1 Eylül 2009 Salı

Şaşırıyorum

Bu aralar pek şaşırıyorum.

Sabah haberleri izlerken iki otobüsün arasından geçmeye çalışan kardeşlerin yaralandığı haberini duyunca şaşırıyorum. Duran arabanın arkasından geçilmez, iki aracın arasından ise, ki bu arabalar koskoca otobüslerse ve siz de şoförün göremeyeceği kadar küçükseniz asla geçilmez, bunu bilmeyenlerin olmasına ama daha da fazla bunu öğretmeyen anne-babaların olmasına şaşırıyorum.

Kızılay hala kumsal gibi, artık durum vahimleşmeye başladı çünkü havalar soğuyor. Dün rüzgar vardı, caddenin kenarlarını kazıp henüz asfalt dökmedikleri için rüzgarın savurduğu topraklar insanların ağzına yüzüne girdi iyice. Yarın yağmur varmış Ankara'da, her yer çamur olacak iyice. Kaldırım ve kazı çalışmalarını doğru dürüst planlamayan Belediye'ye şaşırıyorum.

Haberleri sunan spikerlerin doğru konuşamamasına ve başlarındaki haber editörlerinin, yönetmenlerin vs. buna laf etmemesine şaşırıyorum. Geçenlerde yeni televizyona çıkmaya başlayan bir hanım kızımız hava durumunu sunarken "tabii ki de" diyip durdu. Türkçemizin kolayca harcanmasına şaşırıyorum.

Ramazanda çoğu televizyon kanalının, gazetenin, muhtelif yiyecek içecek şirketinin dini sömürmesine şaşırıyorum ve her sene buna şaşırdığım için de kendime şaşırıyorum.

"Alın verin, ekonomiye can verin" reklamlarında oyuncakçıyı canlandıran Yaman Törüner'in parayı aldıktan sonra fiş vermemesine, reklam metni yazarının bir nevi vergi kaçakçılığına yataklık etmiş olmasına şaşırıyorum (Bakkal da vermedi galiba, sakız satıyor gerçi ama önemli olan doğru mesajın verilmesi).

Bugün nedense hiç enerjim yok, sabah fakülteye zor gittim, keşke evden çıkmasaydım dedim durdum. Buna rağmen bilgisayar başına oturup yazı yazabilmeme şaşırıyorum.

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Aslında bugün başka yazı yazmayacaktım ama...

Bugünkü yazımı yazmıştım, başka birşey yazmayı düşünmüyordum ama kocamdan gelen bir telefon yazmamı gerektirdi. Sanki biliyormuşum gibi telefonu açar açmaz "Kıtır öldü mü?" diye sordum. Minik ve kendi cinsine göre artık çok yaşlı olan cüce hamsterimiz Kıtır ölmüş. Artık iyice yaşlanmıştı. Tüyleri dökülmüştü. Geceleri tekerini hiç çeviremiyordu, sürekli uyuyordu. herhalde gözleri de pek iyi görmüyordu ki artık yemek verdiğimizde elimizden kaparken zorlanıyordu, herhalde kokuya doğru geliyordu hayvan. Oysa önceden elimizden kaptığı gibi yemeğe başlardı cevizini. Son zamanlarda tutamayıp yere düşürüyor, sonra da sonra yerden almaya çalışıyordu zavallım benim.

Biraz ağladım. Beklenmedik birşey değildi aslında. Kocam her haftasonu evden çıkarken "Kıtır'la vedalaş, bir daha göremeyebilirsin" diyordu ama insan ölmesin istiyor. Her cuma yaşıyor olduğunu görünce sevinirdim. Ara sıra yaşıyor mu, nefes alıyor mu diye bakardık. Dediğim gibi çok yaşlanmıştı artık. Tüyleri hafif dökülmüştü, eski tombul halinden eser kalmamıştı ama yine de bizim Kıtır'ımızdı.

Ben ağlarken kocam "ağlama" dedi. "Hemcinslerine göre gayet güzel bir hayatı oldu. 2 kez yaz tatiline çıktı, cevizler, fıstıklar, hatta kızarmış patatesler yedi hayatı boyunca, üzülme". Sonra da "acaba hayvan kolesterolden mi öldü" diyerek beni güldürmeyi başardı.

Sonuç olarak minik yavrularımdan biri gitti. Boş kafes görmeye dayanamam ben, o yüzden yeni bir Kıtır almak, eskisi kadar çok sevmek lazım.

Şuradaki haliyle hatırlamak lazım Kıtır'ı, hayat dolu ve aynı zamanda minik yılbaşı çamına karşı öfke dolu :)

Gittikçe anneme benziyorum + günün bombası

Ben çocukken annem resmi bayramlarda televizyonda gösterilen kahramanlık filmlerini seyreder ve her seferinde de ağlardı. "Her sene aynı şeyi gösteriyorlar nasılsa, neden ağlıyorsun?" diye sorduğumda duygulanıyorum kızım derdi bana. Artık ben de ağlıyorum. Dün kocamla 30 Ağustos törenlerini seyrettik televizyonda. Askerlerimiz, uçaklarımız, teçhizatlarımız geçtikçe gözlerim doldu, gururla seyrettim onları. Keşke Hipodrom'da olsaydık da töreni canlı canlı seyretseydik dedim hatta.

Bu sabah da televizyonda Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı'nın Sıhhiye'den TBMM'ye yürüyüşünü gösterdiler. Askerler Onuncu Yıl Marşını söyleyerek ilerlerken bir baktım birşeyler akıyor yine. İyice sulugöz oldum galiba. Herhalde yaşlanıyorum.

Sabah tren garında bankamatiklerin yanında geçerken birinin üstünde bir yazı gördüm. Tam fotoğraflıktı, ama etraf kalabalıktı, çekmeye utandım. Çirkin bir kağıt üzerinde (kesekağıdı gibi birşeydi) yurdum insanı şöyle yazmış: "Sayın Banka Görevlisi. Bankamatik kartımı yuttu. Gelince şu numarayı çaldırıverin." 532'li bir de cep telefonu numarası yazmış altına. Şu lafı kullanmayı hiç sevmiyorum aslında ama tam yeri galiba: şaka gibi :)

27 Ağustos 2009 Perşembe

10 yılda bir

Tarih tekkerrürden ibaret derler ya, benim tarihimin kendini tekrarlama döngüsü on yıl. En azından saçlarım için. Dün en son on yıl önce yaptırdığım bir şeyi yaptım: Saçlarımı kestirdim.

Gözünüzün önüne on yıldır kuaföre gitmemiş, upuzun ve bakımsız saçlı bir zavallı gelmesin hemen. Bilakis her 1.5 bilemediniz 2 ayda bir uçlarından aldırırım saçlarımın. Anahtar kelime de bu işte: uçlarından.

Uzun saçı severim. Saçlarım pırasa gibi düz olduğu için kısa modeller pek yakışmıyor zaten. Sürekli fön çekmek, kabartmak gerekiyor. Kendi haline bırakırsan aynen besleme saçı. Buna rağmen gittim kestirdim.
En son 10 yıl önce şöyle olmuştu. Kuaförümle her zaman kesim pazarlığı yapan, kesmeye başlamadan önce ne kadar keseceğini görmek isteyen, gösterdiği miktarı her seferinde azaltmaya çalışan ben gittim ve dedim ki: Kes. Omzumdan dökülen lepiska saçlarımı önce omuz seviyesine düşürdüm, ondan da memnun kalmadım, 15 gün sonra biraz daha kes dedim. Daha sonra bir süre kısa kullandım. Ama ne kısa, kısa saçı seven ve kestirmemi isteyen annem bile yeter artık dedi. Enseyi iyice açtırınca hoş olmadı anladığım kadarıyla.

Sonrasında 2-3 yıllık bir bekleyiş sonrasında saçlarımı uzattım. Ondan sonra da hafif model değişiklikleri haricinde kısaltmadım.

Ama nedense dün içimden kestirmek geldi. Geçen yaz perma yaptırmıştım ki bu da yine 10 yılda bir olan şey. Perma ilacı saç rengimi feci açar, uzadıkça diplerden düz kısımlar çıkar ve sinir olduğum bir görüntü yaratır, sürekli fön çekmeye başlarım, saçlar yıpranır derken yine dellenirim. Tatile gitmeden önce gidip 4-5 parmak kısalttırmıştım permalı kısımlar azalsın diye. Gerçi o zaman biraz pişman olmuştum acaba çok mu kısa oldu diye ama bu sefer zerre kadar pişmanlık yok. Yine permalı kısımlardan kurtulmak isterken "sen bildiğin gibi kes haydi bakalım" dedim ve saçlarım 10-12 cm kısaldı. Ense biraz daha kısa, katlı, yanlar çene altına gelecek şekilde hafif uzun. Daha kocam görmedi, umarım beğenir. Kestireceğimi söylemiştim ama bu kadar dramatik bir kısalma beklemiyordu şaşırdı. Bu arada ekleyeyim, bunalımda falan değilim. Kadınlar depresyonda olduklarında saçlarını kestirirler, rengiyle falan oynarlar ama tamamen kendimde olarak gittim kuaförüme. Ayrıca içimde herşeyin daha güzele, iyiye gideceği şeklinde bir ümit de var. Mutluyum yani.
Sonuç olarak 10 yılda bir tekrarlanan şey oldu. Bu hesaba göre yaklaşık 5 yıl sonra gölge attırmam ve 9 yıl sonra perma yaptırmam lazım. Perma haşa (görürüm ben seni 9 yıl sonra) ama çok az miktarda gölge belki öncekini biraz daha unutunca :)

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Merak etmiyorum

Turkcell dandik reklamlarıyla beni iyice 3G'den soğuttu. Hediye olarak verdikleri 1 saatlik mobil tv'yi kullanmadım bile. Hele görüntülü konuşmayı denersem Hidayet bir yerlerden çıkıp Mustafa Topaloğlu'nun muhteşem Obama klibindekine benzer salak dansını yapacak, o üç kız arkamdan fırlayıp merak ne güzel şey diye beni kovalayacak sanıyorum.

O kadar reklam bütçen olsun ama git bu salak reklam serisini yaptır. Serinin her reklamı birbirinden kötü. Sanırsın hayat bir müzikal de herkes böyle dolanıyor ortalıkta. Bir de bir sürü adama oynasın diye para saymışlar, valla tamamen israf, yazık olmuş. En zavallıları da merak ne güzel şey diye ortalarda dolanan kızlar. Garipler reklama çıkıp ünlü olacağız diye düşünürken Facebook'ta kendileri için "3G'nin anlamı 3 Gerizekalı diyenler" diye gruplar kurulmuş. Çok acı ama reklam gerçekten de salakça. Turkcell'i benim üstümden kazandığı paraları böyle çarçur ettiği için kınıyorum.

25 Ağustos 2009 Salı

Benim de ödülüm oldu



Sevgili serrose ve GeCe bana ödül vermişler sağolsunlar. Yaratıcı Blogcu ödülü. Aslında birşey yaratıyor sayılmam, aklıma gelenleri, yaşadıklarımı yazıyorum ama yine de ödül almak hoşuma gitti. Sağolun bir kez daha.

Gelelim ödüllerimizin kurallarına:


1) Sizi ödüllendirene teşekkür edin.

2) Sizi ödüllendirenin blog linkini yayınlayın.

3) Ödülün logosunu yayınlayın.
4) 7 yaratıcı bloggerı ödüllendirin.

5) Bu 7 blogun linklerini yayınlayın.

6) Ödüllendirdiklerinizi bundan haberdar edin.

7) Kendiniz hakkında 7 ilginç şey yazın.



1, 2 ve 3 tamam. geldik 7 yaratıcı blogger ı ödüllendirmeye ki bu zor. Genelde herkes bu ödülü aldığı için 7 olmayabilir.

And the award goes tooooo...........

İlk ödülüm sevgili kocam RamirezK'ya. Yaklaşık 9 ay kadar önce bir blog açıp bu zamana kadar yazmamak için türlü bahaneler bulmadaki yaratıcılığı için.

İkinci ödülüm sevgili serrose'un kocası, enişemiz fok ve balık'a. O da yazmama konusunda kocamdan farklı değil gördüğüm kadarıyla. Serrose yanında olduğuna göre bloga biraz daha vakit ayırabilir belki artık :)

Üçüncü ödülüm içimden geldiği gibi'ye. Yazılarına bayılıyorum. Koko projesi çok ilginçti mesela, bilgilenmeye ihtiyacımız var bir sürü konuda.

Son ödülüm de nora was here'e. Zaten bayılıyordum yazılarına, singer bob iyice tüy dikti :)

Şimdi haber vermeye gideyim bloglarına.

Gelelim son maddeye. İşte mimlerin sevmediğim yanları bunlar. Kendimi zaten anlatıp duruyorum ama mim sorusu olunca aklıma hiçbirşey gelmiyor. O yüzden bir kopya çekip daha önce yazdığım bir mim cevabından faydalanacağım. Eh, mimden kaçınma yaratıcılığı da bu olsa gerek, ben de haketmişim galiba bu ödülü :)



Son maddenin yazısı burada, buyrun, hakkımdaki 7 ve daha fazla ilginç şeye bakın.

23 Ağustos 2009 Pazar

Kısa kısa

Diyet haberi veremedim ne zamandır. Geçen perşembe gittim, biraz kilo vermişim ama ödemdi sanıyorum, kayda değer birşey değil. Yağ ölçümlerim alındı gerçi, güzel olan kısım da bu. En son Haziran sonunda almıştık, sonra önce diyetisyenim tatile gitmişti, sonra da ben. Böylece neredeyse 2 aylık bir aradan sonra yağ ölçümlerimde vs. bir farklılık olmadığını gördük. Vermemişim ama almamışım da. 1 aylık bir izin süresinin 2 haftasını annemlerin yanında geçirdiğimizi dikkate alırsanız gayet iyi bir sonuç aslında. Bir de geçen haftalarda kocamla dayanamayıp yediğimiz helvalar var (Balıktan sonra helva yemezsek olur mu ama?). Onların yağ içeriğinin bir miktar katkısı olmuştur sanıyorum. Bu hafta tekrar dikkat etmeye başladığım için herhalde çok daha iyi bir sonuç alacağım.

Bu arada diyetisyene gitmeye başlayalı tam 1 yıl olmuş. Aradaki hamileliğim kilo kaybıma biraz sekte vurdu, yoksa çoktan sitediğim kiloya varmıştım. (Keşke devam etseydi de şu anda son aylarımı yaşıyor olsaydım, kilo alıp vermek hiç umrumda olmasaydı, neyse hayırlısı).

Çok yakın bir arkadaşım da benimle birlikte gelmeye başladı. Durumu bana göre daha az dramatik olduğu için (başlangıçlarla kıyaslarsaki yoksa şu anda ben çok daha iyi durumdayım) daha kısa sürede istediği sonucu elde edecek sanıyorum.

Geçen hafta cam sildim ve yağmur yağmadı. İşin sırrını çözdüm. Eğer camları silsem mi acaba? diye düşünüp sonra silersem kesin yağmur yağıyor. Ama ben ne yaptım, pazartesi sabahı 11 trenine bineceğim için sabah evde geçirdiğim ekstra saatlerden birini aniden cam silmeye ayırdım. Planlı programlı birşey olmadığı için de yağmur yağacak fırsat bulamadı. Yola çıkmadan cam silmek ayrıca bir manyaklık olsa gerek, bu konuya hiç girmeyeyim.

Bu gece yine bir canlı yayın var cnbc-e'de. Canlı ödül törenlerini vs. kaçırmayan ben Kainat Güzellik Yarışmasını kaçıracak değilim herhalde. Sabah 4'te ayaktayım. Bu sefer 7 trenine bineceğim için bu kadar erken kalkmak daha iyi olacak Bir sürü reklam arası olacak nasıl olsa, işimi gücümü de rahatlıkla tamamlarım.

Hala iyi gelişmeler bekliyorum ama umutluyum, güzel şeyler olacak (bir an önce olsunlar lütfen).