

Bu akşamüstü yakınlarda doğum yapan bir arkadaşımı ziyarete gittim. Başlıktan anlaşıldığı üzere güzel bir kız bebekleri oldu. (İlkaycım senin için foto çektim ama galiba görmüşsün bile). Akşam bol bol büyük kardeşin yaptıkları konuşuldu, annem de ağbimin ben doğduktan sonra yaptıklarını anlattı. Her zaman için çocuklar arasında 3 yaş olması gerektiğini savunurdum (ağbim ve benim aramdaki yaş farkıdır) ancak anladım ki çocuklar için ideal olan bu yaş farkı aynı zamanda doğumlar arasında annenin vücudunun kendine gelebilmesi için de idealken, birinci çocuk ve dolayısıyla ebeveynler açısından biraz zorlu geçiyor. Acaba ikiz olsa daha mı iyi? Onun da kendine göre bir maddi manevi bir sürü zorluğu var elbette ama acaba çocuklar açısından daha mı iyi? Tek yumurta ikizleri olan bir arkadaşım "onları birbirleriyle oynarken seyretmek büyük bir zevk" demişti. Zorluklar tamamen unutuluyormuş böylece. Lisede bir arkadaşımın ikizi vardı. Bahsetmiştim belki, esmer güzeli bir kız ve sarışın yeşil gözlü bir oğlan. Ne güzel diye düşünmüştüm o zaman, bir batında, tek hamilelikte doğmuşlar, anneleri ne şanslı.

Konuyu dağıttım yine. Arkadaşımın daha doğrusu arkadaşlarımın bebeğine mutlu, sağlıklı ve uzun bir ömür dilemek için başlamıştım yazmaya. Hayatında hep iyilik olsun, Allah iyilerle karşılaştırsın onu, anne ve babasından ayırmasın, ağbisi hep yanında olsun onu korusun kollasın. Erkek bebekler için de geçerli gerçi ama özellikle kız bebeklerin kaderi hep güzel olsun. :)

20 Ocak 2009 Salı

Ondan bundan

Öksürüğüm nihayet beni terketme hazırlıklarına başladı. Bütün akşam pek az öksürdüm. Bakalım gece yatarken neler olacak, eğer bu gece deliksiz bir uyku uyuyabilirsem iyileşmişim demektir. Aman kendinize dikkat edin, ortalarda dolanan bu hastalık bu sefer pek pis.

Obama'nın yemin törenini seyrettim. Bir internet sitesinde Legolardan yapılmış tören sahneleri görmüştüm geçenlerde, o aklıma geldi. California'da bulunan Legoland'de yemin töreni önceden canlandırılmış. Aşağıda törenden bir fotoğraf görebilirsiniz. Sahnenin tamamı için kimbilir kaç parça kullandılar. İlgilenirseniz şu adreste diğer fotoğrafları da görebilirsiniz. Ancak anladım ki ne kadar hazırlansanız, yıllarca bu amaç için çalışsanız, hitabet yeteneğiniz övülse bile heyecan faktörünü hesaba katmadan olmuyor. Yemin sırasında uzun bir cümlede durakladı, cümleyi unuttu Obama. Hatırlattılar ve gerisini teklemeden tamamladı. Daha sonraki konuşmasında ise 60 yıl önce benim gibiler lokantalara alınmıyordu gibi bir şeyler söyledi (net hatırlamıyorum). Gerçekten de nereden nereye. Bakalım ilerleyen günler Obama'lara ve dünyanın geri kalanına neler getirecek.


Yarın sabah diyetisyenimle randevum var. Bakalım neler oldu. Bu sefer de pek umudum yok ama eski bir kotuma daha girebildiğime göre herhalde çok da kötü durumda değilim. Sabaha görürüz artık.


cnbc-e dizilerinin yeni sezonları başlıyor. Yaşasın. (internetten seyretmemeye çalışıyorum da ısrarla).


Yemekteyiz yarışmasının Trabzon fragmanını seyrettim. Avrupa Yakası'ndaki Dursun'dan vardı bir tane. Haftaya çok eğlenceli olacak sanıyorum. İlla ki.

19 Ocak 2009 Pazartesi

İşte geldim buradayım

Feci süründürdü bu hastalık beni. Normalde bu kadar hasta olmam, bu kadar kötü ancak birkaç yılda bir denk gelir. Herhalde o zaman gelmişti ama en kötü kısımları atlattım çok şükür. Düne kadar travesti gibi olan sesim bugün hafif çatlak bir sese bıraktı kendini, fakat şarkıcılık kariyeri düşünmek için hala erken. Haftasonu internete fazla bakamadım, hastalıktan değil, kocamla fink atmaktan. Hastalık, baş ağrısı, boğucu öksürük demeden gezdik tozduk. Araba içinde olunca o kadar etkilenmiyor insan sanki. C.tesi bir ara kar yağmaya başlayınca kocamı Pazar günü nasıl göndereceğimin telaşına düşmüştüm ama Pazar sabahı pırıl pırıl bir güneş içimi ferahlattı. Sayılı gün çabuk geçiyor maalesef, kocamı uğurlayıp iş haftasına başladım. Aslında gazete ve tv haberlerinde takıldığım birkaç şey vardı ama aklımdan uçup gittiler, hamlamışım demek ki.

Neyse, haftasonu izlenimlerime geçeyim. Kriz nedeniyle olsa gerek heryerde feci indirim var. Çok iyi markaların ürünlerini inanılmayacak paralara bulabiliyorsunuz, kıyafet almaya ihtiyacınız varsa (her zaman!) mutlaka değerlendirin.

Ne zamandır bol geldiği için takamadığım alyansımı küçülttürme zamanının geldiğine karar verdik. 2 numara küçülmüş parmaklarım. Hatta hala biraz büyük gibi ama maksimum küçülebilir hali buymuş. Çok mutlu oldum yine.

C.tesi günü bir akrabamızın düğününe gittik. Ortalarda dolaşan beyaz giymiş bir kız vardı ama kıyafet aynen dar bir gelinlik gibi, saç baş da öyle, bir duvak eksik. Benim bildiğim kadarıyla düğüne saygıdan siyah, geline saygıdan beyaz giyilmez. (Gerçi Türk tipi kadınlar olarak genelde siyah giymeyi tercih ediyoruz ama aslında adet bu olmalı.) O yüzden kız ilgimi çekti ve ayıpladım kendisini. Meğer görümceymiş. İşte o an pes dedim :) Başka ne denir ki? Ben de görümce oldum ama beyaz giymeyi asla düşünmedim. Kimse de yapma, etme kızım demedi mi acaba? Pes.

17 Ocak 2009 Cumartesi

Ciğerlerim ve yapma ciğerim

Feci hastayım. Her öksürükte akciğerlerimin en azından bir kısmı da çıkacakmış gibi geliyor. Ahh, ben böyle hasta, perişan olmazdım ama oldu bir kere işte. 1 haftadır sürünüyorum. Başımın ağrısı geçmiyor, geçti diye sevinirken de öksürdükçe yine başım ağrıyor. Bu haftasonu kocam da Ankara'da, hatta o, ağbim ve ben 2 arkadaşımızın yeni doğan kızlarını ziyarete gidecektik (sana fotoğraf çekecektim İlkay) ama bu halde gitmesem iyi olur sanıyorum. Mini minnacık yavruya hastalık bulaştırmayalım. Bu hasta halime ve yağan yağmura rağmen kocamla fink fink gezdik dün, bugün de aynısını planlıyorum. (Eczacıyım ancak ilaç, özellikle de antibiyotik içmeyi sevmiyorum, o yüzden de sürünüyorum tabii).

Şu yemekteyiz yarışmasına takıldım. İlk başladığında seyretmiyordum, fakülteden çıkmamış oluyordum başladığında, şimdi akşam saatlerine çekilince seyreder oldum. Milletin iki yüzlülüğü, mutfakta laf edip yüzüne karşı abiciğim, ablacığım demeleri (etrafımda bu insanlardan çok var aslında, şaşılacak birşey değil), kazanma hırsıyla (para kazanmak için olmasa gerek, son zamanlardakiler oldukça hali vakti yerinde insanlar gibi geldi bana) herşeye kusur bulmaya çalışmaları, burun kıvırıp damak zevkime uygun değil diye ucundan bir çatal alıp yüzünü buruşturmalar falan çekilecek gibi değil aslında. Yarışmacıların arasında da karşısındakinin suratına bir tane çakmak geliyordur herhalde, ben televizyon karşısında böyle hissettiğime göre. Ama en gıcık olduğum şey o canım yemeklerin dökülmesi. Geçenlerde birisi kuzu incik yaptı.Yok kemiği yokmuş, yok çok kuruymuş diye tadına bakıp geri yolladılar. Benim içim gitti. Nerede yaşıyorunuz be insanlar, asgari ücretlinin sadece az miktarda kıyma olarak görebildiği löp löp etleri sudan bahanelerle çöpe gönderiyorsunuz. Seyreden insanlara ayıp olmuyor mu? Ben "tabağa konan herşey bitmeli" mantığıyla yetiştirildim, pilavımın bir tane pirincini bile ziyan etmem, onu bulamayan aç insanların olduğunu düşünürüm hep ama bunlar ne kadar rahat: "Damak tadıma uygun değil" ve hooop çöpe. Ağızlarına ağızlarına vurasım geliyor utanın kendinizden diye. Neyse sakinleşeyim biraz.

15 Ocak 2009 Perşembe

Çok geciken bir mim

Biliyorum çok gecikti ama bendeki bu unutkanlıkla yazmam bile mucize aslında. Makyaj masanızdaki kremlerdi galiba konusu. Nihayet bu sabah alelacele bir fotoğraf çekip aktarmayı bile bekleyemeden evden fırladım. Öyle acele oldu ki bazı kremlerin ne olduğu okunmuyor. Ne yapalım, onlar da kendilerini göstermek istemiyor diye düşünelim. İşte anonim kremlerim. Yüz için gündüz kremi, gece kremi, ellerim için vazgeçemedim nivea (metal kutu), arada yine yüzüme vs. sürdüğüm nivea soft krem ve yedekleri, cildim çok kuru olduğu için bilimum vücut kremi. Arkada gözüken Pringles kutusu evdekilerden gizli gizli yediğim cipslere ait değil aman ha, kendisi muhabbet kuşlarımın yem kutusu olur, endişeye mahal yok :)

14 Ocak 2009 Çarşamba

Diyet haberlerine devam

Sabah olağan diyetisyen randevuma gittim. Yine içimde bir sıkıntı. Haftasonundan beri hasta olduğum ve sürekli oraya buraya devrilip uyuduğum için enerji tüketimim minimumdaydı. Ama yine kös kös gidip neşe içinde çıktım. 600 gram daha vermişim. Bunun 200 gramı da yağdan gitmiş. "Yağ kaybının devam etmesi önemli" dedi diyetisyenim. Hastalık nedeniyle kilo veremediğimi düşündüğümü söylediğimde dedi ki: "Aslında enfeksiyonlu hastalıklarda daha fazla kalori harcanır. Vücut enfeksiyonla savaşmak için enerji harcar. Hastanede yatan enfeksiyonlu hastaların diyetini ona göre artırırız hatta". İnsanın hiç iyileşmemeyi dileyesi geliyor :)

Son durum:
Tartıda görülen net kayıp: 7.5 kg. Yağ oranına göre bakarsanız çok daha fazla.
İçine girilen eski kot sayısı: 2
Mutlu mesut zayıflayan kişi sayısı: 1
Mutlu koca sayısı: 1

Bu arada diyetisyenimi çok seviyorum. Çok tatlı bir kadın. Arkadaş olmak isteyeceğim biri hatta. Belki de başarılı olmamızın bir nedeni de bu.

Yavru köpek

Dün gazetelerde ve haberlerde görmüşsünüzdür. Ağrı'da annesi donarak ölen yavru bir köpeğin fotoğrafları vardı. Annesinin cansız bedeni üzerinde küçük emrah gibi kaşlar devrilmiş yatan minik bir tatlılık. İçim parçalandı. Yazmayacaktım ama bu sabah da haberlerde görünce içim iyice cız etti. Sokak köpeği olan annesi hastaymış ve -28 derecelik soğuğa dayanamamış. Yavru da inildeyerek etrafa bakıyor. Haberde "o babasını hiç tanıyamadı" gibi gerzek bir ifade kullanmasalardı keşke. Güleyim mi ağlayayım mı şaşırdım. Spiker sokak köpeği olarak hayatın sillesini yediğini ifade etmeye çalışıyordu herhalde. Haber hepimizin içinin ezilmesiyle bitti. O kadar, sadece duygu sömürüsü yaptılar. Ya sonrası? O köpeğe ne oldu? Barınağa mı verildi? Öylece bırakıldı mı? Hiç bilgi yok. Ama önemli değil. Kanal haber yayınladı, hatta seyircilerin isteği üzerinde bir kez daha yayınlandı. Reyting arttı daha ne olsun. Gıcık oluyorum böyle haberciliğe.

Hayvanlarla ilgili haberlere dayanamıyorum. Kocamla evimiz müsait olsa ve biz de birlikte olabilsek muhabbet kuşlarımız ve cüce hamsterimizin yanına köpek, kedi, artık Allah ne verdiyse almak istediğimizden bahsetmiştim sanıyorum. Kendimize ait bahçeli bir evimiz olsa da bu dileiğimizi gerçekleştirebilsek keşke. Bazen sokaklarda yavru köpekler görüyoruz da birbirimize bakıp keşke evimiz müsait olsaydı bunları alır giderdik hemen diyoruz. Ahh ah.

Bu haber bana geçen sene seyrettiğim bir filmi hatırlattı. Adı "8 Below (Kutup Macerası)". Çeşitli nedenlerden dolayı Kuzey Kutbundaki bir araştırma merkezinde bırakılmak zorunda kalınan kızak köpeklerinin hikayesini anlatıyor. Diğer Disney filmlerindekiler gibi konuşmuyor köpekler ama konuşmuş kadar oluyorlar. Film köpeklerin hayatta kalış mücadelesini anlatıyor. Bunu izlediğimde bir otobüs yolculuğu yapıyordum. Yanımdaki koltuk neyse ki boştu da millete çaktırmamak için usul usul ağlayışımı kimse görmedi (ya da ben öyle umuyorum). Eve geri dönünce hemen kocama anlattım ve o filmi bir şekilde bulup bir kere de birlikte izledik. Öğrendiğime göre film aslında bir Japon filmiymiş ve gerçek bir hikayeden uyarlanmış, Amerikalılar tekrar çekmiş. Japon versiyonunun çok daha vahşi olduğu söyleniyor hatta. Oradaki Husky'leri düşününce şimdi bile içim parçalandı. Eğer köpekleri seviyorsanız bir şekilde bulup seyredin derim ben. Bu tatlı şeyler nasıl sevilmez ki zaten.

13 Ocak 2009 Salı

Gittikçe kokoş oluyorum

Yaşlandıkça insan kokoşlaşır ya, işte benim başıma da bu geliyor. Önceleri kıyafetlerimin renklenmesiyle başladı. Kırmızıyı her zaman çok sevdim ama lise zamanlarıma göre çok daha renkli giyiniyorum artık. Sonra da taşlar, boncuklar geldi. Kıyafetlerimde hiçbir taşa, boncuğa tahammül edemezken acaba olsa daha mı iyi olurdu demeye başladım. Bir ara altın yüzükte taştan hiç hoşlanmam derken parmağımda taşlı bir yüzükle çıkmıştım kuyumcudan. Ama başıma gelen son şeyle yaşımın iyice kemale erdiğini ve kokoşluk yoluna geri dönmeksizin girdiğimi anladım: Son darbeyi vuran şey kırmızı oje. Ojelerde genelde pırıltılı beyaz, uçuk pembe gibi renkler tercih ederim, arada kahverengimsi renkler de sürerim ama kırmızı asla sürmezdim. Annem ise tam benim tersim, kırmızıdan başka renk sürmeyen hayat dolu bir kadındır. Onun ısrarıyla sürdüğümde akşam eve gelir gelmez çıkartırdım çünkü ellerime baktığımda sanki benim ellerim değilmişler gibi gelirdi. Geçenlerde kırmızı bir kazak giyeceğim için haydi bir kez daha deneyeyim dedim. İlk defa ellerime baktığımda başkasınınkiler gibi gelmediler. Çok beğendim, hatta o kadar beğendim ki kendime özel 2 tane kırmızı oje tonu aldım. Daha da garibi, pırıltılı beyaz bir oje sürdüğümde dedim ki kendi kendime "bu da çok açık kaldı, keşke kırmızı sürseydim". Evet itiraf ediyorum, ben kokoş oldum anne.

Not: Hala savunduğum bir kalem var, ayaklarıma da kırmızı sürdüğümde artık tüm kalelerim yıkılmış ve dönüşümüm tamamlanmış olacak. Ama bu gidişle o da yakındır artık.

12 Ocak 2009 Pazartesi

Scrabble'da uyduruk kelimeler

Dün kocamla scrabble oynayalım dedik. Evde Türkçe sözlük eksiğimiz var. Ankara'daki koskoca 2 ciltlik sözlüğümü getirmeye üşeniyorum o yüzden birbirimizi kelime uydurmakla suçlayıp duruyoruz. O fizik terimi, ben eczacılık derken saçma sapan şeyler çıkıyor ortaya ama eğleniyoruz. İnternetten Türk Dil Kurumu'nun sitesine girip kelimeleri kontrol etsek iyi olacak galiba. Gerçi son iki oyunda da hezimete uğradım ama yenilen pehlivan doymazmış, en kısa sürede bir daha oynamalı hatta sonra da monopole geçmeli.

Geçtiğimiz haftasonunun soğuğu beni biraz vurdu. Boğazım hafif şiş, zaman zaman kuru bir öksürük, halsizlik ve boynumda, sırtımda dayak yemişim gibi feci bir ağrı. Sabah sıcacık yataktan çıkıp yola koyulmak çok zor geldi (gece Golden Globe ödül törenini seyretmek için 4'te kalktım o ayrı ki iyi olmadığım buradan da anlaşılabilir çünkü aslında 3'te kalkacaktım :) ). Sınavların ilan edilmesi gerekmese gelmezdim belki de ama iş güç var, öğrencileri merakta bırakmamalı. Yarın biraz dinlenebilirim umarım.

11 Ocak 2009 Pazar

Takdir ettiğim bir servis

E-posta kutuma Avea'dan bir mail gelmişti geçenlerde ama ben pek ilgilenmemiştim, dün kocamla birlikte baktık. Avea'nın yeni bir hizmetini tanıtıyormuş. Gelen mesajı aşağıya kopyalıyorum:

Şimdi sevdiklerinizin nerede olduğunu öğrenmek çok kolay! İster cepten, ister internetten bilginiz olsun, içiniz rahat olsun!Üstelik 28 Şubat'a kadar ücretsiz.Detaylar için tıklayın. Avea KimNerede? servisiyle sevdiklerinizin, arkadaşlarınızın nerede olduğunu internette harita üzerinde görebilir, isterseniz SMS ile öğrenebilirsiniz. Tek yapmanız gereken http://www.bulten.avea.com.tr/SmartMessage/4.2/M/SM.Router/e7d2c000-d5a3-4c85-9b99-b05c8041fd95/06d84366-a716-4871-b5bf-50afff6fa9f4/LinkTrack.aspx'ye tıklamak, aile üyelerinizi, arkadaşlarınızı eklemek ve izinleri almak. KimNerede'ye, Avea online işlemler şifrenizle giriş yapabilirsiniz, eğer şifreniz yoksa ya da unuttuysanız, cep telefonunuzun mesaj menüsünden SIFRE yazıp 9520 kısa numarasına göndererek şifre alabilirsiniz. 9520'ye gönderilen tüm mesajlar ücretsizdir.

Hemen tıkladık ve kaydolduk. Sistem henüz tam çalışmıyor gibi, birbirimizi listelerimize ekleyemedik, herhalde düzeltirler. Bir kişiyi listene eklemek için o kişiye sms yollarak izin istiyor, öyle kafana esen kişiyi ekleyemiyorsun. Dediğim gibi birbirimiz, ekleyemedik ama kendimizi nerede gösteriyor diye baktık. Google maps gibi bir sistem. Şu kişiyi bul diyorsun ve hoooop haritada yerini gösteriveriyor. Bu kadar detaylı olabileceğini düşünmüyordum açıkçası ama kendimi bulmak istediğimde önce Türkiye haritasında Eskişehir'e ilerledi sonra da evimizin olduğu sokağa kadar girdi. Gözlerimize inanamadık. Bu sayede artık şuradayım buradayım diye uydurmak mümkün olmayacak. "Hayatım fakültedeyim" dediğimde kocam bir de bakacak ki ben Ankamall'de fink atıyorum. Aynısı onun için de geçerli tabii. Dünkü yazımla bağlantılı olarak özellikle kıskanç eşlerin kullanmak isteyeceği bir servis diye düşünüyorum.

Anne babalar için de süper bir servis aslında. Çocuğunuz nerelerde, okulu asıp sinemaya mı gitmiş, ne yapmış görebilirsiniz. Gerçi Türk haklı cin gibidir, mutlaka bir kılıf uydurur ama ben beğendim servisi. Cep telefonunuz çalındığında eğer açık tutuluyorsa nerede olduğunu görüp polis baskını bile yapabilirsiniz, o derece yani. Avea'ya bu aralar çok sinir oluyordum ama kalbimi kazandı bu servisiyle. Herhalde diğerleri de yapmaya başlar.

10 Ocak 2009 Cumartesi

Fingir fingir

Dün kocam gözümün önünde bir kızın telefon numarasını aldı, kız da ona kendi numarasını verdi, kikirdeyerek konuştular ve bunlar benim gözümün önünde oldu, ben de mal gibi baktım açıkçası. Yani mazallah ileride birşey olsa ve ben en son eşler duyarmış dediğimde "ama senin haberin vardı hayatım diyecek". Sinir bozucu görünse de durum anlattığım kadar dramatik değil. Kocam istediği için yazıyorum zaten, biraz eğlenelim diye.

Kocamın hocalık karizması ve espirili kişiliği nedeniyle olsa gerek marketteki kasiyerler, hastanedeki hemşireler ve bilimum hatun kişi üzerinde kikirdetici bir etkisi vardır (aynısını ben yapsam "elalemin adamıyla ne laubali oluyorsun" olur ki o ayrı). Bir ara şöyle birşey olmuştu hatta, önce onu yazayım, bundan 2 yıl kadar önce markette kasadayız, sıra bekliyoruz, bizden önceki kişi sigara istemişti galiba, kızcağız da kasanın üstünde bulunan dolabı açıp sigara almaya kalkıştığında kapak birden düşüp kızın kafasına çarpmıştı. Kocam müdahale etmeye çalıştı ama olmadı, "geçmiş olsun canınız çok yandı mı" tarzında konuşmalar geçti aramızda. Kız sağolsun kocamı unutmamış, kasalara her geldiğimizde başka bir kasada olsa bile kocama selam verdi hep. Kocam bu selamın ikimize birden verildiği konusunda ısrarcı olsa da örümcek hisleri alarm veren ben böyle olmadığından emindim. "Küçücük kız, o zaman ilgilendik, minnettar kalmış" demelerine pabuç bırakmadım tabii, zaten bir süre sonra kız beni tamamen es geçip (beni görmedi galiba), alışverişimizi bir başka kasada yapmış halde marketten çıkarken kendi kasasındaki işini bırakıp yüzünde kulaklara kadar yayılan bir gülümsemeyle kocamın arkasından iyi günler diye bağırdığında o da durumda bir gariplik olduğunu anladı. Ben kıza aynen sinir oldum tabii. Neyse ki bir süre sonra kız ortalardan kayboldu, nereye gitti bilemem, benim konuyla bir ilgim yok :)

Dün de kocamın göz muayenesi için yakınlardaki özel bir hastaneye gittik. Giriş işlemlerini yapan kızla kocam kikirdemeyle sonuçlanan esprili konuşmalar yaptılar, ben de dahil oldum ama odak kocada tabi ki. Sonra kız kocamın çalıştığı kurumu görüp hangi bölümde olduğunu sorup cevabını aldıktan sonra kardeşinin de aynı bölümde 1. sınıf öğrencisi olduğunu, Afyon'da okumakta olduğunu ve buraya yatay geçiş yapmak istediğini söyledi. Kocam da yardımsever bir kişilik olarak hemen cep telefonunu ve iş telefonunu verdi, kızınkini de aldı, erkek sandığımız öğrenci gencin kız olduğu ortaya çıktı ve ben bunlar olurken mal mal baktım. Gerçi burda başlıkta yazdığım gibi fingirdeme durumu yok. Kocama sonsuz güvenim var ayrıca ve eşimin beğenilmesi hoşuma da gitmiyor değil ama fazla da beğenmesinler canım, adam benim, parçalarım valla yan gözle bakanı.

9 Ocak 2009 Cuma

Yazmaya değer mi bilmem ama yazdım işte

Bloga sürekli olarak fevkalade manalı şeyler yazılacak diye bir kural yok değil mi? Zaten ben hislerimi, düşüncelerimi yazmak için açmadım mı bunu? O zaman yazabilirim. Daha önce yazmadım herhalde, eski yazıları da taramayacak kadar yorgun hissediyorum kendimi nedense. Acaba henüz sıcaklığını kaybetmemiş yatağıma geri mi dönsem?

Neyse.

Yazmak istediğim şey şu. Biliyorsunuz ben rutin olarak seyahat yapıyorum. Aşti ve Gar Ankara'daki favori mekanlarım. Dün yine Aşti'yle hasret giderirken (erken kaçtım yine) hoşuma giden birşeyi annemle paylaştım. Daha önce kocama da anlatmıştım. Sizleri neden mahrum edeyim peki? (tekrar olmuyordur umarım, oluyorsa kusura bakmayın).

Terminallerde otobüsler genellikle yarım saatte bir kalkar bilirsiniz. Yolcusunu alan zamanı geldi mi gider, yerini diğer yarım saatin otobüsüne bırakır. Biraz gecikme olursa anonslar başlar "Hareket saati 17:30 olan otobüs şoförleri, lütfen peronları boşaltınız". Bu arada ortalık iyice karışmasın diye bir sonraki otobüslerin peronlara girmesine izin verilmez. Onlar da peronun ucunda dizilirler. İşte bu görüntüyü çok seviyorum ben. Göz alabildiğine otobüs sıra bekliyor, sanki hepsi yarışta. Start verilince hızla harekete geçip perondaki yerlerini kapmaya başlıyorlar. Sanki sona kalan açıkta kalacak gibi. Hatta eski Amerikan filmlerinde olduğu gibi mini etekli bir kız ortada dikilsin, start bayrağını o indirsin istiyorum, olmuyor tabii. Sonuç olarak, o start anını çok seviyorum ben. Biraz manyaklık da var tabii, normal bir insan evladı neden bu detaya takılsın ki :)

7 Ocak 2009 Çarşamba

Van'dan resimler

Geçenlerde evdeki dağınıklığımı bir nebze olsun toparlamaya, orada burada biriken kağıtları, fotoğrafları ve daha aklınıza gelebilecek her türlü ıvır zıvırı tasniflemeye çalışırken (yine başarılı olamadığımı ifade edeyim) elime 2 tane fotoğraf filmi geçti. Zamanında slayt filmi olarak çekmişim, ancak kesip slayt çerçevesine koymamışım. Aslında düşünüyorum da, en az 4 -5 film olması gerekiyordu, gerisi nerede onu da bilmiyorum. Dijital fotoğrafçılığın olmadığı (ya da en azından bizim için kullanılabilir olmadığı dönemden kalma resimler) 2001 yılına aitler. Artık bunları slayt çerçevesine koymanın bir anlamı da kalmadı, dijitale aktarmak lazım direkt. Neyse ki bizim bölümde slayt tarayıcı var. Kendisi farklı bir aparatla slayt filmlerini kesilmemiş halde de tarıyor. Hemen elimdeki 2 filmi dijital ortama aktardım ve sizler içinde de 1-2 tane resim eklemek istedim. Bu resimler Van Gölü'nde bulunan Akdamar adasından. İlk resim tekneyle adaya yanaşırken çekildi, ya da adadan ayrılırken, hatırlamıyorum. Tarih 29 Haziran 2001. Tepelerde hala kar olduğunu görebilirsiniz. Oysa biz Van Gölü'ne yüzdük bile aynı gün. O zamanlar Van Gölü canavarı da çok popülerdi, belki bize görünür diye bekledik ama yoktu. Araziye giderken yanıma mutlaka mayo alırım, nerede denize, göle girme fırsatının çıkacağı belli olmaz, hazırlıklı olmak lazım. Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nin misafirhanesinde kalıyorduk bir sürü adam, misafirhane göl kenarındaydı ama kampüste göle girilmiyordu, biz de bu emelimizi Akdamar adasında gerçekleştirdik. Hazırlıksız gelenler de ayaklarını suya sokmakla yetindi. Van Gölü sodalı bir göl biliyorsunuz, suyun kaldırma kuvvetinin az olması bir yana bastığınız taşlar o kadar kaygan ki dışarı çıkmak istiyorsanız kayıp düşerek bata çıka ilerliyorsunuz. Bir yandan da diğer düşenlere gülerek tabii. Kendimi şanslı hissediyorum oralara kadar gidip Van Gölü'nde yüzebildiğim için. Bizim mesleğin en sevdiğim yanı bu zaten. Kongreler sayesinde normalde gidip görmeyeceğiniz yerlere gidiyorsunuz. Daha sonra da bir Erzurum gezimiz var, ondan da bir ara bahsederim (fotoğrafları bulmam lazım önce).

Adanın adının Ah Tamara'dan geldiği söylenir. Hikayeyi bilirsiniz, papazın kızına bir genç aşıktır, geceleri göl kıyısında buluşurlar. Genç karşı kıyıdan sevgilisinin tuttuğu ışığa doğru yüzerek gelir. Papaz bunu anladığında bir gece feci bir fırtına varken göl kıyısına elinde lambayla gelir. Karşı kıyıdaki sevgilisi ışığı görünce fırtınaya rağmen sevgilisini görebilmek için kendini göle atıp yüzmeye başlar ancak boğulur gider. Tamara da kendisini kayalıklardan atar, o da boğulur. Başka yerler için de anlatılıyor olabilir, ama bize burası için anlattılar.

Bu resimde de Akdamar Kilisesi görülüyor. Birkaç yıl sonra restorasyon başlamıştı, geçen senelerde de bittiği hakkında gazetede haberler çıkmıştı hatırlıyorum. Son hali nasıldır bilmiyorum, yine gidip görmek lazım.


Bu da kilisenin duvarından. Bu da bahçeden bir görünüm. Kayaların üzerindeki haçları görebilirsiniz sanıyorum. Daha bir sürü resim olmalı aslında ama dediğim gibi kimbilir neredeler. Aynı gezi sırasında Doğubeyazıt'a İshak Paşa Sarayına, Van Kalesi'ne, Muradiye'ye de gitmiştik. O fotoğrafları da bulayım da eğer görmeyen varsa yurdumuzda ne güzel yerler olduğunu görebilsin. Umarım sıkılmazsınız.

6 Ocak 2009 Salı

Kıtır yılbaşı çamına karşı

Yılbaşı gününde hazırlık yaparken Kıtır'ın kafesine de minik bir çam koymuştuk. Çam dediğim de zamanında worldcard kredi kartı harcamalarına puan karşılığında hediye verirken paketin birinin içinden çıkan minik bir çam, ucunda da bu nedenle worldcard yazıyor yoksa reklam almış değilim. Kıtır'ın kemirececeğini bildiğimiz için kocam elinde almak üzere hazır bekliyordu, ne de olsa plastik temelli şey, hayvancağız telef olmasın. Aslında bunu o gün eklemeye çalıştım ama evdeki bağlantı mı izin vermedi ne oldu anlamadım, fakülteden ekleyebiliyorum ancak. Bakalım Kıtır'ımızı sevecek misiniz.

Not: Dün sonlarda kocamın sesi duyulduğu için kaldırmak zorunda kaldım, düzeltip tekrar koyuyorum.

video

Diyet haberleri, 2009 için bir karar ve kısa kısa

Diyetisyen randevumdan geliyorum. Yılbaşında "hazırladığınız herşeyden azar azar yiyebilirsiniz" iznini koparmıştım ama galiba biraz fazla şey hazırlamışım, kilo aldım diye karalar bağlayarak gittim yine. Tartıdaki kayıp sadece 200 g (artış olmasından iyidir yine de) ama daha önemlisi ve diyetisyenimin "harika" dediği şey 1.3 kg daha yağ vermiş olmam. Kas ve su kazanmışım, yağları yollamışım. Bir kez daha moralim düzeldi. Eğer diyetisyene gitmemiş, kendim diyet uyguluyor ve sadece evde tartılıyor olsaydım herhalde olmuyor diye bırakmıştım diyeti miyeti. Ama yağ kaybettiğini duymak çok mutlu ediyor ve gaza getiriyor insanı. Aynen devam.

2009 için aldığım bir karar yok demiştim ama almam gereken çok önemli bir karar var aslında. Biraz daha derli toplu olmalıyım. Evi, fakültedeki odamı, bilgisayarımı ve kafamın içindekileri derli toplu tutmalıyım. Kocam benden daha düzenli, utanmalıyım aslında. Bugünden uygulamaya başlamalı, fakülteye gidince önce masamı toparlamalıyım. Gerisi de gelir diye ummamalı, gerisinin gelmesi için de çaba göstermeli. Kendime not olsun bu, hatta taahhüt etmiş olayım bu yazı vesilesiyle, geri dönüp bu yazıya baktıkça ne durumdayım bakıp kendime çekidüzen vereyim.

Bu sabah meripoint ile ortak bir arkadaşımız doğum yaptı. En kısa sürede bebeği görmeye gitmeyi planlıyorum. Düşünülen isimler arasında benim adım da varmış ama tanıdık biri olmasın diye taş koymuş baba. Hemen sitem ettim kendisine, ben adıma kefilim. ... adındakiler zeki, güzel, iyi insanlar olur, kilo da verdim bak, şişko olmaz kızınız, bir istisna yapın dedim ama karar onların tabii ki. Bir arkadaşım da kızına benim adımı koysa dişimi kıracağım zaten. Gerçi ben de tanıdık kimsenin adını koymayı düşünmüyorum, haklılar bu konuda ama benim iki adım var, bari az kullandığımı koyun ya :)

5 Ocak 2009 Pazartesi

Sobanınkiler bitmeden kombininkiler başladı

Maalesef bahsettim şey CO yani karbon monoksit zehirlenmesi. Yılbaşını kutlamak için bir araya gelen ama kutladıkları yılın ilk saatlerinde 7 gencecik insanın hayatını çalan şey. Soba zehirlenmelerini sıkça duyardık, taktırdığımız kombilerin bizi buna karşı koruduğunu sanıyorduk ama yanılmışız. Soba gibi bireysel eylemler yerine ortak baca aracılığıyla toplu eylemlere başlamış meğerse.

Okumuşsunuzdur, gençlerin apartmanında aspiratör ve kombi ortak bacaya açılıyormuş ve bu tamamen yanlışmış. Aspiratörden gelen yağlar, yemek buharları bacayı tıkayabilir ve böyle bir faciaya sebep olabilirmiş ve olmuş da. Bu olaydan sonra bizim eve baktık ve aynı şeyi gördük, iki baca da ortakmış. Gerçi kombinin hemen yanında alarmımız var, ilk kaçak varlığında bizi uyarıp ortalığı inletiyor (sağolsun yanında deodorant bile sıkılsa avaz avaz) ama nolur nolmaz, bir kaçak olması durumunda ortak baca aracılığıyla bizim tarafın tümü gider. 9 katlı binada her katta 3 daire var, varın siz hesaplayın etkilenen kişi sayısını (ölü demeye dilim varmıyor). Kocamla inşallah bize bir şey olmaz diyebildik sadece, kaç yıldır bu apartmanda oturuyoruz, haydi hayırlısı.

Dün 12 gibi markete alışverişe gitmiştik. Evden çıkarkan kapıda ESGAZ'ın 2 tane doğalgaz acil arabasını gördük. Herhalde birileri olaydan etkilendi, kontrol ettirmek istiyor, ya da ESGAZ evleri rutin olarak kontrole başladı dedik. döndüğümüzde apartmandan bir sürü insan aşağıdaydı ve birşeyler tartışıyordu. Karşı komşumuz olan amcaya sorup durumu öğrendik. Bizim baca sisteminde hatalar bulmuşlar. Öncelikle mutfak camlarına konan havalandırma deliklerinin kapatılmaması gerekirken şöyle bir baktığınızda çoğunluk bir şekilde kapamış (ama kapamayınca da öyle bir soğuk giriyor ki eve inanılmaz, millet ne yapsın), sonra aspiratör çıkışlarının kapatılması ve kombilerdeki alüminyum boruların çelik borularla değiştirilmesi gerekiyormuş. Ekip doğalgazı kesmiş. Bunları düzeltmezseniz açmam gazınızı diyor adam haklı olarak. Ama hava soğuk (neyse ki cumartesi kadar soğuk değildi) ayrıca pazar günü, nasıl yaptırılsın. Apartman sakinleri etme eyleme, pazartesi yaptıralım diyor ama ekip şefi diyor ki "haydi ben açtım gazı gittim, bir ihbar olursa ya da gaz kaçağı olursa beni kim kurtaracak?" Adam haklı. Ama sonuç ne? Haydi yaptırıldı diyelim, evde olmayan insanlar, boş daireler var, onlar ne olacak? "Ben gelir kontrolümü yapar gazı açarım, uygun olmayan daireleri mühürlerim diyor adam." Aldı mı bizi kara kara düşünce. Bu iş bugün olmaz da yarına kalırsa ne yapacağız, elektrik sobasıyla ısınmaya çalışırız, yemeği de fırında yaparız tamam ama ya yarın ne olacak? Ben Ankara'ya dönüyorum, kocamın fakültede feci işi var, final dönemi başladı. Eve zamanında yetişemezse bir de mühür açtırmak için mi telef olacağız? Oturup kara kara düşünürken 1 saat kadar sonra Lider havalandırma diye bir şirket geldi. Ne olup ne bitiyor acaba diye anlamaya çalışırken de karşı komşumuz amca geldi sağolsun. Aspiratör bağlantılarını iptal ediyorlarmış, elinde 2 parça fayans, "ben bizimkini hallettim, sizinkini de kapatayım dedi". Sonra da sağolsun bize bilgi verdi. Firma bulunmuş neyse ki, öncelikle baca bağlantıları çelik boruyla değişecekmiş. Değişiklik yapıldıktan sonra ESGAZ ekipleri gelip kontrol edecek, ondan sonra da gazı açacakmış. Hemen biz de çelik boru isteyenlere adımızı yazdırdık ve beklemeye başladık. Bu arada amca bu işin kimin başının altından çıktığını anlatıyor. Biz haberlerden etkilenen birisi ihbar etti sanmıştık ama meğerse bu işi yapan kişi tam karşımızdaymış ve durum önce tedbir sonra tevekkül durumu değilmiş. Geçen hafta amcanın eşi yaşlı teyze kusmaya başlamış. Sürekli kusuyormuş kadıncağız, acile kaldırıp tüm tetkikleri yapmışlar, sonunda doğalgaz zehirlenmesi olduğu ortaya çıkmış. Amca "bana birşey olmadı o yüzden doğalgazın yaptığına ihtimal vermemiştik ama ESGAZ ekiplerini çağırınca kaçak olduğunu buldular" dedi. Mazallah, karşı katın tümü gidebilirdi, Allah korumuş. Hemen ekip çağırılmış ve gerisi yazdığım gibi. Sonrasında aspiratör bağlantımız söküldü, alüminyum borular çelik borularla değiştirildi (alüminyumu cart diye öyle bir yırtışları vardı ki yaşadığımıza şükrettik), çelik borunun duvara giren kısmı alçıyla kapatıldı ve ESGAZ ekibi onay verdikten sonra saat altıdan sonra doğalgazımız açıldı.



Aslında en güvenli olanlar hermetik kombilermiş, camdan çıkan ikili baca sistemleri var (her iki annemler taktırdığı için biliyorum), havayı dış bacayla alıp yanan gazı içerideki bacadan veriyor, böylece ne içerideki hava bitiyor, ne de evin içinde CO kaçağı oluyor. Bizim kombiler maalesef mutfağın yanında, antrede minik bir kombi odası var, onun içine konulmuş, tüm sıcak su bağlantıları orada. Mimar keşke planı çizerken farklı düşünseymiş. Mutfağa hermetik kombi almak yetmiyor yani, mutfak duvarlarının vs. kırılması ve sıcak su boru sisteminin değişmesi gerekiyor, bu da feci bir maliyet çıkması demek ki hangi evsahibi yaptırır bilmiyorum. Demek ki ev değiştirirken (Allahım bir yerden para yolla da kendi evimize çıkalım artık) kombi özelliğine de bakmak gerekecek.

Size tavsiyem eğer baca sisteminiz bizimki gibiyse belirttiğim değişiklikleri yapmanız. Firma çalışanları 1.5 metrelik çelik boru takılması için bizden 60 lira aldılar. Rayiç bu muydu yoksa hem pazar olması hem de durumun aciliyeti nedeniyle mi fiyat buydu bilemiyorum ama aklınızda soru işareti kalmasından iyidir.

Bu olay bize nezle-grip olarak geri dönecek sanıyorum ama çok şükür ki hayattayız, ya o gençler ne yapsın.

Hepinize sağlıklı ve doğalgaz kaçaksız günler diliyorum.

3 Ocak 2009 Cumartesi

Öyle bir kar yağdı ki...

Dün akşam üstü öyle bir kar yağdı ki inanılmaz. Geçen haftasonu yağan bunun yanında atıştırma gibi kaldı. Tipi şeklinde ve aralarda da lapa lapa yağan bir kar düşünün. Herşeyin üstünü kısa sürede örtüverdi. Kocam çok mutlu tabii, ne zamandır böyle bir kar bekliyordu. Kar yağınca hava biraz ısınır dedik ama olmadı. Eskişehir'de şu anda sıcaklık -7 derece, varın geceyi siz düşünün. Evler ne yaparsanız yapın ısınmıyor. Kocam kar yağarken dışarıda dolaşmak istemişti daha önce. Gece 10'a doğru kar iyice güzelleşmişken çıkalım dedim ama üşürüm diye bana kıyamadı. Ben de ona. Sonuçta sıkı sıkı giyinip kendimizi sokağa attık. Çevrede kah yürüyerek kah kayarak kısa bir tur attık, kardan adam haline gelince de eve girmeye karar verdik. Kısa süreli bir elektrik kesintisini ayak ucumuzda sıcak su dolu termofor üstümüzde battaniye atlatttıktan sonra film seyretmeye başladık ve ben tabii ki yine uyuyakaldım.

Aşağıdakiler bu kar yağışından bence en karlı çıkanların fotoğrafı (gözünü sevdiğim inceltme işareti). Mutfak penceremdeki sümbüllerim. 2 yıl önce aldığım bir sümbül geçen sene de açtıktan sonra kardeş yumru verdi. Önce o kardeş yumruları ayırıp minik bir saksıya diktim ve aralarda suladım. Bu yıl baktım ki ana yumru ölmüş ama bir sürü kardeş yumru daha vermiş yanlardan, saksımda bir gövde gelişmesi gerekirken bir sürü minik bitki oluşmuş. Sümbüller geofit denen bir tür bitki grubuna aittir, hani bu aralar çok popüler olan kardelen gibi. Olumsuz şartları toprak altında geçirir, ortam müsait olduğunda da vejetatif dönemlerini tamamlarlar (gövde sürer, çiçek-tohum verir) daha sonra bir sonraki yıl tekrar bu döngüye girmek üzere toprak altına çekilirler. İşte bunlar sümbül ailemin resmi. Biraz kar koydum üstlerine, herhalde çok mutlu olmuşlardır :)



1 Ocak 2009 Perşembe

Yeni yılın ilk yazısı

Yeni yılın ilk gününün bitmesine az kaldı. Dün uzun zamandır ilk defa yeni yıla uyuyakalmadan girdim. Kocam şaşırdı ve mutlu oldu sanıyorum. Güzel bir sofra kurduk, ben de diyetisyenimin izniyle herşeyden biraz biraz yedim, içtim. Yine de pişmanlık duymadım değil ama bu yılbaşı ne de olsa, o kadar olacak.

Yeni yıl için şimdilik hiçbir kararım yok (new year's resolutions). Sadece zayıflamaya devam etmek istiyorum. 4 aylık performansımdan çok memnunum. Hatta dün gelinliğime girmeyi tekrar denedim ve bu sefer başarılı oldum. 3-4 kilo daha verirsem hedefime ulaşmış olacağım ve kocamla tasarladığımız tekrar gelinlik-damatlıkla fotoğraf çektirme planımıza gerçekleştirebileceğiz :)

2009'a güzel başladım ve umuyorum böyle de devam edecek ve yanında daha pek çok güzellik getirecek