31 Ağustos 2010 Salı

Herkesin hayali bu değil mi?

Herkesin en azından çoğu kişinin hayali bence şudur: İstediğin kadar yemek yiyeceksin ama başkası senin yerine spor yapacak ve sen yorulmadan, terlemeden zayıflayacaksın. (Pasif jimnastik aletleri bu amaçla çıkmadı mı piyasaya zaten?). İşte dün olanlar bana bunu hatırlattı. Dün Eskişehir'de doktor kontrolümüz vardı. Çıkışta kocam kutlama yapmak için bir dilim pasta yememe izin verdi. Ben de afiyetle yedim. Pasta dilimi biraz kalın olduğu için suçluluk duydum ama bu sonrasında evde yemek üzere 2 porsiyon güllaç paketletmemize engel olmadı. Akşam da güllacımın yarısını yedim, daha fazla abartmayayım dedim.

Bu sabah tartıya çıktığımda kilo artışı görmeyi korkuyla beklerken 800 g kadar zayıflamış olduğumu gördüm, gözlerime inanamadım. Ben tatlı yedikçe alışık olmayan bebeklerim enerji patlaması yaşayıp kıpır kıpır olmuşlardı, demek onlar hareket ettikçe ben zayıfladım.

Böylece herkesin hayalini gerçekleştirmiş oldum ama abartmamak lazım tabii :)

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Kusura bakma Emmy

Canlı yayın manyağı olarak Emmy törenlerini de izleyeceğimden bahsetmiştim geçen hafta. Akşam üstü 2 saat kadar uyumama, sonrasında televizyon izlerken yine uyuyakalmama, zavallı kocamın beni uyandırmak için saat 2:30'a kadar uykusuz kalmasına rağmen seyredemedim. Açılmayan gözlerim ve sürekli reklam girilecek olması beni uykum fazla açılmadan yatağıma doğru yöneltti. Bebekler dinlenmek istiyor, gideyim yatayım diyerek kendimi uykunun tatlı kollarına bıraktım (hazır uyuyabiliyorken uyuyayım). Sabah facebook'ta gördüğüm yorumlar da iyi ki öyle yapmışım dedirtti. Millet aynı reklamları görmekten bayılmış, hatta sırf bu yüzden gidip yatanlar olmuş. Biz de bebeklerimle uyumuş olduk böylece.

Yazacak çok şey var ama fotoları aktarmalıyım önce.

Konu başlıkları:
- Balkondaki ikizler
- Ankara Arena ve Dünya Basket Şampiyonası
- U2

27 Ağustos 2010 Cuma

Yine bebekler, hep bebekler için

Uzun bir süredir alışveriş merkezlerinde hep aynı şeyleri yaptığımı farkettim (Ankara veya Eskişehir farketmiyor). D&R'a uğrayıp ne var ne yok bakıyorum, oradan bebek mağazalarına inip dolaşıp çıkıyorum. Bir de kocam yanımdaysa ve bakmamız gereken bir şey varsa elektronik mağazalarına gidiyorum. Ankamall'ün 2. katını unuttum mesela. Kendime baktığım hiçbirşey yok. Vitrinlerde neler var, şu anda neler moda pek bilmiyorum. Pek de şikayetçi değilim çünkü algılarım bebekler yönünde çalışıyor ister istemez. İlginç şeyler var mı, neler alabilirim, listem tamam mı diye bakınıp duruyorum henüz fırsatım varken.

Dün mesela biberon aldım bebeklerime. 3 ay önce doğum yapan çok tatlı bir arkadaşımdan tüyolar alıyorum. Sizle de paylaşayım. O da bebeğiyle olan deneyimlerini nihayet kendi blogunda yazmaya başladı ama hala istediğim kadar çok değil. İsterseniz şuradan bloguna bakabilirsiniz.

Biberon konusu kafama takılmıştı. Sütüm iki bebeğime de yetecek mi bilmiyorum, umarım yeter ama yetmezse mamaya başlamak gerekecek. Biberonla beslenmeye alışan bebeklerin memeye olan ilgisini kaybettiğini okumuştum. Onun için ne almam gerektiğini bilmiyordum. Arkadaşım bana Dr. Brown'ın Natural Flow (doğal akış) biberonunu önerdi. Hem içindeki mekanik sistem sayesinde bebeğin hava yutmasını dolayısıyla kolik ağrılarını engelliyormuş, hem de doğal akış memeden süt emme gibi bir deneyim oluyormuş bebek için, böylece kolaya kaçmaya alışıp memeden soğumuyormuş. İnternetten alacaktım ama şansıma 5M migros'ta karşıma çıkıverdi. Bu sefer de hangi boyu almak lazım? Hemen arkadaşımı aradım. 120 ml'lik ve 240 ml'lik biberonlar vardı. Ben denemek için bir büyük bir küçük alayım diye düşünüyordum, o da onayladı ve can alıcı soruyu sordu: "30 ml çizgisi var mı?" Bebeğe mama başlarken 30 ml ile başlatmış doktor, sonra 50'ye çıkmış, o yüzden "ölçü skalasının 30 ml'yi mutlaka göstermesi gerek" dedi. Her ikisi de gösterdiği için birer tane aldım, bakalım süt durumum neler gösterecek.

Sonrasında Milupa'nın bana yolladığı kuponları kullanayım dedim. http://www.milupa.com.tr/ sitesine üye olduğum için değişik zamanlarda minik denemelik ürünler ve Migros'ta kullanmak için çeşitli Nivea ve Milupa ürünlerinde %25'lik indirim çeki yolluyorlar. Bu elimdekileri 3 ay kadar önce yollamışlardı, kuponların geçerlilik sonu Mart veya Nisan 2011. İlk önce Nivea şampuan aldım, daha bir sürü de bebek mendili kuponu var, onları da bebekler doğduktan sonra alırım, şimdiden kurumasınlar. 2.5 lira çok fazla bir kar gibi görünmeyebilir ama o 2.5 liralar birikince bayağı bir meblağ oluşturuyor. Bence bebeği olan anneler ve anne adaylar üye olsunlar.

Son olarak da tülbent aldım bebeklerime. Ağız yüz silme bezleri olarak Mothercare'de 7'li havlu paketleri görmüştüm ama kalın olabilir endişem vardı. Yine akıl hocam arkadaşımı aradım ve tülbent diktirdiğini öğrendim. Annemle tülbent kaliteleri hakkında görüşmeden sonra evin yakınındaki kumaşçıya gittim. Tülbent deyince adam bizim öğrencilerin mikroskop temizliğinde kullanmasını istediğimiz kalitede bir tülbent çıkardı önce. Annemden tüyo aldım ya, "Sentetiği fazla mıdır bunun? bebek için kullanacağım da" deyince adam direkt olarak "Ağız bezi mi yapacaksınız?" diye sordu ve bir başka kalite çıkardı. Pamuklu olduğu belli olan tok bir kumaştı bu, hemen 2 metre alıverdim. Annem 10 gün sonra dönecek, kestirip çift kat olarak diktireceğim kendisine.

İnsan neler öğreniyor bu hamilelik döneminde ve neleri de unutuyor. O yüzden blogları çok seviyorum, bir sürü faydalı bilgiye ulaşabiliyorsunuz, unuttuklarınızı geriye dönüp okuyunca hatırlıyorsunuz. O yüzden haydi asimetrikciğim, fırsat buldukça otur yaz da faydalanalım.

26 Ağustos 2010 Perşembe

27+2 (İyice büyüdüm artık) ve kısa kısa

İyice büyüdüm. Bu aşamadan sonra bebeklerin kilo artışı hızlanacağı için herhalde kapılardan sığmayan birşey olacağım. Ben de son halimi merak ediyorum. Fakültede bir süre beni görmeyenler "sen hala burada mısın" diyorlar. Tek bebeklere göre aldım başımı gidiyorum tabii, doğumun yaklaştığını sanmaları normal. Kocam bana "gemim benim" diyor, ben kendimi çadır gibi hissediyorum, özellikle de elbise veya etek giydiğimde. Red Hot Chili Peppers'ın Can't Stop diye bir şarkısı vardır, onun video klibinde kapşonlu bir çadır giyer Anthony Kiedis bir ara. İşte aynen öyle hissediyorum kendimi. Aynaya baktıkça gülüyorum halime.


Şaka maka doğuma 2 ay kadar bir süre kaldı (daha erken gelmeyi düşünmesinler sakın). Şu anda hala idrak edemedim galiba ama bundan sonra hayatımız tamamen değişecek. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Keşke daha önce bebeklerimiz olsaymış diyeceğiz, sevgileriyle kalbimiz dolacak taşacak, bebeklerimize baktıkça ağlamaklı olacağız, onları büyütmenin zorluklarını müthiş segileriyle aşacağız ve hergün bizim bebeklerimiz oldukları için şükredeceğiz. İyice duygusallaştım bu aralar gördüğünüz gibi.


Ağustos neredeyse bitiyor, sıcaklar herhalde yakında gider. Akşamları artık çok daha rahat uyuyorum ama gündüz sıcakları hala yerinde. Geçen Pazar ve Pazartesi sıcaklıklar 30 derece civarında olduğunda çok mutluydum. Bir süredir yaratık gibi olan ayaklarım insan evladı boyutlarına dönmüştü. Şimdi yine şiştiler. Neyse, 10-15 güne kadar gidecek bu sıcaklar.


Ankara dolmaya başladı. Tüm marketlerde kırtasiye reyonları şenlendi. Kendimi kalemlere bakmaktan, defter kaplarına göz gezdirmekten alıkoyamıyorum nedense yine.


Dün 30 Ağustos törenleri nedeniyle trafiğe takılıp 20 dakikalık yolu 1.5 saatte geldim. Hata bende, prova günlerini takip etmedim ve anladığım kadarıyla bir sürü Ankaralı da etmemiş, güzergahını çıkış saatini ayarlamamış. Her sene olmasına rağmen her sene de tongaya düşüyoruz nedense. Ben kendi salaklığımı sessizce kabullendim ama otobüsteki bazı kişiler "inşallah o gün hipodrom yıkılır" diye saydırmaya başladı. Ters ters baktım adamlara. En büyük bayramlarımızdan birinin provası var, her yıl olan şey ve Valilik günlerce önceden kapanacak yolları ve saatleri duyuruyor. Sen duymadıysan, ben duymadıysam ne yapalım yani? Bu zamanlar olacağı belli, internette facebook'a gireceğine Valilik duyurularına, gazetelere bak ona göre daha erken çık yola. Yarın sabah da prova olacak mesela, ben daha erken çıkacağım yola. Neyse, sinirlendim sabah sabah kendi kendime :)

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Fetal dopler'i yazacaktım değil mi

Bir türlü yazamadım biliyorum. Aslında amacım kaydettiğimiz seslerden de koymaktı ama olmadı. Belki bu akşam denerim.

Cihazı alır almaz oynamaya başladık. Minik bir şey, iki tane kulaklık giriş yeri var. Böylece hem kendi kulaklığını takabiliyor, hem de ekstra bir kulaklık takarak eşinizle birlikte dinleyebiliyorsunuz. 2. giriş istendiğinde bilgisayara kaydetmek için verdikleri ara kablo için de giriş olarak kullanılıyor.

Sesleri duyabilmek daha doğrusu bulabilmek için geziniyorsunuz önce karnınızın üzerinde. Ultrasonda duyduğunuz kadar güçlü sesler duymayı beklemeyin. Biz bebeklerin birinin kalp atışını atnalı sesleri gibi net duyduk ama diğeri herhalde pozisyon itibariyle vocck voccuk gibi duyuluyordu. Hıçkırık sesi nasıl duyulur anlamadık, herhalde arada kalp atışı dışında duyulan ritmik seslerdi. Benden mi kaynaklanıyordu onu da bilemedik. Tekmeler falan gayet net ama. Kalp atışı arasında tam tekme attığı zaman seste yükselme oluyor, bunu da ancak bebeklerin hareketini hissettemeye başladığınızda ayırt edebiliyorsunuz.

Cihaz kutusunda ekstra jel yoktu, sadece pil vardı. O pil de kimbilir ne zamandan kalma ki kısa süre sonra bitiverdi. 9 voltluk dikdörtgen pil her yerde satılmadığı için bir türlü yenisini alamadım. Jele gelince, çok gerekli değil gördüğüm kadarıyla. Karnınızı ıslatırsanız veya bebe yağı, vücut kremi gibi bir şey sürseniz de oluyor. Hatta daha iyi bence, cildiniz de nemlenmiş oluyor gerilmelere karşı.

Peki ürün ne zaman alınmalı? Bence ilk 3 ay sonunda alınabilir. İsterseniz daha önce de. Ben bebeklerimin hareketlerini hissetmeye başlamadan önce ve diş fırçalarken gerçekleşen kusmalarım bittikten sonraki dönemde acaba iyiler mi, nasıllar diye sürekli merak içindeydim. O dönemde bebeklerimin kalp atışını duymak çok rahatlatırdı beni. Şu an ise zaten sürekli oynadıkları için nasıl olduklarını biliyorum. Yani 3-6 aylar arasında oldukça faydalı gibi geldi bana. Tabii bu benim fikrim. Pil bulsam bir yerden de biraz daha dinlesem yavrularımı akşam.

24 Ağustos 2010 Salı

Yine bir canlı yayın gecesi-sabahı

Bu sabahın köründe Miss Universe yarışması vardı. Bilimum canlı yayının gediklisi olarak bu sefer çocuklarımla birlikte kalkıp seyrettim. Herkes sahura kalkmışken ben güzellik yarışması seyretmeye kalktım, garip bir durum aslında benim için. Uydunette E2 çıkmadığı ya da ben bulamadığım için cnbce-e'den simultane çeviriyle seyretmek zorunda kaldım. Bol miktarda reklam olduğu için aralarda kahvaltımı yaptım, makale baktım, bir sürü iş hallettim. Bu seferki yarışma Amerika'da, Las vegas'ta yapılıyordu. Biz dereceye giremedik yine. İlk 15 açıklandığında çok şaşırdığımı söylemeliyim. Nedense böyle organizasyonlarda ev sahibi ülkenin güzelini mutlaka ilk 15'e sokarlar, ancak ilk 15 içinde USA yoktu. Zaten o kızı pek beğenmemiştim. Her yıl en azından ilk 10'a giren ve güzelleri son 2 yıl üstüste Miss Universe seçilen Venezuela da ilk 15'te yoktu, bayağı şaşırdım.

İlk 15 sıralanınca kim kalır kim gider diye baktım ve dedim ki Meksika ile Jamaika sona kalır. Gerçekten de öyle oldu. Favorim Meksika'ydı, muhteşem kırmızı gece elbisesiyle kolayca aradan sıyrılıverdi. Bu sefer jürinin sorduğu sorular da daha mantıklı şeylerdi. Klasik "elbette ki dünya barışı, yaşlılara yardım etmek" tarzı cevap gerektiren şeyler değildi.

Sonuç olarak Güney Amerika kızlarının güzelliği bir kez daha tescillenmiş oldu. Haftaya Emmy'lerde görüşmek üzere :)


22 Ağustos 2010 Pazar

Dün çok güzel bir gündü

Dün doktor kontrolümüz vardı. Yine kilo aldım diye fırça yiyeceğim korkusuyla çıktım doktorumun karşısına. Önce "çok iyi görünüyorsun" dedi doktorum bana, sonra da "şu tartıya çık bakalım". Gerçekten iyi görünüyorum, herkes aynı şeyi söylüyor. Yüzüm hala ince, hatta hamile kalmadan öncekinden bile ince diyebilirim. Kollarım da kilo almadı. Bilirsiniz kilo alınca kollar da dolar, pehlivan gibi görünmeye başlarsınız. O yüzden bu sefer ne olacağını çok merak ediyordum. Tartıya çıkınca gördüğüm rakam 75 idi. (1 ay önceki kontrolümde 74.4 kg idim.) Doktorum bana öyle bir tablo çizmişti ki ağlayarak çıkmıştım muayenehaneden. Doktorum sonuçtan çok memnun oldu, "2 kilo vermişsin" dedi. Sonra da hemen bebeklerin ölçümlerine geçtik. Bebeklerde nasıl bir değişim olduğu da önemli tabii ki. Kızım 938 g olmuş, oğlum 1040 g. Yediğim herşey bebeklerime yaramış anlayacağınız. Maşaallah bebeklerime. 26. hafta değerlerine bakarsak eğer, tek gebeliğe oranla daha yüksek kiloda bebeklerim. Umarım böyle de devam eder. Doktorum "bu ay dikkat ettiğin belli dedi". Gerçekten de ettim. Aslında hiç de az yemiyorum, bu kadar yemeye kilo almış olmam lazımdı ama ne yediğim çok önemli. Geçen sefer kocam 15 gün kadar yanımdaydı, bazı öğlenler ve bazı akşamlar fakülteden geç çıktığımızda yemeği evde yemek yerine karşıdaki kebapçılarda, ev yemekleri yapan yerlerde yiyorduk. Bu arada kıymalı pideler, ev yemeklerinin yanında pilavlar yedim, bir gün bir arkadaşımızla buluşup mükellef bir sofra kurduk, birkaç sabah kahvaltı yapmaya vakit bulamayıp 1-2 poaça yemiştim. Tatlı , dondurma vs. yemememe rağmen feci kilo almıştım. İşte bu sefer bunların tam tersini yaptım. Dışarıdan hiçbir şey yemedim. Kahvaltımı yaptım, vaktim olmadığında fakültede yemek için kepekli veya çavdarlı ekmekten sandviç yaptım, akşamları yemeklerimi hep evde yedim, yemeklerimi zaten diyet yaptığım günlerden kalan alışkanlıkla az yağlı yapıyordum ama kıymayı yağsız olmadığı sürece hayatımdan çıkarttım, pilav yerine bulgur pilavı veya yağsız makarna yedim, meyvemi asla ihmal etmedim ve sonuçta kilo verdim. Anlayacağınız kontrolden çıktığımda çok çok mutluydum. Haa, 1-2 kez minik porsiyonlar halinde dondurma yedim bu sefer. Ona rağmen kilo verdim :)

Sorun sadece fırça yememek değil elbette. Bebeklerin sağlıklı gelişmesi daha önemli. Geçen sefer doktorum bana çok güzel bilgiler verdi. "Çok kilo alan annelerin bebekleri genelde küçük doğar, etrafına dikkat et" dedi. Gerçekten çevremde gördüğüm örnekler de aynen böyle. Anneler nasıl olsa yemek için bahanem var diye yiyip kilo aldıkça vücut oluşan göbeği beslemek için diğer organlarda kısıntıya gidermiş. Öncelikle bebekler dahil olmak üzere kan akışını azaltma yoluna gidermiş, ama beyin, böbrekler ve bebekler itiraz edince bunu telafi etmek için kalbin pompalama hızını artırırmış. Nabzın artmasının nedeni buymuş. Daha fazla kilo aldıkça kalp daha fazla hızlanamayacağı için kan kesintisi başlarmış. Nefes daralması, beyne az kan gittiği için unutkanlık vs. gibi belirtiler hep bunun göstergesiymiş. Bebekler de daha az besleniyor bunun sonucunda. Bu yüzden bu sefer çok dikkat ettim ve dikkatimin ödülünü de bebeklerimin kilo artışıyla aldım. O yüzden tüm anne adaylarına yediklerine çok dikkat etmelerini öneriyorum. Kocam bile spor yapmadan 2 kilo verdi bu sayede, gerisini siz düşünün.

Kontrol sonrasında nihayet ne zamandır istediğim bir arkadaş ziyaretini gerçekleştirdik. Önce diyetisyenim, sonra arkadaşım olan Banu'nun size daha önce adresini verdiğim merkezine hem hayırlı olsuna hem de 1 gün önceki yaşgününü kutlamaya gittik. (Yazıyı okumak isterseniz burada). Yaşgünü pastasız olur mu? Olmaz. Fıstıklı çikolatalı pastamızı aldık ve harika bir sohbet eşliğinde afiyetle yedik. Kontrolümün verdiği mutlulukla ben de yedim. Eşi de oradaydı, bu vesileyle onunla da tanışmış olduk ve sohbetimiz daha da keyifli oldu. İdeal'i gezdik, çok beğendik. Çok sıcak ve huzurlu bir ortam yaratmış Banu. Hastane ortamının soğukluğu ve dışarıdaki diğer merkezlerin snobluğu kesinlikle yok. Bahçesindeki incir ağacının huzur kattığı sıcak bir ortam. Zaten Banu'nun güleryüzü ve bilgili olduğunuz hissettiğiniz tatlı sohbeti ortamı daha da ısıtıyor. Anlayacağınız güzel bir günü güzel bir şekilde noktaladık. Bir kez daha Banu ile tanışmamıza vesile olduğu için Güven Hastanesi'ne teşekkür ederim. Onun gibi başarılı bir diyetisyeni ve iyi bir insanı ellerinden nasıl kaçırdıklarını hala anlamıyorum, herhalde çok pişmanlardır. Dedim ya, onların kaybı.