31 Aralık 2012 Pazartesi

2012'nin son yazısı

Bir yılı daha devirdik. Bu bebeklerimin kutlayacağı 3. yılbaşı olacak. İlkinde öylece yatıyorlardı, oğlanın gaz problemi daha geçmemişti, perişan etmişti bizi bir saatten sonra. 2. yılbaşında mama sandalyelerini salona alıp masanın yanına koymuştuk. Döke saça makarna yemişlerdi. 3. yılbaşlarında direkt masada sandalyede oturup ellerine ne geçerse yiyecekler. Daha geç yatacaklar ve seneye yılbaşının ne olduğun daha iyi anlayacaklar.

Hepinize ferulago ve ailesi olarak mutlu bir yıl diliyoruz...


25 Aralık 2012 Salı

Çocuklardan inciler- kuzguna yavrusu şahin görünür vakası

Ay ben bu veletlere bayılıyorum. Artık herşeyi konuşur, söyler, papağan gibi tekrarlar oldular.

Pazar günü öğlen çocukları uyutmaya çalışıyorum. Ağlama nöbetini devralan oğlum ağlıyor, kızım sussa da uyusak der gibi yatağında oturuyor. Aralarındaki konuşmaya bayıldım, sizle de paylaşayım istedim.

Berke: (bir yandan ağlayarak) Baba geeeel, baba geeeellll
Belit: Baba e-eee (baba uyuyor)
Berke: Dede geeeelllll, dede geeelll
Belit: Dede atta
Berke: Babaanne geellll
Belit: Babaanne atta

Bundan sonra oğlum susup uyumaya karar verdi.


23 Aralık 2012 Pazar

Yine yoğunluk içindeyim - Pazartesi şarkısı 31

En son çarşamba günü yazmışım. Bu aralar yine hiçbir şeye yetişememeye başladım, hatta geçenlerde o kadar moralim bozuktu ki bu yüzden, sinir stresten başım da geçmemek üzere ağrımaya başladı. Neyse, işler yetişir ya da yetişmez, sağlık olsun ne diyeyim. Bu hafta da yoğun geçen bir hafta olacak. Yılbaşından sonra finaller ve bütünlemeler başlayacak ve asıl yoğunluğum 2. dönem olacak. Şimdi böyleyse o zaman ne olur bilmiyorum valla. Neyse, moral bozmaya gerek yok şimdiden, elden ne gelirse yapılacak artık.

Bu hafta yılbaşı kutlamaları var. Hem bölümde hem de fakültede kutlama olacak. Evdeki kutlama bu yıl sönük çünkü yılbaşı çamını çıkaramadık. Geçen sene bebekler sadece bakmakla yetiniyorlardı, ışıklar yanıp söndükçe coşuyorlardı ama bu sefer ağacı yıkmaya başlarlar diye korkumuzdan hiç çıkarmayalım bari dedik Buna en çok sevinen de kocam oldu, garibim her sene süsleme ve sökme işi ona kalıyordu, böylece işi otomatikman azalmış oldu. Yine de pek sönük bir yılbaşı bu, hiç hoşuma gitmiyor böylesi.

Yarınki halim ne olur bilmediğim için pazartesi şarkısını şimdiden yayınlıyorum. Bon Jovi'yi yıllardır pek severim, en popüler olduğu zamanlar lisedeydim, vay canına zaman ne çabuk geçiyor. Hep bildiğiniz şarkıları yerine pek bilinmeyen albümlerinden birşey ekleyeyim dedim. 7800 Fahrenheit albümünden In and Out of Love. Yarınki yoğunluğa şimdiden bangır bangır hazırlanalım :)

(Bu arada Jon Bonjovi'nin o zamanki saçlarının hastasıyım).



19 Aralık 2012 Çarşamba

Hani dün bitecekti? + muhtelif hususlar


Yalancı TCDD hani dün bitecekti, öyle yazmıştınız dün. O zaman bugünkü "19 Aralık saat 15'e kadar sürecektir" saçmalığı da nesi? Biteceğine inanmıyorum ayrıca. Pis TCDD.

Güzel bir gün olacaktı bugün oysa, sabahtan asabımı bozdular yine. Neyse, sakin olayım.

Kızımın fotosunu koyacaktım ne zamandır. Pegasus geçenlerde bir kampanya yapmıştı belki görmüşsünüzdür, yeni uçaklarına çekilişle kızımın adını vereceklerdi (kendinden emin olma da bu kadar olur), bilmiyorum verdiler mi. Ama katılan herkesin kızının rap yıldızı olduğu bir klip hazırlamışlar. Kızınızın, sizin ve eşinizin resmini koyuyorsunuz, sonra oturup tatlınızı seyrediyorsunuz. Nedense bir türlü facebook'ta paylaşamadım, indiremedim de. Ben de klip oynarken tatlımın fotolarını çektim. Benim kızım yo yo yo diyen bir rapçi olmuş amanın. (Sevgili ayca şimdilik bu foto ile idare et, tekrar eklerim bir ara :)  ).



Bir ara oje kullanma alışkanlıklarımın değişmekte olduğundan bahsedip kokoş olmaya başlamam hakkında şöyle bir de yazı yazmıştım. 3 yıl sonra ne oldu peki? Kokoş bir kadına dönüşümüm tamamlandı. Artık dolabımda yok denecek kadar az açık renkli oje var, olanları da sürmüyorum zaten. Kırmızılardan sonra koyu pembelere, bordolara, sonra da siyah, yeşil, mor ve mavi tonlarına geçiş yaptım. Bir zamanlar beyaz ve uçuk pembeden başka oje sürmeyen bu kadının şu anda farklı tonlarda 3 mavi ojesinin olduğuna kim inanır? Ben bile zaman zaman inanamıyorum ama güzel de oldu be :) 

(bunlar ojelerimin bir kısmı bu arada, manikürcüde bile bendeki kadar oje yoktur :) )





18 Aralık 2012 Salı

Olmuyor TCDD olmuyor

Geçen yaz delirtmişti beni ve pek çok insanı TCDD. Şurada konuya biraz değinmiş, sonrasında hem yoğunluğum nedeniyle, hem de yapacak birşey olmaması sonucu sakinleşmem nedeniyle başka birşey yazmamıştım. Bu akşama kadarmış.

Geçen yaz Anadolu Otobanı üzerindeki Marşandiz köprüsünün Büyükşehir Belediyesi tarafından yıkılıp tekrar yapılacak olması nedeniyle YHT Ankara Garı'na ulaşamamıştı da 2 ay boyunca Sincan aktarmalı gidip gelmiştik. Çok sinir bozucu birşeydi çünkü 1 saat 15 dakikada Ankara'ya geliyor, ancak 45 dakikada gara ulaşamıyorduk. Bir de rezillik ki sormayın. İlk sefer Kıbrıs'tan ders dönüşüme denk gelmişti. Normalde Havaş'tan hemen gara yürüyerek 19:00 trenine yetişebilirken otobüsle Sincan'a gitmek gerektiği için ancak 21:00 trenine yetişebilmiştim. Kıbrıs dersi-finalleri bitti ama işe gidip gelme sorunu devam etti. İlk pazartesi gününü unutamam. Trenden inip Belediye otobüslerine binmeye çalıştık, ilk günün acemiliği ayakta gitmek zorunda kaldım. 45 dakika sıcakta elimde bilgisayar, ayrıca içinde kitap, makale vs olan çantam bir de bavul bozması kol çantamla bel ağrısından ölmüştüm. Sonrasında uyanıklaşıp ayakta gitmemeyi başarmıştım ama yine de rezillikti. İşe gitme sürem artıp, iş yapma sürem azalmıştı. Diyelim 16:00 trenine binmem gerekiyor, eskiden fakülteden 15:30'da çıkmam yeterli olurken artık 14:45 gibi çıkıp otobüse binmem, oradan da Sincan'dan 16:30'da kalkacak trene yetişmem gerekiyordu. Hava sıcak, yol uzun, sabahları bir de mesai trafiği derken kabus gibi bir 2 aydı. Bir kısmında izin alıp kurtarmıştım ama rezilliğin büyük çoğunluğunu çekmiştim.

O sinirle TCDD'ye feci bir de mail atmıştım. Bir kere en büyük salaklıklardan biri otobüse binerken bilet kontrolünün yapılmayışıydı. Maalesef Türk insanı biraz fırsatçı oluyor, trenle alakası olmadığı halde Sincan'dan otobüse binen çok oldu sanıyorum bu arada. Onlar yüzünden bize yer kalmadı, başka otobüs bekleyerek iş iyice geç kalmak ya da ayakta gitmek zorunda kaldık ama çözemediler elbette.

Mailde plansızlıklarından dem vurdum, en başta1:15 dakika diye başlayan yolculuk süresinin artık 1:45 olduğundan, böyle bir hizmet vereceklerse planlı-programlı hareket etmelerinin gerektiğinden vs. vs. bir sürü şeyden sert bir şekilde bahsettim. Haksız oldukları için sert ifadeli mailime çok kibar bir cevap geldi. Otobüs seferi sayısını artıracaklarını belirtip ilgim için teşekkür ettiler. Bir nevi yüzüne tükürseler yarabbi şükür deme vakası.

Peki aylar sonra neden coştum? Bu postu Sincan'da trenin içinde yazıyorum da ondan. 16:00 trenine yetişmek için gara gidince bir de baktım tren yok, hava kötü herhalde geç kaldı dedim ama elektronik panoda içinde "Sincan" kelimesi geçen bir yazı geçiyor. Bir de okudum ki bir aksama olmuş, bugünlük seferler Sincan aktarmalı yapılacakmış. Aynı kabus geri döndü anlayacağınız. Karayolu inşaatı sırasında birşeyler olmuş da yol kapanmış, yarına kadar böyleymiş. Yarın da böyle olmaz umarım dedim kendi kendime. 16:00 trenine yetişmek için 15:00'te kalkan servise binmek gerektiği için trenimi otomatikman kaçırmış oldum böylece. Söylene söylene 18:00 trenine bilet aldım, servisi beklemeye koyuldum. Engin tecrübem neyse ki işe yaradı da daha erken gelen bir servise binip oturacak yer bulmayı başardım. Bu sayede bu soğukta  Sincan'daki g.t kadar bekleme salonuna girebilen ve oturabilen şanslı insanlardan biri oldum.

Sonuç olarak hala Sincan'dayım. 18:00'de kalkması gereken ancak trafik ve şaşkınlık nedeniyle 18:45 olmasına rağmen hala kalkamayan trenin içinde vakit öldürüyor, yola çıkmayı ve yavrularıma kavuşmayı bekliyorum.

Bir de basiretsiz TCDD'ye mesajım var. Be gafil TCDD, ota boka mesaj yollarsın, ayrıca geçen 2 ay boyunca kayıtlarına almak ve dediğin üzere "gelişmeler ve yeniliklerden haberdar etmek için" trene binenlerden mail adresi topladın, veritabanındaki adreslere mail atıp bu durumu bildirmeyi hiç mi aklına getirmedin? Gar danışmadaki görevli saat 14'ten sonra haber geldiğini söyledi. Yine de mail atamaz mıydın? Halkla ilişkiler birimin yok mu?  Hala Sincan'dayım, açım ve geçen her saniyeyle çocuklarımla birlikte geçireceğim sürem azalıyor. Şimdiki anonsa göre de Ankara'dan gelecek servisi bekliyormuşuz. Daha bir süre buradayız anlaşılan.

Adında Habercilik kelimesi geçen bir bakanlığa bağlı olan TCDD'yi ve ilgili olan herkesi bir kez daha kınıyorum. Hatta içimden neler neler söylüyorum da buraya yazmaya terbiyem elvermiyor.

:(

 


17 Aralık 2012 Pazartesi

Pazartesi şarkısı - 30 ve kilo sorunsalı - ekleme

Madem istiyorsunuz, kilo güncellemesi yapayım. Bu aralar yediklerime dikkat ettim, fazla abartmadım. Hala yeterince su içmiyorum maalesef, eskisi gibi değilim elbette ama bunu çözemedim bir türlü, neyse. Pantalonumda hafif bir ferahlama vardı bir süredir ama tartıda görünen ağırlık bunu yalanlıyor gibiydi. Neyse ki yeni tartım hiçbir şeyi gözden kaçırmıyor. Dikkat etmeme rağmen 1 hafta-10 günde ancak 1 kilo kadar vermişim. Eski tartım olsa karalar bağlardım ama bu tartımda yağ oranımı görebildiğim için çok üzülmedim çünkü %8-9 arası bir yağ kaybım olmuş. Diyetisyene gittiğim zamandan biliyorum ki yağ kaybı direkt kilo kaybı olarak görülmüyor, yerine su ve kas kazanılmış oluyor. Sonuç olarak kiloda fazla oynama olmasa da bedende bir ferahlık, ferulago'da ise mutluluk oluşuyor. Ve yine diyetisyenimden biliyorum ki 1 kilo yağ kaybı 2-2.5 kilo kayba eşdeğer. Bu durumda 100'de 8 dersek, 70 kiloda 5.6 kiloya tekabül eder. Elbet tartıda bu kadar kaybettiğimi de göreceğim. Yavaş yavaş ama olsun, yeter ki kalıcı olsun gidişleri.

Yazmayı unuttum, kilo verme yolunda yaptığım önemli bir değişiklik var, öğle yemeklerimde aslında doymadığımı farkettim. Kilo vereyim diye diyet bisküvi-peynir falan geçiştiriyormuşum meğerse. Sonrasında trene binerken acıktığım için simit, kan şekerim daha da düştüyse kek falan alıp yiyordum. Öyle olunca da abur cubur şişiriyor puf gibi. Şimdi ne yapıyorum peki? Evden yemek getiriyorum. Bakliyatlar süper oluyor mesela. Yeşil mercimek, nohut, fasulye, yanında bir dilim ekmek, yaşasın yemek yemek. Böyle yiyince     akşam eve gidene kadar acıkmıyorum, aç olmayınca  evde ne deli gibi yemek yiyorum ne de sonrasında tatlı çikolata. Doğru yolu buldum galiba.

Bugünkü şarkımız Fransızca bir şarkı. Beni tanıyanlar bilir, Fransızların şarkı söylememesi taraftarıyımdır ama 2 şarkı var ki Fransızca olmalarına rağmen tahammül edebiliyor, hatta ötesine geçerek seviyorum. İşte onlardan biri. 

İyi haftalar.


14 Aralık 2012 Cuma

Hokale

Hokale bizimkilerin dilinde hoşçakal demek. Papağan gibi her kelimeyi kapıp söylüyorlar ama  bazen böyle dilinin dönmedikleri de oluyor. Günaydın yerine de alternatif birşey söylüyorlar mesela ama favorim hokale. Bir de el sallamıyorlar mı bunu söylerken, bayılıyorum.

1-2 gündür gece yatmamız sorunlu. Gündüz gayet güzel yataklarında uyuyan çocuklar gece 11 oldu mu hala uyanık ve oyun oynamak derdinde. En son oyunları kızımın yere yatması, oğlumun ayaklarıyla üzerine basıp  mide, göğüs, artık neresine denk gelirse sıçramaya çalışması. Babalarıyla ben gözlerimiz pörtlemiş halde noluyor böyle diye delirirken veletler kıkır kıkır gülüyor, olacak şey değil. Gözlerinden uyku akan çocuklar gece saat 11'de hala uyumamış olunca anne biraz deliriyor. Özellikle 2 gündür toplamda 3-4 saat uyuyan bir anne bayağı irite oluyor ama çocukların umurunda değil. Dün gece artık daha fazla dayanamayıp arabaya götürmek zorunda kaldım. Anında  uyudular. Madem deli gibi uykunuz var yatağınızda uyusanıza. Yok, yarından itibaren arabayı kaldırıyorum. O mutfakta durdukça ve bunlar mutfakta durduğunu bildikçe olmayacak bu iş. Ya da dertleri benimle. Beni daha fazla görmek için mi uyumaya direniyorlar bilemiyorum ama perişan oluyorum, sinirlendikçe çocuklara bağırıyorum, sonra üzülüyorum, bir kısır döngü içindeyim. Bakalım yarınki planım işe yarayacak mı? Çocukları ayırmak da istemiyorum, ne yapacağımı şaşırdım.

Neyse, çözerim umarım.

Hokale...

11 Aralık 2012 Salı

Aaaaaaaaa!!

Yarın 12 Aralık ama hiçbir yerde "12/12/12 tarihinde evlenmek isteyenler nikah dairelerine koşarak coştular" gibi bir haber okumadım/görmedim. Medya 21 Aralık'a çok takılıp bunu atladı mı yoksa ben mi kaçırdım?

Acaba 12/12/12'de Şirince'de nikah mı tazelemeli?

:p

10 Aralık 2012 Pazartesi

Bugün öyle mutluyum ki - Pazartesi şarkısı 29

Dün gece oğlum üstümde, kızım yanımda uyuduk, çok mutlu oldum. Ne ki, biz hep birlikte yatıyoruz diyenler için şöyle ifade edeyim:

Biz hiç çocuklarla yatmadık şimdiye kadar, hep park yatağında, ana kucağında yattılar, kendi yatağımıza hiç almadık. Öyle olunca çocuklarda anne-babayla yatmak gibi bir alışkanlık gelişmedi. Yanlarında yatalım dediğimizde kalk dediler (kendi dillerinde tabii ki), sabah uyanınca yanımıza gelip yatağa çıkıp yanımızda uyumadılar. Hala arabada sallayarak uyuttuğumuz için başka türlüsünü hiç bilmedi yavrucaklar. Ama 4 gündür uyku düzenleri değişmeye başladı. Öğlenleri artık yatağımızda uyuyoruz. Annemlerle birlikteyken daha sorunsuz uyuyorlar aslında ama haftasonları ben ve kocam varken herhalde bizle vakit geçirmek için yatmamak için direniyorlar. Biraz daha uzun sürse de haftasonu öğle uykularında yatağımıza yatabildik. Cumartesi gecesinden sonra dün geceyi de yatağımızda uyuyarak tamamladık. Önce çocukları  evdeki herkesin sabah da evde olacağı konusunda ikna ettim, sonra üzerimizdeki hırkaları çıkarıp sabah tekrar giyeceğimiz konusunda teminat verdim, oğlum kucağıma gelmek istedi, beni devirdi yere ve gayet güzel üstüme yerleşip kafasını koydu. Nasıl şaşırdım anlatamam, dediğim gibi daha önce hiç böyle birşey yapmamıştı. Kızıma "sen de gel yanımıza" dedim, o da gelip yanıma yattı, bir kolumla da kızıma sarıldım. Kızım yanımda, oğlum üzerimde hepimiz uyumuşuz. Yarım saat sonra kocam geldi de gördü halimizi, o da inanamadı.

Sonuç olarak bu yatakta uyuma işini çözüyoruz galiba. Bir de dediğim gibi dün geceden beri çok mutluyum :)

Pazartesi şarkımız yine eskilerden gelsin, coştursun. Pat Benatar söylüyor (hastasıyım kendilerinin) - All fired up



9 Aralık 2012 Pazar

Galiba oluyor

Bebeklerim artık büyüyor (artık bebek değiller aslında ama bebeğim demeye bayılıyorum, hele oğlum da kendince bebeğim diye karşılık vermiyor mu, eriyorum). 3 gündür gündüz uykularına yataklarında yatar oldular. Bu öğlen biraz kavga dövüş oldu aramızda ama olsun, yataklarında yattılar sonunda. Akşamları ise arabada uyumaktan vazgeçmiyorlardı. Bu akşam onu da deneyelim dedik. Oğlum önce uyuyacak gibiydi ama sonra kızım azdırdı, birlikte oraya koş, buraya koş, kardeşini ittirip yine koş gibi bir oyun oynamaya başladılar, tabii uykusu kaçtı oğlumun. Arada beni uyutup odalarını dağıttılar, uyku saatleri iyice sarktı böyle olunca da. Artık tamam, oyun bitti uyuyalım dedik, mamalar içildi, kocam kızımızı aldı, ben oğlumuzu (iki çocuk olunca tek ebeveyn yetmiyor haliyle), ama oğlum araba diye tutturup ağlamaya başladı. Ağlaması içimizi parçaladı, hatta kocam "boşver arabada uyusun bu gece de" dedi ama karşı çıktım. Bir kez taviz verirsek hep veririz diye ısrar ettim. Kocam kızımın yatağında, biz kah oğlanın yatağında kah yerde, kah ağlayarak kah etrafa bakınarak uyumaya çalıştık ve nihayet uyuduk. Çok geçe kalmasaydık belki daha rahat olurdu, darısı ve daha erkeni yarın akşama artık. Belki böylece yatakta uyunması gerektiğini anlarlar da geceleri (öğlen uykusunda kesinlikle düşmüyorlar uzun süredir) de yataklarında geçirirler :)

7 Aralık 2012 Cuma

Ondan bundan

Çelişkiler dünyasında yaşıyoruz. Dün farkettiğim bir şeyi paylaşmadan edemeyeceğim. Fakültenin karşısında bir türkü evi var. Neden olmasın ki? Adına hiç dikkat etmemişim düne kadar. Yaman bir çelişki gördüm çünkü mekanın adı "Malibu Türkü Evi". Malibu adlı bir gece kulubü olsa anlarım ama türkü evi? Saçma geldi bana :)

Geçenlerde istasyona yürürken ara sokaklardaki evlerden birinin bahçe kapısına asılan bir yazı dikkatimi çekti. Keşke fotoğrafını çekseydim sizler için. Trene geç kalmayayım, akşam dönüşte çekerim dedim ama akşam geçtiğimde yerinde yoktu. Evsahibi bahçe kapısının önüne aynen şunları yazmıştı "o. çocuğu neden buraya çöp döküyorsun, çöp kamyonu bu sokağa giremiyor". Yazıda ne var diyeceksiniz, birşey yok elbet ama orijinal olan yazı stiliydi. O kadar güzel bir yazıydı ki ben şimdiye kadar bu kadar güzel yazılı bir küfür görmedim. Sanki güzel yazı dersinde gibi hissettim kendimi, hayranlıkla bakakaldım. Keşke fotoğrafını da çekebilseydim. :)

Kilo konusuna gelince, madem şikayetiniz yok yazayım, aynı tas aynı hamam. Dün öğlen pide (ama az) akşam da dürüm döner yemek zorunda kaldım. (Nasıl bir zorunluluktur bu, sanki yemesem dünyanın sonu gelecek gibi konuşuyorum). Vücudu ara sıra şaşırtmak lazım değil mi (gerçi pek şaşırmış gibi değildi). Özellikle dünkü derste yağların oksidasyonunu vs. anlattıktan sonra gidip pide yemem çok hoş oldu. Ben ki diyetisyene gidip fevkalade inceldiğim zamanlarda kocaman bir sandviç veya kocaman bir dilim pasta almak için  önümde sıra bekleyen tombik kadınların arkasından "abla ne yapmışsın kendine, yemesen keşke" diyerek jedi etkilemesi yapmaya çalışırdım, şimdi yolunu kaybetmiş Anakin Skywalker'a döndüm. Neyse, yarından itibaren su içmeye başlıyorum. Yarım saat önce kızım uyandığında içmiştim, şimdi yatmadan bir bardak daha içeyim. Haydi bakalım.

4 Aralık 2012 Salı

Utanmayı geçtim, artık nefret etmeye başladım kendimden

Farkındaysanız diyetim hakkında tek kelime yazamıyorum ne zamandır. Sağdaki lilyslim'i de güncellemiyorum (daha doğrusu güncelleyemiyorum).

Neden?

Çünkü tek gram veremedim bir türlü. Diyetisyene gittiğimde 10 kg'dan fazla veren ve çoğu yağdan gittiği için 15 kg vermiş gibi görünen ben zayıflayamıyorum.

Nedenleri var elbet.

Sizleri de kendi kilo kaosumla meşgul ediyorum farkındayım, kusura bakmayın. O yüzden bu artık bu konudaki son yazım olacak.

O zaman neydim, şimdi ne oldum peki?

1) Diyetisyene giderken 2 haftada bir kontrolüm vardı. Öğretmenim ev ödevimi kontrol edecek diye daha fazla dikkat ediyordum.

2) Daha iradeliydim. Diyetimin dışına kesinlikle çıkmıyordum. Şimdi ise hep bir bahanem var, dönem itibariyle canım tatlı, çikolata çekiyor, evde birşeyler olunca can çekiyor, hava soğuyunca vücut izolasyon için yağ depolamak istiyor dolayısıyla tatlı ve yağlı şeyler yedirmek istiyor bünyeye (vücutta yeterince yağ deposu var ama yetmiyor nedense yuh be), birisi birşey yapmış oluyor, yemesem ayıp oluyor, anlayacağınız bahane çok.

3) Diyetisyen korkusuyla su içiyordum, şimdi içmiyorum. Zaten en büyük nedenlerden biri de bu. Ben ki biyoloji dersi veriyorum, enzimlerin çalışması, yağların yakılması için su varlığından bahsediyorum, yağların parçalanıp atılabilmesi için bol miktarda su içilmesi gerektiğini biliyorum ama içmiyorum işte.

Yazın hep İstasyon-Ev arasında yürüyordum. Şimdiyse palto, çizme vs derken üzerimdeki ağırlık arttı, elim kolum zaten hep bilgisayar-makaleler-kitaplarla dolu oluyor, bu ağırlığı artık kaldıramayıp kolayca yoruluyorum, yorulunca yürümek istemiyorum, hareketsiz kaldıkça daha beter oluyorum. Kısır döngüye girmiş bulunuyorum.

Yürürken telefonla konuşacak olsam yine nefes nefese kalıyorum, fazla yattığımda belim ağrıyor, bunların tümünün üstümde taşıdığım fazladan 10-15 kilo olduğunun farkındayım ama hiçbir şey yapmıyorum.

Dediğim gibi artık kendimden utanma safhasını geçip nefret etme evresine girdim.  Ama bana en çok dokunan yeni tartının gösterdiği yağ-su-kas oranı. Bir de (daha da beteri) her gün yaklaşık 10 kilometre kadar yürüyen kocamın gün geçtikçe gözümün önünde erimesi. Yağ oranı %16'ya düşmüş (ben kaç katıyım yazamayacağım bile), kilosu deseniz aramızda sadece 3 kilo kalmış. "Sana yetişiyorum" dedi bana geçen gün. Bu laf nasıl dokundu anlatamam. İnsanın kocasından kilolu olması korkunç bir şey. Artık bu da beni motive etmezse hiçbir şey edemez (kötü niyetle söylemedi biliyorum, bu kadar üzülmeme anlam veremiyor zaten, ben seni kilolu olsan da seviyorum diyor hep).

Ama yine de olmaz. Sağlığı vs. haydi bıraktım, yalnızca bu laf yüzünden bile zayıflamam lazım. Hamileyken bile bu kadar değildim ben, ne yaptım kendime böyle.

Kocaman bir yeter artık diyor ve diyetle ilgili son yazıma son veriyorum.


YETERRRRRRRR!




3 Aralık 2012 Pazartesi

Kış kışlığını yapacak mı? - Pazartesi şarkısı - 28

Artık havalar soğuyacak dediler. Hava durumuna baktım, gerçekten de yarında itibaren 8-9 derece düşüyormuş. Benim melekler yataklarında başladıkları uykularına halının ve parkenin değişik kısımları üzerinde devam ediyorlar ve üzerlerinin örtülmesini de pek istemiyorlar nedense. O yüzden yere battaniye, yastıklar vs. serip duruyorum üşümesinler diye. Umarım gecenin soğuğundan çok fazla etkilenmezler ya da etkilenirler de yataklarında yatmayı öğrenirler artık.

Sabah feci bir yağmurla uyandık Eskişehir'de. İç karartıcı, karanlık bir hava vardı. Facebook'ta İstanbul'dan bir arkadaşımın "güneşli bir güne merhaba" yazısını görünce sinir olmadım da değil hani. Ankara'ya yaklaştıkça kararmış gökyüzü açıldı, güneş çıkmaya başladı. Yağmur buradan mı bize gelmişti yoksa Eskişehir'den Ankara'ya mı gelecek göreceğiz artık.

Bilimsel açıdan çok parlak geçmeyen bir haftasonundan sonra (büyük bir miktarı temizlikle vs. geçti, banyom reklamlardaki iğrenç banyolara dönüşmeden müdahale etmem gerekiyordu, kullandığım kimyasallar nedeniyle  sonunda yoğurt yemem gerekti ama olsun, şimdi Mr. Muscle gelmiş de gitmiş gibi) gelelim pazartesi şarkımıza.

Yılların grubu Scorpions'dan yavaş başlayıp günün dinamiğine göre devam eden bir şarkı ekleyelim. Coming Home.

Hatta hızımı alamayıp son ve galiba en sevdiğim albümlerinden bir şarkı daha ekleyeyim dedim ama hepsi birbirinden güzel hangisini seçeyim bilemedim bir türlü. Bence siz şu şarkıyı dinleyin, sonra da hız kesmeyip tüm albümü dinleyiverin - You're loving me to death.

İyi haftalar hepinize.







1 Aralık 2012 Cumartesi

İspiyoncu İnternet Tarayıcısı

Bir süredir internet tarayıcısı olarak kullandığım Internet Explorer'dan vazgeçip Google Chrome kullanmaya başladım. (Hey gidi günler hey, eskiden Netscape kullanırdım da IE'ye geçmiştim daha iyi ve hızlı diye). Google nedense daha pratik ve hızlı gibi geldi bana. Neyse. Ancak bir özelliği var ki beni gıcık ediyor. IE'de de bu özellik var mıydı hatırlamıyorum, belki onda da vardır.

İnternetten çok alışveriş yaparım. Hiç olmadı değişik neler var, piyasaya göre nasıl, yeni ne ürünler çıkmış diye baktığım da olur. Ama bir süredir hangi siteden ne baktıysam daha sonra başka websitelerinde dolaşırken kenarlardaki banner tarzı reklamlarda girdiğim siteyi ve baktığım ürünlerin reklamını görüyorum. Kardeşim, neden beni etrafımdaki insanlara ispiyonluyorsun, gizli kapaklı bir iş yapamayacak mıyım ben? Belki kocama hediye baktım bir yerde, ya da orkid falan aldım bir siteden, sana ne, insanların gözüne gözüne sokmasana. Ayıp denen bir şey var ama.

26 Kasım 2012 Pazartesi

Olaylı yurtdışı kongremiz - 3 ve Pazartesi şarkısı 27

Haftasonu ev işleri açısından oldukça verimli geçti. Kocamla uzun süredir yapmamız gereken işleri hallettik, eski eşyaları elden geçirdik, yazlık kışlık ayrımı yaptık, yine bir sürü giysiyi birilerine verilmek üzere ayırdık. Bebeklerimizin küçülenlerini de tekrar elden geçirdik (daha önce Van'a da göndermiştik ama ikiz olunca çok birikiyor nasıl olsa), yetiştirme yurdundaki kardeşlere götürmek üzere güzelce tasnifledik.

Blogumdaki biriken yorumları da yayınladım, cevapladım, takip ettiklerim listeme eklemeler yaptım. Akademik açıdan verimsiz geçti ama olur öyle, hafta içi açığı kapatırım.

Gelelim yazımızın son bölümüne.

Budapeşte uçağındaydık en son. En son bilet karmaşasından sonra "demek ki Macaristan'a gelmemiz, Budapeşte'yi görmemiz gerekiyormuş" diyorduk. Hala da aynı fikirdeyim. Daha önce buraya gelen bir arkadaşımdan bir gün içinde nerelere gidebileceğimiz hakkında bilgi de almıştım ama pek olmadı, neyse.

Uçaktan indik, bavulumuzu beklemeye başladık. Bavulunu alan gitti, bant durdu. Biz aval aval etrafa bakınırken bant tekrar çalışmaya başladı. Oh neyse ki dedik ama bizim bavul yine gelmedi. Bizim gibi bekleyen birkaç kişiyle birlikte öylece kalakaldık. Çelebi Yer Hizmetlerine gidip bavulumuzun gelmediğini bildirdik. Çok sık olan birşeymiş meğerse, İstanbul'da kalmıştır, yarın sabahki uçakla yollarlar merak etmeyin dediler. Form doldurduk, kaldığımız otelin adresini yazdık ve elimizi kolumuzu sallayarak havaalanından çıkıp otelimizin yolunu tuttuk. Yapacağımız başka birşey de yoktu zaten. İnternetten takip edebileceğimiz bir adres ve numara verdiler. 

Otelimize gidip onlara da durumu anlattık. Meğer onlar da duruma aşinaymış, "gece 3'te bile geldiği oluyor, gelince sizi uyandıralım mı" diye sordular. Bunu da duyunca içimiz daha da rahatladı, bavul için endişelenmeyi bırakıp kendimizi Budapeşte gece hayatına attık.

Ertesi sabah uçağın geliş saatinden itibaren hem telefonla Çelebi yer hizmetlerini aramaya hem de internetten bakmaya başladık duruma. Ama bavulumuz sabah uçağından çıkmadı. İnternette bavulun yeri henüz bilinmemektedir gibi bir ifade de görünce iyice telaşlandık. Telaşla Budapeşte havalimanını, Türkiye'de İzmir ve İstanbul kayıp bagajı, orayı burayı ara derken bir sürü telefon görüşmesi yapmak zorunda kaldım. Nasıl olsa kart alır telefon ederiz diye yurtdışı konuşma paketi de almamıştım işin kötüsü. Bavul belki akşam uçağıyla gelir diye kendimizi avutalım dedik ama internetteki "bavulun nerede olduğu hala araştırılıyor" yazısı yüzünden midemiz bulanmaya başlamıştı. İşin kötüsü ertesi gün Graz'a gitmek üzere trene binmemiz gerekiyordu. Biz yola çıkana kadar gelmesini umut ederek kendimizi yine dışarıya attık ama kafanız başka yerdeyken bir yerleri gezip görmeye çalışmak da pek verimli olmuyor. Üstelik bir dımdızlak ortada kalma durumu vardı. Herşeyimiz bavulda kaldığı için iç çamaşırından diş macununa kadar aklınıza gelen herşeye ihtiyacımız vardı, üzerimizdeki giysiler de kirlenmeye başlamıştı. Çaresiz tarihi yerleri gezmek yerine kendimizi alışveriş yapmak için mağazalara attık. İnsan bavul gelir umudu taşıdığı için fazla birşey de almak istemiyor ama almanız da gerekiyor, çok değişik bir durum. 

Bir de süpermarket gibi birşey bulamadık Budapeşte'de. Zor bela bir yerde bulduk da akşamüstü diş macunu, diş fırçası falan alabildik. Serinleyen gece için hırka, kirlenen tişörtlerimizin yerine idare eder tişört falan derken akşamı bulduk. Bavul hala gelmemişti. Yine bir sürü telefon görüşmesi yaparak yeni adresimizi bildirip bavulumuzun Graz'a geleceğini ümit etmeye başladık.

Budapeşte kısmı neyse de Graz'da kongreye katılmam, bunun için de biraz daha turist gibi görünmeyen şeyler giymem  gerekecekti. Ama bavul akşam uçağıyla da gelmedi ve biz ertesi gün yine elimizi kolumuzu sallayarak bizi Graz, Avusturya'ya götürecek trene bindik. Durumun  tek güzelliği bizi yavaşlatacak bir bavulumuzun olmamasıydı. Graz'daki otelimizi bavul taşımak sorun olmasın diye istasyon yakınından seçmiştik, gerek yokmuş bu durumda :)

Sonuç olarak bavul Graz'a gelmeyince biz artık deodoranttan yüz kremine, iç çamaşırından kazağa, makyaj malzemesinden tıraş malzemesine, pantolondan aklınıza gelecek her türlü ıvır zıvıra kadar pek çok şey almak zorunda kaldık. En kötüsü de yanımızda reçete falan olmadığı için kocama tansiyon hapı alamadık, sadece ağrı kesici alabildik eczaneden.

5. güne girmiştik ki müjdeli haber geldi, bavulumuzu bulmuşlardı. Bir öğleden sonra otelimizde bulduk kendisini. Bu arada biz ekstra aldığımız giysiler vs için küçük bir bavul daha almıştık zaten. Graz'dan Viyana'ya iki bavulla döndük ve oradan da Türkiye'ye. (Gezip gördüklerimizi bilahare yazarım, bu yazıyı şişirmeyelim). 

Sonuç olarak alışveriş yapacaksanız engin bilgimle yardımcı olabilirim sizlere. :)

Zaten bir uçak bileti zarardaydık, bir de bunlar tuz biber oldu. Kimle konuşsak THY'nin bunu hep yaptığını, bavulumuz bulunduğu için şanslı olduğumuz söylendi. Sonuçta kabaran kredi kartı ekstresi, 370 TL gelen cep telefonu faturası ile atlatmış olduk. THY'den tazminat isteyin diye akıl verdi pek çok kişi. Zaten görüştüğüm yetkililer günlük 50  dolar verebileceklerini söylemişti ama benim yaptığım harcamayı karşılamıyordu tabii (iç çamaşırından kazağa kadar aklınıza gelecek herşeyin masrafını (üstelik yurtdışında oldukça da pahalı) 2 kişilik olarak siz hesaplayın.

Neyse ki aklıma kredi kartımın sigorta özelliği gelmişti. Miles and Smiles kartım yenilendiğinde ekinde bir kitapçık gelmişti, üşenmemiş okumuştum. Aklımda kaldığı kadarıyla bir gecikme sigortası mı ne olacaktı. Web sayfalarına girip kontrol etmiştim, platinum  kartım olduğu için (aidatı daha yüksek diye platinum'a çevirdiler diye hayıflanmıştım ben de) bagaj gecikme sigortam varmış meğerse. Saat başı 80 Euro olmak üzere en fazla 12 saate kadar ödeme yapıyorlarmış. Bu durumda 960 Euro almaya hak kazanmış oluyordum. Ama uçak biletlerinin veya otel konaklamalarının tamamının Miles and Smiles kartıyla ödenmesi gerekiyormuş. Hemen İstanbul'u arayıp durumu teyit ettirdim, ama görüştüğüm hanım bagajın mutlaka gelmesi gerektiğini ve buna ilişkin yazılı bir belge almam gerektiğin, bavul kaybolursa sigorta kapsamına girmeyeceğini ısrarla vurguladı. O yüzden bavulumun 5. gün gelişine pek sevindik. 

Türkiye'ye dönünce hemen gerekli evrakları toparlayıp sigorta şirketine yolladım, sonrasında durumu takip ettim ve en nihayetinde geçen hafta belirtilen paraya kavuştum. Şişen kredi kartımızı bir nebze olsun ferahlatabildik böylece. 

Sonuç olarak çok süründük, sefil olduk, moralimiz bozuldu ama hayır görünende şer, şer görünende hayır vardır dedik. 

Bundan sonra ne yapacağız? Bavul yine bir yerlerde kalsın da geciksin diye dua edeceğiz ve tansiyon ilaçlarımızı vs. yanımızdaki çantaya alacağız.

Siz de kredi kartınızın kapsadıklarını bir elden geçirin bence, haklarınızı vs. öğrenin.  Ne zaman nerede gerekeceği hiç belli olmaz değil mi?

Pazartesi şarkımız mutlulukla ilgili birşey olsun. REM'den Shiny Happy People 



23 Kasım 2012 Cuma

Ortaya karışık

Bugünü ve haftasonumu blogumun bitmeyen işlerine ayırdım. Kongre yazımın devamı ve sonu için pazartesini beklemeniz gerekecek yani. Bu aralar resmen aylardır bekleyen yorumlarınızı yayınlayıp cevap yazacağım. Yani eğer yorumlarınız için "bana mail ile bildir" gibi birşey işaretlediyseniz ve birden bire posta kutunuza aylar önce yazdığınız hatta yayınlanmadığı için yazdığınızı bile unuttuğunuz yorumlar ve cevapları gelirse şaşırmayınız, ferulago nihayet çalışmaya başladı.

Dün tartım geldi, moralim bozuldu. Meğer benim eski tartım yarım kilo eksik tartıyormuş (belki de daha fazla). Bu tartım süper, yaş, cinsiyet ve boyunuzu giriyorsunuz, size yağ, kas, su oranını ve günlük almanız gereken kalori miktarını veriyor. Diğer dandik tartılar gibi mi acaba diye düşünmüştük ama tartı üzerinde hamilelerin ve kalp pili olanların kullanmaması gerektiği şeklinde bir uyarı var, gerçekten de bir elektrik akımı veriyor demek ki vücuda. İlgilenenler için kendisi Fakit Terro. Ben hizlial.com'dan 67 liraya almıştım, şu anda aynı yerdeki fiyatı 76 olmuş, hepsiburada.com'da ise 89 lira. Belki daha ucuza da bulabilirsiniz.

Tartı ararken bir de bluetooth bağlantılı bir tartı görmüştüm. Bluetooth sayesinde kilonuzu ve diğer bilgilerinizi direkt olarak bilgisayara gönderip oradaki programda size kilo verme programı vs. falan yapıyormuş. Gereksiz buldum kendisini, çok da pahalıydı, benim yavrular ortalarda kıracak eşya ararken almaya da gerek duymadım.

Bu nedenle kilo girişimi yine pazartesiye bıraktım. Dikkat ettiğini sanıp sonrasında kilo verememiş olduğunu görmek çok sinir bozucu, 2 gün daha izin verin bana (belki bu arada veririm 1-2 gram daha ) :)

Cuma gününü slow bir şarkıyla kapatalım, haftanın yorgunluğuna ve rehavetine uygun olsun. Yine eskilerden geliyor.  Dokken - In my dreams





22 Kasım 2012 Perşembe

Olaylı yurtdışı kongremiz -2

Kilom hakkında hiçbir güncelleme yapamadım biliyorum. Dikkat etmediğimden değil, tartılamadığımdan. Evdeki dijital tartıma bir haller oldu. Her çıktığımda farklı birşey söylüyor, 5-10 kez çıkıp ortalama almam gerekiyor neredeyse saçma sapan şekilde. Pili bitiyor olabilir ya da çocuklar oradan oraya taşıyıp çat çut yerlere vurdukları için kafayı yemiş olabilir. Neyse, sonuç olarak yeni bir tartı aldık internetten. Yağ-su-kas oranını söyleyenlerden ve kalori hesabı yapanlardan. Ama tedarik süreci çok uzun sürdü, ben de bu yüzden aksattım. Bu aralar gelir ben de kendimi bilmeye başlarım sanıyorum.

Gelelim yazı dizimin ikincisine. En son aklımıza birşey geldi demiştim. Madem Viyana'ya birlikte gidemiyoruz, o zaman birlikte gidebileceğimiz ve Viyana'ya yakın olan bir yere gidelim, oradan trenle geçelim dedik. Bratislava en yakın yerdi ama THY uçuşu yoktu. Biz de Budapeşte'de karar kılıp hemen bilet araştırmaya başladık. Hatta ben diyordum ki nasıl olsa benim biletim var, İzmir'den İstanbul'a giderim bu biletle. İstanbul'dan Viyana uçağına binmem, onun yerine Budapeşte'ye tek bilet alırım, dönüşte de normal planımızda olduğu gibi Viyana'dan binerim. Hem o biletim tamamen yanmayacaktı, hem de daha az zararla kapatabilecektim. Öncesinde dilim yandığı için bu sefer müşteri temsilcisine danışayım dedim - iyi ki de demişim. Eğer biletimle Viyana'ya gitmezsem off-load durumuna düşüyormuşum, sistem Viyana'ya giden uçakta olmadığım için dönüş uçağına binmeme izin vermiyormuş. Viyana'ya başka şekilde ulaşmam önemli değilmiş, bilet kuralları gereği durum böyleyken böyleymiş. Elim bir kez daha böğrümde kaldı resmen. Kocam da "eehhhh, yeter ama, yak o bileti boşver gitsin, al yeni bilet Budapeş'te üzerinden" dedi. Bu sefer de kocama refakatçi bileti bulamadım yine. Artık iyice içim şişmişken bari kendime ücretsiz bilet almaya çalışayım dedim. Son durum itibariyle yaktığım biletin İzmir-İstanbul bağlantısını kullandım, gerisini boşverdik, İst-Budapeşte için yeni bir bilet aldım, dönüşümü de Viyana'dan ücretsiz biletle (vergi ödeyerek) ayarladım. Neyse ki Budapeşte biletleri daha ucuzdu ve dönüşte de kampanya vardı (yine iade edilemeyen bilet olarak). Bu sefer kesin gideceğiz diye aldım iadesiz bileti, olsun varsın artık dedim. Yine de olabilecek en az zararla kapatırız belki durumu diye sevindim. Budapeşte'den Graz'a tren bileti aldım. Hayatım hızlı trende geçiyor zaten, burada da hızlı trene binecektik, ne güzeldi. Artık gitmeye hazırdık.

Arabaya atlayıp çocukları Dikili'ye annemlere bıraktık. Denize gireceğiz diye kafaya koymuştuk, şansımıza çok soğuktu ama yine de girdik. Ertesi gün ağbim bizi Aliağa metro durağına bıraktı, oradan havaalanına geçtik, yurtdışı çıkış harçlarımızı yatırıp biletlerimizi bastırdık. Benim Viyana uçuşunu iptal edip Budapeşte'ye çevirdiler. Bavulumuzu yollayıp yanımıza sadece fotoğraf makinesi çantamızı ve posterlerimizin olduğu bazukayı alıp uçağa bindik. 

Atatürk Havalimanındaki free shop'u bilirsiniz, Ankara'nın esamesi okunmaz onun yanında. Oh oh oh, uçak saatine kadar gezer dolaşırız, kocama yıllardır ballandıra ballandıra anlatırdım, nihayet gösterme imkanım da olacak derken bir türlü İstanbul'a inemedik. Tören uçuşları varmış (ne töreniyse artık, 30 Ağustos olsa anlarım), iniş için sıra bekliyormuşuz. Tekirdağ taraflarında tur ata ata bir hal olduk, nihayet Budapeşte uçağının kalkışına kısa bir süre kala inebildik. Free shop gezintisi de yalan oldu tabii. Uçağa binmek üzere otobüse bindiğimizde hala vaktimizi harcadıkları, bizi free shop'tan mahrum ettikleri için somurtuyordum.

Keşke tek derdimiz bu olsaydı. Daha çekeceğimiz varmış :)

3. ve son yazıda buluşalım

18 Kasım 2012 Pazar

Çamaşırcı geldi hanıııımmmmm ve Pazartesi şarkısı 26

Pek heyecanlıyım bugün. Sabahtan KPDS sınavına girdim ama heyecanımın nedeni bu değil. Sınavdan sonra çocukları anneme emanet edip Espark'a gitmeye karar vermiştik kocamla. Çamaşır makinemi artık değiştirmek istiyordum, bir miktar araştırma yapmıştım zaten ama bir de gidip MediaMarkt'a bakalım demiştik. Şu anda kullandığım makinem Vestel. Evlenirken almıştık, en alt modelin bir üstüydü yanlış hatırlamıyorsam. Çok uçmayalım, ihtiyacımızı görsün yeter demiştik ama zaman içinde ihtiyaçlar değişiyor elbette. Makinem dijital ekranlı değil, bu nedenle kalan süreyi falan göremiyorum, özellikle evden çıkmamız gerektiğinde ne kadar beklememiz gerektiğini bilmemek gıcık ediyordu insanı. Ama bu çok da önemli bir sorun değil tabii. Çalışacağı saati ayarlayabildiğim, böylece işten geldiğimde çamaşır yıkamak yerine ben yokken yıkanan çamaşırları asabilmek isterdim mesela, ama bu da çok önemli bir eksiklik değildi, idare ediyordum.

Asıl sorunlardan biri makinede çocuk kilidi olmamasıydı. Özellikle oğlum vııınnn makinesine pek meraklı, tuşlara basmak düğmeyi çevirmek çok hoşuna gidiyor. (Bulaşık makinesi ise her ikisinin ilgi alanı, onu da değiştirmek gerekecek anlaşılan). Bundan başka asıl önemli olan husus elektrik faturasının oldukça yüklü gelmesiydi. Çocuklar büyüdükçe kirlenen çamaşır, örtü, çarşaf, giysi vs. de doğru orantılı olarak artıyor. Haftasonları en az 3 posta çamaşır yıkıyorum. Bu durumda makineyi tasarruflu bir modelle değiştirmekten başka şansımız da yok gibiydi. Tabii bir de bu çamaşırların vs. ütülenmesi var. Ütümden de memnun değildim. Tefal almıştım evlenirken, bir kere bozuldu, tamire gitti. Çok fazla su tüketen, çok iyi ütülemeyen bir üründü maalesef. Önce onu değiştirdim, Braun Texstyle aldım. Gönlümde buhar kazanlılar vardı ama çocuklardan kurtaramam diye normal bir model olsun bari dedim. Neyse, gidip makineleri inceleyelim dedik. Aklımda Samsung'un ecobubble özellikli modeli vardı. %70 tasarruflu, seramik rezistanslı, elmas kazanlı bir model beğenmiştim. Fiyatı da oldukça uygundu. Gittik görüştük, özelliklerini dinledik, diğer Samsung modelleri ve diğer markalarla karşılaştırdık, yine de şimdi almayalım, biraz daha sonra alalım derken 3 ay ertelemeli 10 ay taksit yaptıklarını duyunca haydi alalım da tasarrufa bir an önce başlayalım dedik. Sonuç olarak makinem yarın gelecek. Kurulumu da herhalde öbür gün falan olacak. Haftasonu 3 posta yıkamıştım zaten, bir de bugün eve dönünce yıkayayım diyordum ki yeni makinemi beklemeye karar verdim. Bakalım nasıl yıkayacak. Çok heyecanlıyım :)

Bugünün şerefine pazartesi şarkısı erken gelsin bari. Geçen haftayı Marilyn Manson ile açmıştık, yine ondan devam edelim diyorum. Depeche Mode'un pek sevdiğim bir şarkısını cover yapmışlar, bakalım siz nasıl bulacaksınız. Personel Jesus.



15 Kasım 2012 Perşembe

Olaylı yurtdışı kongremiz 1 - bir de perşembe şarkısı olsun haydi

Hayır görünende şer, şer görünende hayır var derler ya, çok inanırım bu lafa. Umarım hep iyilerle, iyiliklerle karşılaşırız derim hep. Bugünkü yazım tam da bununla ilgili.

Geçen Eylül ayında Graz, Avusturya'da yapılacak bir kongreye katılacaktık, yazmıştım daha önce belki hatırlarsınız. Yine aynı yere 2007 yılında kocamla gitmiş ve pek beğenmiştik. Çok sakin, düzenli, Viyana'nın keşmekeşine ve turist kalabalığına sahip olmayan çok güzel bir şehirdi. Viyana'ya kadar uçakla gidip orada trenle Graz'a geçmiş, tren yolculuğunun tadını çıkarmış, dağlarda Heidi'yi aramıştık gözlerimizle.

Aynı yerde bir toplantı daha yapılacağını öğrenince katılım paramızı yatırdık, sunumlarımızı hazırladık ve geçen sefer çok vakit ayıramadığımız ve yağmur-soğuk nedeniyle donduğumuz Viyana'da biraz daha vakit geçirebilmek için ayarlamalarımızı yapıp uçak bileti almaya giriştik. Gerçi çok önemli bir değişiklik vardı artık, 2007'de kocamla elimizi kolumuzu sallayarak gitmiştik, ama bu sefer dünya tatlısı miniklerimiz vardı. Çocukları annemlerin yazlığına bırakmaya karar verdik, zaten başka çaremiz de yoktu. Arabayla yavrularımızı bırakıp geri dönecek ve Ankara üzerinden Viyana'ya gidecek, dönüşte yine çocukları almaya gidecektik. Nasıl yapsak etsek derken ağbim dedi ki "niye gel git yapacaksınız, hem yorgunluk hem de boşuna benzin parası, Viyana'ya İzmir'den gitsenize". Çok mantıklı geldi bize, Dikili'den bizi Aliağa'ya metroya bırakacaklar, biz de Adnan Menderes havalimanına kadar paşalar gibi gidecektik. Böylece hem vakit kaybı az olacak, hem yavrularımızı daha az süre bırakmış olacaktık, benzin tasarrufu da cabası tabii.

Hemen uçak bileti ve otel ayarlamaya giriştim (Temmuz sonu oluyor bütün bunlar). Miles and Smiles kredi kartım var, topladığım puanlarla ya kendime ücretsiz bilet alırım ya da eşime refakatçi bileti, sadece vergiyi cepten karşılar uçarım (uçardım). Bu sefer de böyle yaptım, puanım ancak refakatçi biletine yettiği için önce kendime bilet aldım. Ve işte aksilikler silsilesi başladı. Çok masrafımız olacak, ucuz olsun bari diye ekonomi bileti aldım kendime, yani şu değiştirilemeyen, iade edilemeyenlerden. Sorun olmayacağından eminim ya nasıl olsa. Hemen akabinde kocama bilet almaya çalıştım ama öğrendim ki bilet yok. (Bilmeyenler için Miles&Smiles uygulaması şöyledir: Diyelim Ankara-Viyana uçuşu yapmak istiyorsunuz. Sınırlı sayıda düşük puanlı bilet ayırırlar, mesela 18000 puan. Bu koltuklar bitmişse ancak yer garantili koltuk alabilirsiniz, bunun için de 32000 puan gibi daha yüksek bir puan harcamanız gerekir.) Sınırlı sayıdaki koltuk bittiği için diğerinden almak zorundaydım, puanım yoktu ama sorun değildi, nasıl olsa avans puan veya puan satın alma uygulaması vardı. Müşteri temsilcisiyle konuşurken 2. aksilik suratıma tokat gibi çarptı: Son 12 ay içinde parasını ödediğim bir uçuş yapmadığım için ne avans puan kullanabiliyordum, ne de puan satın alabiliyordum. Kıbrıs'a giderken yaptığım uçuşlar da promosyon-ekonomi sınıfı olduğu için kabul edilmiyordu. Yani kocama bilet alamıyordum. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Dokuz yıllık Garanti Bankası müşterisiyim, kolaylık göstermez misiniz kapsamlı telefon görüşmeleri yaptım, mailler attım oraya buraya ama sonuç yok. Çaresiz yedek sırasına yazılıp koltuk boşalmasını bekledim. Gurbetçi vatandaşlarımızın tatil dönüşüne denk geldiği için pek de şans yoktu. Bekledik, bekledik, rezervasyonumuzu sürekli yeniledik, her an aranabilirim diye tuvalete bile elimde telefonla gittim ama olmadı. Bu arada kongre tarihi yaklaştı, 250 Euro katılım ücretini yatırmıştım, gitmesem bile posterimi hazırlayıp giden birisiyle göndermem gerekiyordu. Oysa kocamla tekrar Graz'a gitmeyi, geçen sefer Viyana'da göremediğimiz yerleri görmeyi de çok istiyordum. Bir yandan da acaba bir hayır yok da gidişimizde bu kadar aksilik çıkıyor, zorlamasam mı acaba diye korkuyordum.

Kocam benim üzülmeme dayanamadı, "çok masrafımız olacak ama olsun sana kıyamam, paramızla alalım biletimizi" dedi. Dünyalar benim oldu, herhalde hayır var ki işler bu şekle döndü diye hemen internete girip bilet almaya çalıştım ancak bir diğer aksilik de burada çıktı karşımıza: aynı uçuşa yer bulamadım. Müşteri hizmetleri de yardımcı olamadı, ancak yedek listeye yazılabileceğimiz söylendi. Ya kocama farklı bir uçuş için bilet alacaktım (saçma birşey olacaktı, birbirimizi havaalanında bekleyecektik), ya da kendi biletimi (daha ucuz olsun diye değişiklik yapamadığım, iade edemediğim) yakıp ikimize de başka bilet alacaktım. Ki bu da oldukça masraflı olacaktı, gitmesek daha iyiydi. Tek başına gitmek de istemiyordum ama şartlar artık bunu gösteriyordu. Ya tek gidecektim ya da hiç. Hiç gitmemeyi tercih ettik ama bir yandan da yine yedek listeye yazıldık, havayolunda tanıdık pilot arkadaş var mı, yardımcı olabilirler mi diye düşünmeye başladık. Olmadı olamadı.

Sonra aklımıza başka birşey geldi. Ama elbette bunda da aksilikler çıkacaktı.

İlgilenenler için devamı yarına :)

O kadar Avusturya dedik durduk, perşembe şarkımız rahmetli Falco'dan olsun bari, Rock me Amadeus.


13 Kasım 2012 Salı

40 olana kadar aklım nerdeydi?

Çocukken yumuşacık saçlarım vardı. Tüm çocukların öyle değil mi zaten. Saç kremi nedir bilmezdim, ipek gibi saçlarımı savura savura koşturup dururdum. Bir süredir saçlarım iyice kurudu, saç kremi sürmezsem hatır hutur olmaya başladılar. Hele doğum sonrasında cildim de saçlarım da biraz değişti. Ama hangi kremi, saç maskesini kullanırsam kullanayım bir türlü istediğim gibi olmuyorlardı. Televizyondaki şampuan-saç kremi reklamlarına imrenek bakar, her ürünü dener, ama bir türlü beğenmez olmuştum.

Taa ki geçen Eylül'e kadar. Ne değişti? Bavulum kayboldu. Alakasız gibi görünüyor ama değil. Geçen Eylül ayında yurtdışına kongreye gideceğimi yazmıştım burada  ama başımıza gelenleri hala yazmadım, onu da bilahare yazarım. Sonuç itibariyle THY bavulumuzu kaybetti, neyse ki şanslıymışız da 5 gün sonra kavuştuk. Bu süre zarfında yanımda getirdiğim saç kremi ve şampuan bavulda kalıp kimbilir nereleri dolaşmakta olduğundan Budapeşte ve Graz'da kaldığımız otellerin dandik şampuanlarını kullanmak zorunda kaldım. İyi ki de böyle olmuş ama. Saçlarım mucizevi bir şekilde yumuşacık oldu hem de saç kremi kullanmadan.

Özellikle Avusturya'daki musluk suyu içme suyu kalitesindeymiş, yani kireçsiz. Benim Ankara ve Eskişehir'in feci kireçli suyuna alışkın olan saçlarım eridiler resmen bu suyun karşısında. Yine de neyi hatalı yaptığımı anlamamıştım. 2'si bir arada şampuan kullanıyor, sonrasında saçlarıma saç kremi sürüp 5 dakika falan iyice işlesin diye bekletip sonra duruluyordum, yine de istediğim gibi olmuyordu. Oradaki suyu getirme imkanım olmayınca haliyle o şartlara ne yakın ne yapabilirim diye düşündüm ve aklıma saçlarımı kireçli suyla mümkün olduğunca az temas ettirmek geldi. Ben kafamda saç kremiyle beklerken o beş dakika içinde krem bir miktar akıyor, durulamak için de bol miktarda su kullanıyordum (durulanmayan ürünleri nedense sevemedim ama bundan sonra bir şans daha veririm belki). Ben de tam tersini yapıp saçlarımı banyodan çıkmadan hemen önce kremlemeye karar verdim. Artık çıkmaya yakın saçlarıma sürüyor, neredeyse hiç beklemeden duruluyorum. Böyle yapmaya başladığımdan beri saçlarım istediğim yumuşaklıkta. Hem kimyasallarla daha az temas ediyor hem de kireçli suyla. Ve ben bunu 40 yaşımda farkediyorum, yuh bana.

Saçma bir yazı gibi gelmiş olabilir (özellikle kocam "manyak mısın" diye soracaktır mutlaka) ama belki aynı durumda olan başkaları da vardır diye yazayım dedim.

12 Kasım 2012 Pazartesi

Yaşgünü kutlamamız, Pazartesi şarkısı - 25, Dönüm noktası

Yaşgünü partimiz bitti. Güzel bir kutlama oldu ama az kalsın olmayacaktı. En son yazdığım yazıda pastamızın internetteki resmini eklemiştim hatırlarsanız. Cuma akşam teslim edilecekti pastamız ama saat kaçta teslimat istediğimi unutmuşum. Pastamızı www.dogumgunupastasi.com 'dan sipariş etmiştik. Siz pastanızı beğeniyorsunuz, onlar şehrinizdeki anlaşmalı oldukları yere yaptırıp size teslim ettiriyorlar. Kocam pimpiriklidir, ara sor dedi, iyi ki de demiş. Anlaşıldı ki ben pasta teslimatını yaparken 9 Kasım yerine 16 Kasım'ı işaretlemişim. Fareyi kaydırmışım sanıyorum, ortada pasta falan yok. Başımdan kaynar sular döküldü resmen. Ama telefondaki bey (salaklık işte adını almadım) sağolsun çok yardımcı oldu, üretim yeriyle temasa geçip beni aradılar ve ertesi güne yetiştirme sözü verdiler. Normalde 2 gün önce sipariş vermek gerekiyor 24 saatten kısa süre kalınca çok endişelendik. Hatta kocam bu kadar kısa sürede aynı şekilde olamayabileceğini bile söyledi ama yapacak birşey yoktu. Parti saatimizi biraz kaydırıp hazırlıklara devam ettik.
Palyaço balon almıştım, 30 tane balon birbirine bağlanıyor, tepedeki balona şapka takılıp çıkartmayla yüz yapılıyor, 1.5 metre boyunda balondan bir palyaço çıkıyor ortaya. Dayımız sağolsun 2 tane hazırladı (herhalde seneye yaşgününe balon olursa gelmez). Kocamla ben de evi toparladık, süsledik, kocam böreklerimizi vs. almaya gitti derken pastanın teslim saati yaklaştı.Gelecek mi gelmeyecek mi nasıl olur derken işte şu güzellik geldi.



İnternetten sipariş verdiğimizin aynısı, hatta inekler belki de daha sevimliydi. Yazıya bakarsanız sadece teslimat gününde hata yapmadığımı göreceksiniz. Bebeklerimin isimlerini de yanlış yazmışım bravo bana. Belit olmuş Belitr (R harfini sildik), Berke olmuş Beerke. Yazarken ya "ne biçim isim bunlar" demişlerdir, ya da bizi yabancı sanmışlardır. Arkada gördükleriniz de www.bonnyfood.com'dan şeker çiçeklerimiz.

Parti sonunda pastamız şu hale gelmişti.



Bütün sabah bebeklerimizi salona sokmadık, hazırlıklar bitip de görünce bayıldılar resmen. Seneye çok daha anlar olacaklar ve umarım daha güzel bir kutlama yapacağız. Yaşgünü partimizden bazı kareler ekliyorum aşağıya. Parti sonunda yorgunluktan bayılanlar, çılgınca oynamaya devam edenler, çocuklardan daha çok eğlenenler... Buyrun yaşgünü partimize:









Geçen senenin fotolarını artık bir ara eklerim (umarım).

Gelelim dönüm noktamıza. Zayıflama işini parti sonrasına ertelemeye karar vermiştim. İyi de etmişim, o pastaya yutkunarak bakamazdım açıkçası. Pastadan bol bol yedim, şeker çiçeklerden bir miktar götürdüm (çocukların ısırıp yarım bıraktıklarını), kah su böreği, kah kestaneli kurabiye, ertesi sabah pancake, akşam üstü Siirt fıstığı derken altın vuruş yaptım. Bu sabah itibariyle az yemeye başlamış bulunuyorum. Katı bir diyet yapmayacağım aslında, sadece doktorumun hamileliğimde önerdiklerini yapmam yetecek. Hamur işi, şeker ve kızartmadan uzak dur demişti. "Pilav yerine bulgur ye, sabah kahvaltıyı atlayıp da poğaça alma, çavdar ekmeğine falan sandviç yap en kötü ihtimalle" demişti. 3 beyazı kesip biraz da hareketli olunca iş biter zaten. Sebze yiyip eti sütü yağlısından tüketmezsem oldu bitti. Böyle dengeli beslenerek hamilelik boyunca 15 kilo almıştım ben, yediklerim bebeklerime yaramıştı. 

İşte şimdi zamanı geldi diyerek lilyslim sticker'ımı yeniliyorum.  Ama hedefimi biraz da ulaşılabilir olsun diye 55 yerine 60'a çevirdim, 60'a düşeyim de gerisi gelir nasıl olsa. Haydi bakalım.

Gelelim pazartesi şarkımıza. Bugünkü şarkımız Marilyn Manson'dan. Korkutucu görünümü var ama ben severim kendisini. Şarkımız ise Eurythmix ile tanıyıp sevdiğimiz Sweet Dreams. Ben ortaokul hazırlıktaydım bu şarkı çıktığında, peheeyyyy, yaşlandık iyice de mamografi bile çektirmeye başladık. Ama ne yalan söyleyeyim, şarkı böyle daha iyi olmuş gibi geldi bana.

Bakalım siz nasıl bulacaksınız.




9 Kasım 2012 Cuma

Bugün hayatımızın en güzel günü

Bugün saat 11:03 ve 11:05'te minik meleklerim doğdu. Kocamla birlikte hayatımızın en mutlu günüydü. Bebeklerim artık kocaman 2 yaşında çocuk oldular. Darısı her isteyene :)


Bu arada aşağıdaki pasta sipariş ettiğimiz doğumgünü pastası, umarım aynen böyle gelir.



8 Kasım 2012 Perşembe

2. saç kesimimiz

Oğlumun saçları yine uzayıp kahkülleri gözüne girmeye başlayınca soğuklar bastırmadan yine kestirelim dedik. Daha önce saçını kesen ağbiye geleceğimizi  haber verip yine Espark'taki kadın-erkek kuaförünün yolunu tuttuk. Geçen sefer sanırım ne olduğun anlamadığı için koltuğa oturmayı kabul eden oğlum bu sefer oturmayı reddettiği annesinin kucağında kestirdi saçları. Daha zor oldu, hatta çok hareket ettiği için kahküller hafif yamuk gibi oldu ama olsun, ferahladı yavrum. Aşağıda kuafördeki halimizi görebilirsiniz. Böylece bir ilke imza atarak  ilk defa kendi fotoğrafımı da koymuş oluyorum.


Kızım ise o sırada minik lülelerini sallaya sallaya babasıyla dolaşıyordu. Nasıl olsa kesilen saç onunki değil, dil çıkarıyor sanki kardeşine utanmadan :)





7 Kasım 2012 Çarşamba

Bebek arabamız (dışarıda) kullanmadan eskidi

Kullanmadan derken dışarı çıkarmadan demek istedim aslında, yoksa evin içinde hala kullanıyoruz kendisini. Çocuklar hala kendi başlarına yatmıyorlar, biraz sallamaya ihtiyaç duyuyorlar. Gerçi çok yorulduklarında sallamaya gerek kalmadan uykuya dalıyorlar ama henüz bu işi yataklarımızda yapamadık. Arkadaşlarım akşam uyku vakti gelince bebeğin yatağına birlikte yattıklarını ve uyumasını beklediklerini söylüyorlar. Bu bana uymuyor maalesef çünkü bir değil iki bebeğim var, aynı anda ikisinin yatağında da olamam ve daha da önemlisi bebeklerimden önce uyuma potansiyeline sahibim. Ben uyuyunca fır dönerler etrafta (ki olmayan şey değil). Bir süre daha arabada sallar gibi yapıp sonra bir şekilde doğru yolu bulacağız elbet. Kimse sonsuza kadar arabada yatmıyor ne de olsa :)

Süper bir araba almıştık kocamla. İstediğimizi özellikleri vardı vs., en güzeli de kapılardan geçecek boyuttaydı. Asansör kapısını bile dikkate almıştık ama deprem yönetmeliği gereğince konulan içteki kapıyı hesaba katmamışız. Asansöre giremeyen arabamızı yine de birkaç kez kahramanca içinde  kan ter içinde aşağıya indirdik. O zaman bebeklerimiz yürüyemiyordu, o yüzden önce arabayı indirip/çıkarıp prens ve prensesimizi sonra bindirip/indiriyorduk. Sonrasında havalar kötüledi, arabayı çıkarmaya üşendik, evde kullanır olduk, bebekler yürümeye başladı, kah kucakta kah ellerinden tutarak dolaşmaya başladık. Ama bu arada araba da eskidi. Üzerine dökülen mamaları mı sayayım oğlumun hasta olunca kusmalarını mı, üzerinde zıplarken kırdıkları ama hala bir şekilde fonksiyon yapan yattıkları kısmı mı. En iyisi fotoğraf koyayım. Aşağıda arabamızın "öncesi" hali var. Gördüğünüz gibi cillop gibi, bebekler anneye-babaya da bakabilsin diye ayarlanabilen bir modeldi.




Bu da garibimin son hali. Oraya buraya devirdikleri, üzerinde tepindikleri, vın vın diye sürdükleri bir oyuncak oldu artık. Ben de ağbimle garip metal sandalyelerden uzay gemisi yapar oynardım küçükken, kocam da benzerini yaparmış, çocuklarımız da bize çekecek elbette :)




6 Kasım 2012 Salı

Evimde yaşayan bir minik var

Geçenlerde kocam minik bir uğur böceği buldu odaların birinde. Zavallı evde kapalı kalmasın, otlara bitkilere konup hayatını devam ettirsin diye elime alıp mutfak penceresinden dışarı uçurayım derken mutfağa girer girmez uçtu gitti bir yerlere. Herhalde evden ayrılmak istemiyordu, ne bileyim. Bir süredir ortalarda yoktu, derken dün mutfak penceremdeki minik saksıda gördüm kendisini. Fotoğrafını çektim, sonra alıp yine dışarı yollayayım hazır havalar güzel giderken dedim ancak yine bulamadım. Demek o bizim evimizin uğuru ve gitmek istemiyor. Uğur getirir umarım o zaman, buyursun evimizin 5. bireyi ve 3. miniği olsun :)



5 Kasım 2012 Pazartesi

Pazartesi şarkısı 24 ve yeni cicilerim

İnsan kendi blogundan bu kadar bihaber olur mu? Oluyormuş. Pazartesi şarkılarımı yazarken 13 sayısını (yanlış hatırlamıyorsam) 2 kez kullanmışım. Tek tek geriye dönmektense bir rakam ekleyerek 24'e geçmiş bulunuyorum.

Bugünkü şarkımız enerji verici değil, yeterince enerjim vardı bugün, o yüzden fazlasına ihtiyaç duymadım. Şarkımız Sugababes grubundan Too lost in you. Çok sevdiğim bir şarkıdır. 3'lü 5'li kız gruplarının söylediği ama tek bir kişi söylermiş gibi koordineli ender güzel şarkılardan biri bence. Naçizane benim fikrim elbette bir müzik üstadı değilim sonuçta. Şarkı aynı zamanda bir filmin de soundtrack albümünden ki o filmi de pek severim (Bol artistli ama fevkalade bir film olan -bu da naçizane benim fikrim, film eleştirmeni değilim sonuçta): Love Actually. Bu şarkıyı kocama ithaf etmek istiyorum ayrıca, belki de bundan sonra bizim şarkımız olur :)


Gelelim şu zayıflama işine. Üşenmeyip her gün sticker için kilomu yazıp tekrar tekrar html kodu ekliyorum ama çizelgede dramatik bir oynama olmuyor haliyle. Ben de haftalık girmeye karar verdim. 400 gram ver 100 gram al derken moralim bozuluyor, en iyisi haftalık yapmak, böylece daha güzel motive olurum. Bir de bu işe haftaya başlamaya karar verdim. Yoo, pazartesi rejimleri gibi olmayacak, sadece çocuklarımın yaşgününü atlatayım da onlar için sipariş verdiğimiz harikulade iki katlı, şeker hamuru kaplı pastaya yutkunarak bakmayayım dedim. Bir de kocam beni yeni Bond filmine götürecek, uzun zamandır mısır yemedim, mısır yemek istiyorum. Anlayacağınız haftaya altın vuruş yapacak ve ondan sonra zayıflamaya başlayacağım (umarım). 

Bir de yeni spor ayakkabı aldım kendime. Evde iki tane çok severek ve çok da uygun fiyata aldığım Nike ayakkabım var. (Hatta o kadar sevmişim ki ikisi de aynı model, sadece yazı ve Nike logosu birinde mavi, diğerinde altın sarısı). Ama doğumdan sonra ayaklarım resmen bir numara büyüdü. Tabii kilodan da olabilir, 10-12 kilo versem belki rahat giyebilirim o yüzden de atmaya kıyamıyorum. Ama uzun süre yürüdüğümde ayaklarımı feci acıttıkları için kocam bana bir Reebok easytone aldı. Hani şu yürüdükçe kalçayı falan şekillendirdiği iddia edilenlerden. Sabah gara giderken ve akşamları dönüşte (çok yorgun olmazsam ve çok yüküm çok ağır olmazsa) yürüyorum, "bari bu ayakkabıyla yürü de faydasını gör, fakülteye gidince normal ayakkabı giyersin" dedi kocam. Çok mutlu oldum. Şimdi şu resimde gördüğünüz bebeklerden var ayağımda, ama benimkinin renkli kısımları biraz daha morumsu.

O zaman stickerımı şimdilik donduruyorum, 12 Kasım'da başlamak üzere... 

4 Kasım 2012 Pazar

Kocamla şarkımız - piyango bileti

Bir ara bahsetmiştim, evlilik yıldönümümüzde piyango bileti alıyorum, arşiv  oluşturuyorum diye. Hatta bebeklerimin doğum tarihi 9 Kasım olunca onlar için de 2'şer bilet alarak arşiv oluşturmaya başlamıştım. Yazının biri burada, diğerini nedense bulamadım.

Bu yıl maalesef bilet almayı unuttum. Çok yoğun bir döneme denk geldi, düzenlediğimiz ulusal kongrenin hazırlıkları yüzünden kafamı kaşıyacak vaktim yoktu, yıldönümümüzde de ertesi sabah yola çıkacağımız için hazırlık yapıyorduk. Gerçi kongre sırasında arkadaşlarım, hocalarım çok güzel bir şekilde kutladılar ama (inşallah yazarım bir ara) ben milli piyango bileti almayı unuttum :( Neyse ki arkadaşlarım yine imdadıma yetişti de 9 Ekim biletini henüz atmayan bir arkadaşım biletini bana verdi. Böylece arşivim kesintisiz olacak. Teşekkürler Sinemciğim :)

Gelelim kocamla şarkımıza. Bizim bir şarkımız yok. Hani bir yarışma programına çıksak da "sizin şarkınız nedir?" diye sorsalar boş boş sunucunun yüzüne bakacağız. Bir ara bir şarkı var gibiydi sanki ama ne olduğunu ikimiz de hatırlamıyoruz. Haydi şu şarkı olsun diyoruz ama sonradan olmuyor bu işler. Yine de kocamın bir önerisi var. İkimizi çok iyi anlattığını düşündüğü bir şarkı. Aşağıya ekliyorum, bakalım siz nasıl bulacaksınız.




Dağınığın kim olduğunu söylememe gerek yok herhalde değil mi ?

:)

2 Kasım 2012 Cuma

Aykırıyım ben




Fotoğraf çok iyi olmadı aslında, sağ tarafta daha pek çok beyaz çiçek vardı ama etrafta insanlar olunca ("manyak mı nedir, eli kolu dolu halde şekilden şekle girdi resim çekmek için" der gibi bakıyorlardı) bu kadarını çekebildim. Onlarca beyaz gül arasında bir tane pembe, aykırı ve farklı, sıradan değil. (Kendimi Ağaoğlu reklamında gibi hissettim amanın).

İyi haftasonları hepinize. 

1 Kasım 2012 Perşembe

Bu böyle olmayacak

Artık cidden zayıflamam lazım. Kilom 1-2 kilo oynayıp duruyor ne zamandır. Yağdan yakıyorum, kilom oynamasa da giydiklerimden farketmeye başlarken birşey oluyor ve ben kendimi yine yağlanmış buluyorum (birşeye abur cubur yemek veya dengesiz beslenmek deniyor benim literatürümde). Artık buna bir son vermeye kesin kararlıyım. Bayramı da atlattık, kalan tatlıları silip süpürdük, artık zamanı geldi. Kendimi hergün kontrol etmek ve bu vesileyle bloguma da uğramak için bir lilyslim sticker'ı ekledim sağ kolona. Bu vesileyle herkes kilomdaki iniş çıkışları da görecek. Belki bu sayede kendime dikkat ederim de zayıflamayı başarırım. Dolabım bir sürü giyemediğim kıyafetle dolu, birilerine verirsem bu kilolar iyice yapışacak biliyorum. "Ama sen ikiz doğurdun" diye beni avutmak isteyenlere şimdiden teşekkür ederim ama bebeklerim artık 2 yaşına giriyor, bu bahaneye sığınacak halim kalmadı artık, utanıyorum resmen :)

İstikamet 55 kilo :)

31 Ekim 2012 Çarşamba

Emziğe veda (yarı yarıya)

Bebeklerimin emzikleri kaybolmasın, orada burada kalmasın diye emzik askısı alıp giysilerine iliştiriyordum, gayet de güzel oluyordu, zaman zaman düşürüp üzerine basıp kırıyorlar, öyle olunca da yenisini alıyordum. Yaklaşık 5 aydır bebeklerim emzik askısı kullanmıyor. Bırakın giysilerine bağlı durmasını, emziğin halkasından bile çıkarmamı istiyorlardı. Peki dedik, askıyı bıraktık. Sonrasında yaklaşık 2-3 aydır oğlum artık emzik de takmak istemiyor. Birden bire kesti nedense. Gündüz istemiyor, uyutmak üzere yatırdığımda ittiriyor, uyurken taksak bile çıkartıyor. Nasıl oldu anlamadık ama pek memnun olduğumuzu söylemeliyim.

Emzik bırakmak bazı bebekler için bu kadar kolay bazıları için ise zor. Yazın bir ara bebeklerimizle dolaşmaya çıkmıştık. Ağızlarında emzikleri, elimizden tutmuş tıpış tıpış yürürlerken yanımızdan birkaç ay büyük bir kız bebek geçti. Yavrum bizimkilere öyle bir baktı ki anlatamam. Meğer emziği yeni bıraktırmışlar, o da hasretle bizimkilerin cork cork emmesine bakıyormuş. Buruk buruk döndü gitti sonunda. :)

Darısı kızıma.

30 Ekim 2012 Salı

Pazartesi şarkısı - 22

Yine bir Salı günü ama siz alıştınız artık değil mi. Bu sefer aklımda hiçbir şarkı yok, sabah yolda da mp3 player'ımın şarjı bittiği için müzik dinlemedim. Bu durumda ne yapalım? Size geçenlerde dinlediğim, eskilerden slow bir şarkı seçeyim. A-ha grubundan, en az 20 yıllık bir şarkı ki az önce kontrol ettim, 1986 yılında piyasaya çıkmış, yani tam 26 yıllık bir şarkı ve yaşım iyice ortaya çıkacak belki ama bende kasedi var (kaset evet, cd'lerden önce kullandığımız medya) :)

Albümle aynı adlı şarkı - Hunting high and low. 26 yıl sonra bile zevkle dinleyebiliyorum, bakalım siz beğenecek misiniz.

29 Ekim 2012 Pazartesi

İyi bayramlar ve bayram gibi günler

Kurban Bayramını geçirdik, bugün ise en büyük milli bayramımız, Cumhuriyet Bayramı, hepimize kutlu olsun. Bu ara bize her gün bayram gibiydi çünkü bebeklerimle birlikteydik sürekli. 1 hafta boyunca anne ie baba attaya mama almaya gitmedi, çocuklar nasıl mtlu oldu anlatamam. Aile büyükleri, akrabalar da etrafta olunca nasıl şımaracaklarını şaşırdılar. Bebeklerim diyorum ama artık küçük birer çocuk oldular, oluyorlar. 9 Kasım minik meleklerimin yaşgünü, 2. yaşlarını kutlayacağız. Parti hazırlıklarına başladık kocamla. Yine aile arasında, yakın akrabalarla birlikte kutlayacağız. Birkaç arkadaşımızı da çağıralım istiyoruz aslında ama sanki insanlara "hediye alın da gelin" demek gibi olacağı için çekiniyoruz açıkçası.

Parti malzemelerimizi e-bebek ve partidunyasi.com'dan sipariş verdik. e-bebek'e özellikle bayılıyorum çünkü ne alırsanız alın en geç ertesi gün kargoya veriyorlar. Dün akşam verdik siparişimizi, bu sabah kargoya verildi bilgisi geldi :)

Partidunyasi.com'dan geçen sene de alışveriş yapmıştık. 1 yaş daha özel bir kutlama olduğu için daha çok aksesuar vs. var, 2-3 yaş için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim maalesef ama yine de alacak bir sürü şey bulduk.

Geçen seneki parti resimlerini yayınlamadım daha, çok tembelim. Ama size söz, bu seneki parti başlamadan geçen senekileri de koyacağım ki karşılaştırma olsun. Ya da ikisini birlikte koyayım, daha güzel olur.

Yine spagetti balonlardan aldım yavrularıma. Geçen sene minik köpekler yapmıştım balonlardan ama onlar pek farketmemişti, bu sene ne  de güzel oynarlar kimbilir. Hemen internetten araştırayım, nasıl yapıldığını unuttum çünkü :)

Pastalar için bonnyfood.com'dan minik keklerin olduğu bir doğum günü pastası almıştık, bir de üzerinde bebeklerimin olduğu bir yaş pasta yaptırmıştık, bu sene de herhalde benzer birşey yapacağız. 

Kargolar gelse de malzemeleri açıp baksak, çok heyecanlıyım. 

18 Ekim 2012 Perşembe

Döndüm şekerler

Upuzun bir aradan sonra döndüm (sanıyorum). Bir sürü olan biten, anlatılması gereken, kenar köşede biriken şey var, bakalım üstesinden nasıl gelebileceğim.

Yavaş yavaş yazarım artık, binbir gece masalları gibi "ferulago'nun bir türlü isteyip de yazamadıkları" olur adı, aylarca anlatır dururum.

Uzak kaldığım dönemde artık utançtan takip ettiğim blogları görmemek için (okuyacak vaktim yoktu) sayfaya hiç uğramadım bile.Yorumları gördüm ama cevap yazamayacağım için yayınlayamadım (bekleyen varsa özür dilerim). Ama artık hepsi bitti, tam gaz aranızdayım. (Ferulago full throttle).

Size ufak bir resim ekleyeyim. Hayır, hayır gerçek bir resim değil, yahoo avatarım. Zaman zaman değiştiririm oynamak pek hoşuma gider. Evlilik yıldönümüm civarında gelinlik giydiririm, ders zamanı lab. önlüğü giydirip deney yaptırırım. Bebeklerim doğunca bebekli bir görünüm seçmiştim ama baktım ki artık bebeklerim büyüdü, daha uygun bir şey aradım ve buldum. Tataaaaaaaaa


Bebeklerim 1 ay sonra artık bebek olmayacak, küçük birer çocuk olacaklar, çocuk parkına gidip kaydıraktan kaydıkları için fona çocuk parkı koydum. Bisikletli olan Berke, Belit'in elini tutuyorum ve hep hayalimdeki gibi aynı renk/bir örnek giyinmişiz. Tek farklı şey kilom. Halen bu inceliğe ulaşamadım ama neyse artık, bu sefer kesin olacak pek azimliyim. Hatta Journey vitrinindeki anne-kız kıyafetlerini gördükçe eriyorum. Kızıma ve kendime oradan bir örnek kıyafet almayı hedeflemeliyim belki de. Baharda tiril tiril giyiniriz, ne de güzel olur.

Evet, ayağımın tozuyla kendime hedef de koydum, haydi hayırlısı :)

25 Eylül 2012 Salı

Pazartesi şarkısı - 21

Bu şarkıyı ve ilk cümlesini kendime ithaf ediyorum.

Athena söylüyor - Kayıp


11 Eylül 2012 Salı

Dönmüş bulunuyorum

Evetttttttt, sonunda döndüm hatta dün fakülteye bile gittim. Uzun bir süre ayrı kaldım kusura bakmayın. Bana çok uzun geldi, daha erken bile dönsek olurmuş aslında, bebeklerimizi çok özledik çünkü. Bir de perişanlık yaşadık ki sormayın. Budapeşte'ye indiğimizde bavulumuz çıkmadı, sonrasında bir süre de kendisinden haber alamadık. 5 gün sonra kavuştuk kendilerine, rezillik. Sonra detaylı yazarım. Şimdi geldiğimi haber ermek için uğradım sadece, biriken işleri toparlayıp detay vereceğim bilahare.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Sıfır çekmemişim ama yine de rezillik

Ağustos ayındaki post sayım bununla beraber 2 olacak. Rezillik diz boyu. Koşuşturmam bitti derken yenisi başlıyor. Çocuklar büyüdükçe daha çok vakit alıyorlar, ilgi istiyorlar. Hafta içi eve gelir gelmez yemek yiyip oynamaya başlıyoruz, onlar yattığında bende de pil bitmiş oluyor çoğu zaman. Öyle ki bazen bilgisayarımı vestiyere bırakıp sabah alıp çıkıyorum, benim gibi bir internet bağımlısı için kabul edilemez bir durum. Ancak arada cepten mail-facebook kontrol edip hemen kapatıyorum, başka da bir faaliyetim yok. Haftasonları da hızla akıp gidiyor. Gündüz uykusunu 1'e indirdim, 3 saat kadar uyuyorlar ama o sürede de ev işlerini yapmaya, gece çok uyanık kaldıysak da uyumaya çalışıyorum. Fakültede yaz derseniz iş güç dolu, bizim düzenlediğimiz kongre yaklaşıyor, bu aralar bütünleme sınavları yapıp kağıt okumaya başladık, pazar günü başlayacak bir başka kongre için de poster hazırlamam, kongre yurtdışında olacağı için çocukları annemlerin yazlığa bırakmamız lazım ve daha ne bizim ne de çocukların bavulları hazır değil. Anlayacağınız bir süre daha kaybolacağım ortadan. Ama işleri güçleri toparlayıp geleceğim (umut fakirin elmeği).

Özür babında miniklerimin son fotolarından ekleyeyim. Kocaman oldular, artık bebek diyemiyorum ama benim gözümde hep bebek olarak kalacaklar :)

Foto geçen ay yazlıktan, havuzun su dolu olanını oğlum pek tutmadı ama boşken girip oynamayı seviyor :)



7 Ağustos 2012 Salı

Blog dünyasından ayrılmadım, buradayım - Pazartesi şarkısı - 20

Evet döndüm. Yorucu bir dönem, sonrasında sempozyum derken sizleri (aslında kendimi) ihmal etmiştim, hemen sonrasında da izne ayrılınca yazmayalı neredeyse 1 ay olmuş inanılır gibi değil. Utancımdan diğer blogları da okuyamadım ipin ucu kaçmadan el atayım artık. Tatil bitti işe başladım bebeklerim (hala bebek denir mi bilmiyorum artık kocaman oldular ama benim için hep bebek onlar) anne ve babalarının işe gidip gelmesine alışmaya çalışıyor, sanırım hepimiz haftasonunu iple çekiyoruz. Fakültede yine yapmam gereken bir sürü iş var bakalım nasıl yetişeceğim. Bu arada pazartesi şarkımızı da unutmadım, her zamanki gibi geciktirdim.

Bu seferki tatil havasına yaraşır bir tempoda olsun. The Police grubu söylüyor, Wrapped around your finger.


8 Temmuz 2012 Pazar

Kayboldum ben

Bu aralar kaçtım mı ortadan tam olarak kayboluyorum. Finaller bitti, kağıt okumalar, sonrasında bizim fakültede düzenlenen uluslararası sempozyum, konuklarla ilgilenme vs derken kaybettim kendimi. Hemen sonrasında izne ayrılıp bebeklerimle vakit geçirince iyice ortalarda yoktum. Berke Bey'in yediklerini kusması, ateşlenmesi, özellikle ateşin geceleri 39 dereceyi aşması bizi perişan etti. Neyse ki hemen müdahale ettik de iyileşti kuşui kardeşine de bulaşmadan hem de.

Bu arada internete kısa kısa bakıp kaçabildim, blog yazamamanın utancıyla takip ettiğim bloglara bile bakamadım, hala da bakabilmiş değilim. Haftaya daha çok vaktim olur sanıyorum çünkü tatile çıkıyoruz oh be. Kendimizi deniz, kum, güneşe vereceğiz. Geçen seneki tatil fotolarını henüz koyamamışken bu sene yine bir sürü foto çekeceğiz, bakalım onları koyabilecek miyim. :)

Şaka bir yana, kocamla o kadar yorulduk ki bu aralar, tatili iple çekiyoruz. Kafamda hep şu sahne var bu ara ne zaman tatili düşünsem: Bir film vardı, 3-4 çocuklu bir ailenin anne-babası 1 hafta başbaşa tatile çıkar ve çocukları yaşlı bir bakıcıyla bırakırlar, bakıcı ölür, çocuklar başının çaresine bakar falan. kamera zaman zaman anne-babanın tatiline geçiş yapar ve her seferinde anne-babayı kah odalarında, kah havuz-deniz kenarındaki şezlonglarda uyurken görürüz. Galiba bizim tatil de böyle olacak :)

Tatilde görüşmek üzere...