Bu cuma yavrularımızla buluştuk yine. Maşaallah gayet iyiler, toplam 3.5 kg olmuşlar. Yani yaklaşık 9 aylık bir tek gebelik boyutundayım. Tevekkeli yavaş yavaş zorlanmaya başladım. Daha da büyüyeceğimizi düşünürsek herhalde yakında oturmam kalkmam iyice zorlaşacak. Olsun varsın, onlar sağlıklı olsun da. Doktorum 5 hafta kalaya kadar çalışabileceğimi söyledi ama kocam bu hafta ayrılmamı istiyor. İlk zamanlarda ben de iznimi mümkün olduğunca doğum sonrasına aktarmak istiyordum ama artık çabuk yorulmaya başladım, çok ayakta kalmamaya çalışsam da hafta içi fakülteden geldikten sonra erkenden uyuyakalıyorum. Evde oturup dinlensem iyi olacak. Hem bebeklerimi riske atmaya da gerek yok. Oturur son hazırlıklarımı yaparım, yıkanmayan bebek giysilerini yıkar ütülerim. Oyalanacak iş bulurum nasıl olsa.
Bebeklerimin şekerleri bitti. Haftasonu kocam ve annemle beraber oturduk, kutuların içlerini doldurmaya başladık. Kutuların içlrine jelatin almıştım, yerlerinden oynamasınlar diye onları da silikon tabancasıyla kutu diplerine yerleştirdik, içlerine badem şekeri ve çikolata kaplı drajeler yerleştirdim. Kendim yaptığım için bana çok güzel geliyorlar. El emeğim göz nurum diye belki de. Bloga koymuştum resimlerini, bilmem beğenen oldu mu. 3 kişi birden çalışırken seri üretime mi geçsem acaba diye de düşündüm. Kuzguna yavrusu şahin görünür ya, kutularım da bana göre pek güzel.
Haftaya gidecek herşeyimi ayarlamam lazım. Giysiler, kitaplar, ıvır zıvırlar, gidecek pek çok şey var. Bu benim için bir devrin sonu demek. Evlendiğimden beri kadro problemi nedeniyle kendi evim ve ailemin evinde ikili bir hayat sürüyordum, bundan sonra kendi evimde olacağım. O yüzden ilk etapta pek çok şeyin kendi evime gitmesi gerekecek. Bir daha buraya gelmem ancak çocuklarla birlikte annemleri ziyaret etmek için olacak. İşte benim için bir devrin sonu dediğim şey bu. Kocamla çekirdek ailemizi oluşturmuş olacağız. Tüm bunları da düşündükçe çok heyecanlanıyorum. Bizim için çok güzel bir dönem başlıyor.
19 Eylül 2010 Pazar
16 Eylül 2010 Perşembe
12-13 Eylül
Bu iki tarihin kimbilir kimler için ne önemi vardır. İlki herkes için oldukça kötü bir döneme ait, sonrasında da referandum yapılan zaman olarak tarihtekini yerini alacak mutlaka. Benim içinse bu iki tarihin bambaşka bir önemi var.
12 Eylül doktoramı verdiğim tarih. 13 Eylül ise doktoramın ertesi akşamı kafam rahat halde gittiğim Tarkan konserinin tarihi. Biletini hala fakültedeki odamda saklarım hatta. Ama artık bir anlamı daha var benim için 13 Eylül'ün, o da yardımcı doçentliğe atanma tarihim. Doktoramdan tam 7 yıl ve 1 gün sonra atamam yapıldı nihayet. Bebeklerim annelerine şans getirdi, bunun başka açıklaması yok. İnşallah babalarına da şans getirirler de o da benim gibi 7 yıl beklemek zorunda kalmaz.
(GeCeciğim, darısı sana aynı zamanda).
15 Eylül 2010 Çarşamba
30+1
30 haftalık hamileyim, inanasım gelmiyor bazen ama kocaman karnıma bakınca hemen inanıyorum. İyice büyüdüm artık. Fazla kilo almadığım için henüz burnum, yüzüm, kollarım şiş değil. Hala iyi göründüğümü söylüyor arkadaşlarım ama karnım aldı başını gidiyor.
Bebeklerim artık iyice hareketli oldular. Eskiden minik minik hissettiğimiz hareketleri kendilerinin de büyüyüp ağırlaşmaları nedeniyle daha şiddetli olmaya başladı. Ara sıra iç organlarıma bastırıyorlar, ay uy derken buluyorum kendimi. Çok güzel bir his ama, dileyen herkes yaşasın, tadını çıkarsın :)
Artık ağırlaşmaya başladım. Zaten dün itibariyle doğum iznine de hak kazandım. Eskişehir'deki doktorum hemen ayıracak beni, bakalım buradaki ne diyecek. Bu haftasonu öğreniriz herhalde. 1.5 hafta sürem var kendime ayırdığım, işlerimi toparlamam lazım kafamın rahat olması için. Maalesef iş açısından biraz sorunum var. Güzel giden bir projemiz vardı ancak bursiyer öğrencimiz yüksek lisansı bırakmaya karar verdi. Kalan 1.5 haftada yeni öğrenci bulup işi öğretmem lazım. Bakalım nasıl olacak.
Ne olursa olsun şu anda en önemli şey bebeklerim, öncelik onlara ait.
Bebeklerim artık sesleri iyice duyuyorlarmış. Klasik müzik, özellikle Mozart dinletmenin IQ üzerinde etkisi olduğundan bahsediliyor uzun zamandan beri. Ancak buna karşı anti-tez de var. Okuduğum bir kaç makalede Mozart etkisi diye birşey olmadığından bahsediliyordu. Hiç olmadı bebeği sakinleştirir klasik müzik diyorlar. O yüzden zorla dinlemeye çalışıyorum ama bir yandan da annelerinin daha mutlu olduğu müziği dinlemesinin bebekler üzerinde daha iyi etki oluşturacağını düşünüyorum. Nitekim bir doktorun görüşünü dinledim geçenlerde. "Klasik müziğin öyle bir etkisi yoktur" diyordu adam. "Suya dalın, dışarıdan size müzik dinletsinler, siz ne ne duyarsanız bebekler de amniyon sıvısı içinde ancak onu duyabilir" dedi. Benim de içim rahatladı böylece. Artık istediğim kadar rock, metal dinleyebilirim. Sonuçta bebeğin glob glob gibi anlaşılmaz şeyler duymasından ziyade annenin mutlu olması ve ona göre hormon salgılaması amniyon sıvısı bileşiminde daha etkili bence de. İlle de klasik müzik mi diyorsunuz? O zaman ben de Apocalyptica diyerek karşılık veriyorum. Yapabileceğimin en iyisi bu :)
Bebeklerim artık iyice hareketli oldular. Eskiden minik minik hissettiğimiz hareketleri kendilerinin de büyüyüp ağırlaşmaları nedeniyle daha şiddetli olmaya başladı. Ara sıra iç organlarıma bastırıyorlar, ay uy derken buluyorum kendimi. Çok güzel bir his ama, dileyen herkes yaşasın, tadını çıkarsın :)
Artık ağırlaşmaya başladım. Zaten dün itibariyle doğum iznine de hak kazandım. Eskişehir'deki doktorum hemen ayıracak beni, bakalım buradaki ne diyecek. Bu haftasonu öğreniriz herhalde. 1.5 hafta sürem var kendime ayırdığım, işlerimi toparlamam lazım kafamın rahat olması için. Maalesef iş açısından biraz sorunum var. Güzel giden bir projemiz vardı ancak bursiyer öğrencimiz yüksek lisansı bırakmaya karar verdi. Kalan 1.5 haftada yeni öğrenci bulup işi öğretmem lazım. Bakalım nasıl olacak.
Ne olursa olsun şu anda en önemli şey bebeklerim, öncelik onlara ait.
Bebeklerim artık sesleri iyice duyuyorlarmış. Klasik müzik, özellikle Mozart dinletmenin IQ üzerinde etkisi olduğundan bahsediliyor uzun zamandan beri. Ancak buna karşı anti-tez de var. Okuduğum bir kaç makalede Mozart etkisi diye birşey olmadığından bahsediliyordu. Hiç olmadı bebeği sakinleştirir klasik müzik diyorlar. O yüzden zorla dinlemeye çalışıyorum ama bir yandan da annelerinin daha mutlu olduğu müziği dinlemesinin bebekler üzerinde daha iyi etki oluşturacağını düşünüyorum. Nitekim bir doktorun görüşünü dinledim geçenlerde. "Klasik müziğin öyle bir etkisi yoktur" diyordu adam. "Suya dalın, dışarıdan size müzik dinletsinler, siz ne ne duyarsanız bebekler de amniyon sıvısı içinde ancak onu duyabilir" dedi. Benim de içim rahatladı böylece. Artık istediğim kadar rock, metal dinleyebilirim. Sonuçta bebeğin glob glob gibi anlaşılmaz şeyler duymasından ziyade annenin mutlu olması ve ona göre hormon salgılaması amniyon sıvısı bileşiminde daha etkili bence de. İlle de klasik müzik mi diyorsunuz? O zaman ben de Apocalyptica diyerek karşılık veriyorum. Yapabileceğimin en iyisi bu :)
12 Eylül 2010 Pazar
12 Dev Adam

Bizimkiler gerçekten de devleşti bu turnuvada. Reklamlar ilk çıkmaya başladığında "yine şişiniyoruz, havamızı almasak bari" diye konuşmuştuk kocamla. NTV reklamlarındaki oyuncuların konuşmalarından yapılan ama maalesef NBA'dan aparma olan şarkıya da gıcık olmuştuk ama zamanla ona bile kulağımız alıştı. İlk maçtan itibaren her maçı seyrettik ama bu geceki gibi bir heyecan hiç yaşamamıştık. Aradaki fark 8 olunca bu iş bitti, buraya kadarmış diye üzüldük, bizimkiler arayı kapadığında haydi aslanlar diye yerimizde duramadık. Son dakikaları Sırp takımı atak yaptığında bakamayıp kanalı değiştirerek geçirdik. Kanalı değiştirdik ama dayanamadık hemen sonra yine açtık. Hele o son 4 saniye yok mu? Kimsenin oturarak seyredebildiğini sanmıyorum. Bebeklerime zarar verecek olmasam yerimde duramayıp zıp zıp zıplayacaktım. 4 saniye bitip de hakemler son 0.50 saniye da oynatınca korktuk, maç bitip de finale çıkınca resmen ağladık. Herhalde fazla heyecandan bunum kanadı. Bu durumda yarınki maçı nasıl seyredeceğim hiç bilmiyorum. Şu anda dünyanın en iyi 2 takımından biriyiz, inanıyorum ki yarın da en iyi takımı olacağız. Olamasak bile sorun değil, yurtdışındaki yankılarımız yeter.
Diyorum ki, "Macera dolu Amerikaaaaaaaaaaa, Amerikaaaaa, maceraaaaaaaaaaaaaaaaaa".
Diyorum ki, "Macera dolu Amerikaaaaaaaaaaa, Amerikaaaaa, maceraaaaaaaaaaaaaaaaaa".
10 Eylül 2010 Cuma
Bayram, kocam ve bebeklerim
Konu başlığındaki kelimeler birbiriyle alakasız gibi görünse de hepsini birbirine bağlayacağım merak etmeyin. Hatta ufak bir DIY bile olacak içinde.
Bayram kutlaması için biraz geç kaldım biliyorum. Biraz gecikmeli olsa da herkesin bayramının şeker gibi geçmesini diliyorum. Sonrasındaki referandumu da lütfen unutmayalım.
Bayram denince öncelikle akla gelen şeyler bayram temizliği ve bayramlık elbette. Bu sene bayramlık hususunda ne giyeyim derdim olmadı, giyebileceklerim sınırlı olduğu ve hamileliğimin son 2 ayını yaşadığım için yeni kıyafet almayı düşünmedim bile. Elbiselerimden birini giymeyi ve ve etrafta yürüyen çadır gibi dolanmayı planladım.
Giysi hususunu hallettik, sıra geldi temizliğe. İşte burada kocam devreye giriyor. Ben prensesler gibi otururken, sadece getir götür işlerini yaparken kocam bütün evi temizledi, sildi, süpürdü, inanmazsınız ama mutfak halısını bile sildi. O çalıştı ben yoruldum, o çalıştı benim uykum geldi resmen. Bu hamilelik döneminde bir kez daha aşık oldum kocama. Bu kadar şanslı bir kadın olduğum için bir kez daha şükrettim. Daha önce de yazdım ama bir kez daha yazacağım. Kocanın karısına ne kadar aşık olduğu hiç önemli değil, eğer içinden gelmezse yapmıyor kardeşim. Pek çok arkadaşım var hamile kaldıklarında kendilerine körkütük aşık olan kocaları hiçbir işin ucundan tutmayan.
Evlenmeden önce hiç iş yapmayan, yapsa da bir miktar söylenen kocam zamanla alıştı bu duruma ve hamileliğim süresince (önceki de dahil) prensesler gibi elimi sıcak sudan soğuk suya sokturmadı desem yeridir. Kullanmayı pek sevdiğim "hayat müşterektir" lafını o kullanır oldu artık. Market dönüşü torbaların bir kısmını taşımak istesem "senin taşıdığın yük daha fazla ve önemli" diyor, evde gizli gizli ütü yapmaya vs. kalkışsam "senin yaptığın iş daha yorucu ve önemli, dinlen" diyor. Ben bu adama bir kez daha aşık olmayayım da ne yapayım. Bebeklerim de çok şanslı böyle bir babaları olduğu için. Şimdiden onları birlikte oyunlar oynarken, bebeklere mama yedirirken, altlarını temizlerken, banyo yaptırırken görür gibiyim. İlgili bir koca ve ilgili bir baba herkesin başına diyorum.
Bebeklerimizin hareketlerini hergün hayranlıkla ve şaşkınlıkla izliyoruz, karnımın üzerindeki dalgalanmaların, çıkıntıların ellere mi ayaklara mı ait olduğunu tahmin etmeye çalışıyoruz. Bebeklerimiz hareketlenmeye başladıktan sonra mümkün mertebe birlikte olabildik, böylece kocam da bu güzelliklerden mahrum kalmadı. Artık izin alma dönemim yaklaşıyor, ilk zamanlarda mümkün olduğunca çalışmaya devam edip iznimin büyük kısmını doğum sonrasına aktarmak istiyordum ama kocamın yanında olup dinlenmek daha iyi olacak galiba. Bebeklerimizi riske atamam.
Artık bebeklerin son hazırlıklarını yapmamız lazım. Çoğu şeyi tamamladık zaten, birkaç parça birşey kaldı sayılır. Bir de bebek şekeri var tabii. İşte tatlı kocamla anlaşamadığımız yegane husus bu. Şekerlerimizi kendim hazırlamak, bebeklerimiz için birşeyler yapmak istemiştim. Ne bileyim, anneniz sizi çok seviyor demenin bir yolu olarak görüyorum bunu sanırım. Kocam ise hem uğraşmamı istemiyor hem de "bebeklerimize cicili bicili şeker alamayacak mıyız ne yani" diye bana sitem ediyor. İkimizin de hayalleri ve istekleri bu konuda farklı anlayacağınız. Bebekleri ben taşıyorum diye herşey benim istediğim gibi olacak diye düşünüp prenseslik işini biraz abartttım, onun bu konuda bir fikri olabileceğini düşünmemiştim. Hepinizin huzurunda özür diliyorum kocamdan.
Sorunu şimdilik şöyle çözdük. Biliyorsunuz Eskişehir-Ankara arasında süren bir yaşamımız var. Ben Ankara ayağı için istediğim şekerleri hazırlayacağım, Eskişehir ayağında ise kocamın istediği olacak. Güzel bir anlaşma değil mi. Böylece işe koyuldum.
Önce organze kumaştan veya tülden minik keseler ya da kare kumaştan kurdeleyle büzülen bohçalar yapayım, içine şeker, çikolatalı drajeler koyayım, üstüne de silikon tabancasıyla aldığım minik pembe ve mavi şemsiyeleri yapıştırayım diye düşünmüştüm. Sonra çok basit geldi gözüme. Sonra aklıma geçen yıl bir blogda gördüğü DIY kutular geldi. Kimin yazdığını hatırlayamadığım için internetten araştırmaya başladım ve bir sürü kutu şablonu buldum. Ne değişik şekiller var inanmazsınız. Kapaklı bir kutu yapmaya karar verip malzemelerimi aldım.
Malzemelerim resimde gördüğünüz gibi pembenin ve mavinin değişik tonlarındaki kartonlar, yine aynı şekilde ama desenli defter kapları, pembe ve mavi kurdela, makas, uhu idi. Önce denemeler yaparak uygun boyutları tespit ettim ve kapaklar 10 cm'lik, kutu tabanları 9 cm'lik kareler olacak şekilde kartonlarımı kestim ve minik kutularımı hazırladım. Üzerlerine kartonun tonuna uygun defter kaplarından ince şeritler kesip yapıştırdım. Böylece kutul
arım hazır oldu.
Malzemelerim resimde gördüğünüz gibi pembenin ve mavinin değişik tonlarındaki kartonlar, yine aynı şekilde ama desenli defter kapları, pembe ve mavi kurdela, makas, uhu idi. Önce denemeler yaparak uygun boyutları tespit ettim ve kapaklar 10 cm'lik, kutu tabanları 9 cm'lik kareler olacak şekilde kartonlarımı kestim ve minik kutularımı hazırladım. Üzerlerine kartonun tonuna uygun defter kaplarından ince şeritler kesip yapıştırdım. Böylece kutul
arım hazır oldu. Kutuları organze kumaştan kestiğim karelerin içine koyayım, kurdeleyle büzeyim dedim ama olmadı. Kumaşın kenarları çok kötü tirfillendi, kenarlarına sürfile yapsam çirkin duracaktı, ayrıca ne kadar ince kumaş olsa da içindeki kutular pek iyi görünmüyordu. Kumaşları bebekler için başka yerlerde kullanılmak üzere kaldırım ve kutuları kurdeleyle bağlamaya karar verdim. Oldu olacak isimlerini de yazayım üstlerine dedim ve minik kartonlara isimlerini bastırıp delgeçle uçlarından delik açıp kurdeleye geçirdim. Sonuçta ortaya çıkan şey şunlar oldu (İsimleri karaladım, kusura bakmayın, sadece baş harfleri bıraktım :) ).
Yaklaşık 100 tane kutum hazır. İçlerine koymak için şeffaf jelatin de aldım ki çikolatalar kutuyla temas etmesin. Döndüğümde drajeleri içlerine yerleştirip kurdelelerle bağlayacağım.
Sadece akşamları yapabildiğim için tamamlanmaları biraz uzun sürdü ama büyük zevk alarak yaptım. Tek başlarına birşeye benzetemezseniz de bir sepet içine koyduğumda bir arada çok hoş duracaklarına inanıyorum. Bana ilham veren blogger arkadaşıma çok teşekkür ederim bu vesileyle. İsimlerinin altında doğum tarihlerini de yazmak isterdim (nikah şekerlerinde olduğu gibi) ama bilemediğim için yazamadım, sadece Ekim 2010 veya Kasım 2010 yazmak da saçma olacaktı. Olmazsa kendime birer tane ayırır, onların altına yazarım tarihleri bebeklerim doğduktan sonra.
Çok uzun bir post oldu, sabredip okuyan herkese teşekkür ederim.
7 Eylül 2010 Salı
Ücretsiz mi? Peh
Televizyonlarda bir süredir Gülse Birsel'li Turkcell reklamları var biliyorsunuz. Biz kocamla pek hoşlanmadık, tiplemelerini itici bulduk herhalde ondandır. En son reklamında ücretsiz servislerden bahsediliyordu. Herhalde diğer operatörlerle yarışabilmek için Turkcell böyle bir ücretsiz servis koymuş dedik (yoksa hayatta yapmaz biliyoruz). Hamileler için olan bebek paketini görünce abone olmak istedim.
Önce eşim abone oldu, ona hitap eden yegane paket NTV Haber paketiydi. Mesaj atıldı, gelen mesaja cevap olarak istenen paket seçildi ve beklenmeye başlandı. Ben sanıyorum ki sms olarak o günkü önemli haberler konu başlıkları olarak gelecek. İlk mesaj U2'nun konseriyle ilgiliydi ama haber vermekten ziyade bir link veriyordu. Linke tıkladığımızda internet aracılığıyla video haber içeren siteye bağlanmaya başladı telefon. Kocamın telefonu wi-fi ile de bağlanabildiği için sorun değil dedik ama kısa bir süre sonra wi-fi ile bağlanamadığımızı, 3G ile Turkcell internet üzerinden bağlanmamızın gerektiğini belirten bir mesaj aldık. Diğer paketler de böyle midir bilmiyorum ama muhtemelen öyledir diye kendi aboneliğimi başlatmaktan vazgeçtim. Yani Turkcell ücretsiz servis sunduğunu söyleyerek bir kez daha insanları kandırıyor. Ücretsiz olan bu hizmete ancak internet bağlantısı için çatır çatır para vererek ulaşabiliyorsunuz. Ne diyeyim bravo.
En komiğime giden de şu. Turkcell'de indirimli 30 mesaj paketine üyeyim. 3 liraya ayda 30 mesaj atıyoum. Çok mesaj atmadığım için bana yetiyor. Bir süredir bana "bu paket yerine 11 liraya 300 mesaja geçin" diye mesajlar yolluyor Turkcell. Avea'nın ayda 9 liraya Avea içi 10000, Avea dışı 1000 mesaj verdiği bir paket varken bunlar benimle dalga mı geçiyor, salak yerine mi koyuyor? İnsan hiç mi diğer operatörler ne yapıyor diye bakmaz, kendi paketini hiç mi diğerlerine göre ayarlamaz? Halen müşterimizken kazıklayalım zihniyeti herhalde.
Önce eşim abone oldu, ona hitap eden yegane paket NTV Haber paketiydi. Mesaj atıldı, gelen mesaja cevap olarak istenen paket seçildi ve beklenmeye başlandı. Ben sanıyorum ki sms olarak o günkü önemli haberler konu başlıkları olarak gelecek. İlk mesaj U2'nun konseriyle ilgiliydi ama haber vermekten ziyade bir link veriyordu. Linke tıkladığımızda internet aracılığıyla video haber içeren siteye bağlanmaya başladı telefon. Kocamın telefonu wi-fi ile de bağlanabildiği için sorun değil dedik ama kısa bir süre sonra wi-fi ile bağlanamadığımızı, 3G ile Turkcell internet üzerinden bağlanmamızın gerektiğini belirten bir mesaj aldık. Diğer paketler de böyle midir bilmiyorum ama muhtemelen öyledir diye kendi aboneliğimi başlatmaktan vazgeçtim. Yani Turkcell ücretsiz servis sunduğunu söyleyerek bir kez daha insanları kandırıyor. Ücretsiz olan bu hizmete ancak internet bağlantısı için çatır çatır para vererek ulaşabiliyorsunuz. Ne diyeyim bravo.
En komiğime giden de şu. Turkcell'de indirimli 30 mesaj paketine üyeyim. 3 liraya ayda 30 mesaj atıyoum. Çok mesaj atmadığım için bana yetiyor. Bir süredir bana "bu paket yerine 11 liraya 300 mesaja geçin" diye mesajlar yolluyor Turkcell. Avea'nın ayda 9 liraya Avea içi 10000, Avea dışı 1000 mesaj verdiği bir paket varken bunlar benimle dalga mı geçiyor, salak yerine mi koyuyor? İnsan hiç mi diğer operatörler ne yapıyor diye bakmaz, kendi paketini hiç mi diğerlerine göre ayarlamaz? Halen müşterimizken kazıklayalım zihniyeti herhalde.
6 Eylül 2010 Pazartesi
Eylül'e de girdik
Sonbahara resmen girmiş bulunuyoruz. Yapraklar sararmaya ve dökülmeye başladı. Kısa süre sonra havalar iyice serinleyecek. Havanın serinlemesini sıcaktan bunalıp geceleri uyuyamadığım dönemlerde herkes gibi ben de çok istiyordum ama gerçekleşmeye başlayınca o kadar da iyi bir şey olmadığını farkettim. Ayaklarımın şişlikleri biraz ineceği için memnunum, kendimi Shrek'in karısı Fiona gibi hissediyorum resmen Ama havanın soğumasıyla birlikte tüm yaz boyunca hayatımı kurtaran terliklerimi giyememeye başlayacağım. Giymeye devam etsem ayaklarım üşüyecek, yağmurda ıslanacak. Yerlerine ne giyeceğim diye kara kara düşünmeye başladım şimdiden. Eski ayakkabılarım kesinlikle olmaz. Yeni bir şey alsam ne alacağım? Rahat giyilebilen ve çıkartılabilen birşey olmalı. Babet türü bir şey kesinlikle giymem, giyemem, nefret ediyorum babetten. Belki bağcıklarını çözmeden spor ayakkabısı giyip çıkartabilirim. Bir ara deneyeyim.
Sonbaharın gelmesi fakültenin de açılması demek. Ben ortalarda olmayacağım bir süre ama yine de yeni öğrenciler, yeni heyecanlar demek. Gerçi bu sene üniversite sınavı sonuçlarının da sms aracılığıyla dağıtıldığı ortaya çıkmış. İyice laçkalaştı bu işler, kimse hakkına razı değil. Bakalım daha neler göreceğiz.
Sonbaharın gelmesi ayrıca saatlerle ileri geri oynama vaktinin de gelmesi demek benim için. Hava yine erkenden kararak ruhumu karartacak. Öff.
Ama sonbaharın gelişinin bir de güzel yanı var ki, o da bebeklerimi kucağıma alacak olmam. O yüzden bu sonbaharı diğerlerinden daha çok seviyorum :)
Sonbaharın gelmesi fakültenin de açılması demek. Ben ortalarda olmayacağım bir süre ama yine de yeni öğrenciler, yeni heyecanlar demek. Gerçi bu sene üniversite sınavı sonuçlarının da sms aracılığıyla dağıtıldığı ortaya çıkmış. İyice laçkalaştı bu işler, kimse hakkına razı değil. Bakalım daha neler göreceğiz.
Sonbaharın gelmesi ayrıca saatlerle ileri geri oynama vaktinin de gelmesi demek benim için. Hava yine erkenden kararak ruhumu karartacak. Öff.
Ama sonbaharın gelişinin bir de güzel yanı var ki, o da bebeklerimi kucağıma alacak olmam. O yüzden bu sonbaharı diğerlerinden daha çok seviyorum :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
